Gökyüzünde dilsel yolculuklar

Gökyüzünde dilsel yolculuklar
Gökyüzünde dilsel yolculuklar
'Ambulansla Dünya Turu'nda Melida Tüzünoğlu dilin geleneksel kullanımından koptuğu, Avrupa'da geçen ilginç maceralarla dolu bir dünya kuruyor
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Türkçe deyimler ve ifadeler ikili karşıtlıklar üzerinden bir incelemeye tabi tutulsa, hangi tarafın tercih edildiğine bakarak dilin kayırdığı değerlerin bir listesini yapabilirdik. Örneğin, ‘yüksekten atmak’ ve ‘tepeden bakmak’ her zaman olumsuz olarak, ‘ayakları yere basmak’ veya ‘kalabalıkların içinden gelmek’ ise çoğunlukla olumlu olarak kullanılır. Bu açıdan bakıldığında Melida Tüzünoğlu’nun ilk kitabı ‘Ambulansla Dünya Turu’nun Türkçenin çeşitli yollarla çevresine çitler ördüğü alanlarda gezindiği, gerçekte sözcüğün olumlu olması gereken anlamıyla yüksekten attığı söylenebilir. Anlatının çoğunlukla ucuz charter uçakların kabinlerinde ve Avrupa’daki tatil mekanlarında ilerleyen öyküsü, Düsseldorf havaalanında başlıyor. İlk cümle anlatının edası hakkında yeterince fikir veriyor: “Düseldorf havaalanına hava almaya gitmiştik. İki kişiydik. Birimizin turuncu saçları ve çilleri, öbürümüzün güzel yüzü ve seçimleri vardı. Birimiz kadın, birimiz erkektik.” Turuncu saçlı ve çilli genç ile güzel yüzlü ve seçimli arkadaşıyla havaalanında, yolculuklarının hemen öncesinde tanışıyoruz. “Kalabalıktı. Etrafta yürüyen çiller, yürüyen kokular, yürüyen haşlanmış yumurtalar, yürüyen ince bantlı sandaletler, yürüyen kalın fondötenler ve yürüyen çürük dişler görüyordum. Yolcuların çoğu İtalyan, bir kısmı Alman, geri kalanlar da karışık tabiyettenlerdi. Benim tabiiyetimin temeli tabii değildi. Tabiiyetten muafiyet almıştım.”
Daha metnin başlarında bu sesin alaycı tonunu fark ediyor, anlatının kendi üzerine çekilerek sözcüklerden sözcükler üreterek ilerleyeceğini hissediyoruz. ‘Ambulansla Dünya Turu’ bu bakımdan oldukça cesur bir hamleyle bir öykü anlatmayı reddederek dilin kendisinin öyküsü olmayı deniyor. Sayfaları çevirdikçe tipografik oyunlarla, yalnızca tek bir sözcüğün yer aldığı sayfalarla, gittikçe boyutları büyüyen cümleler, harfler ve sayıların grafik kullanımlarıyla karşılaşıyoruz. Bir yerde ismi verilmeden Jonathan Safran Foer’ın bu tipografik oyunları geniş kitlelere taşıyan romanı ‘Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın’a gönderme yapılıyor. Burada 11 Eylül 2001’deki saldırılarda babasını kaybeden dokuz yaşındaki Oscar’ın öyküsünü, babasının eşyaları arasında bulduğu anahtarın New York’taki milyonlarca kilitten hangisini açacağını keşfetmesi üzerine kurulu maceralarını izliyorduk ve öykü de Oscar’ın dili ve perspektifiyle yazılmıştı. ‘Ambulansla Dünya Turu’nda ise Türk eğitim sisteminin çarklarından oldukça yaralı biçimde çıkmış ve toplumbilim veya siyaset bilimi alanında yüksek lisans yaptığını anladığımız yaşça çok daha büyük bir karakterin perspektifiyle bakıyoruz dünyaya. Akla Oğuz Atay’ın metinlerindeki saldırgan akışları geçiren şu satırlar mesela: “Biz nasıl sıralara dizildiysek/ Nasıl disipline edildiysek/ Nasıl şekillere girdiysek/ Nasıl yorgun yorgun yoğrulduysak/ Üzerimize tereyağı diye nasıl konfeti döküldüyse/ Törenlerde kıta kıta şiirler okuyup/ Litrelerce ant içtiğimizde/ Bir hamur gibi üzerimize ılık su diye/ Lüzumlu ve lüzumsuz bilgi yağdıysa...” Matematikten hayat bilgisine, devrim tarihinden Türkçe derslerine milli eğitim müfredatını güzelce alaya alan bu bölümlerin okura sayfaları hızla çevirten bir akışı var.
Anlatıcı kahramanımız ve arkadaşıyla birlikte gökyüzünde yaptığımız yolculuklarda sık sık geçmişe ve çeşitli ‘travmalara’ uğruyoruz. Eğer kitap , bizi bir ambulansla dolaştırıyorsa, bu yolculuğun çeşitli kriz durakları arasında gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Bunlardan biri, kahramanın hayatı boyunca kahvaltı ederken bir kez bile tatlı bir şeyi peynirden önce yiyemeyişi. “Her zaman uyandığımda bir bardak sudan önce tatlı başlamak için hayata, nutella, çilek reçeli, bir parça elmaIı kurabiye ya da iki kare çikolata yemek istedim. Nolurdu. Nolur. Olmadı. Yapamadım... Nuhuhu telllaaa haayır / Rererere çeeğel haaayır / Kukuku rabiyehe haaaayır / Çikolataaaaağ haaaaaaaaayır...” 

‘I am sorry’
Büyük krizler yerine dünyevi, gündelik, tatlı yaşantılara değinen dilin sayfalar ilerledikçe bir makineye dönüşmesi ve görünüşte kontrolsüz bir biçimde sözcükler, sesler üretmesi, olay örgüsü çoğunlukla gökyüzünde geçen kitabın ‘havasına’ da uyuyor. Sonra ani bir uyarıyla irkiliyoruz: “Bu kitapta yazar öyle bir dil kullanıyor ki, yazarın orta üst sınıf kadın ve erkekler dışında, örneğin taşraya ulaşması çok zor.” Erkek karakterin (ve hayal edilmiş, muhtemel bir edebiyat eleştirmeninin) bu yorumu üzerine kadın karakter şu cevabı veriyor: “Şu an onu düşünecek durumda değilim. I am sorry.” Eğlenceli bir küstahlığa sahip bu ‘sorry’den bir süre sonra, halihazırda Almanca sözcüklerin de yer aldığı metin çift dilli diyebileceğimiz bir biçime bürünüyor. Yer yer bütünlüklü, yer yer kısaltılmış çevirilere de yer veren bu çift dillilik durumu, daha önce duyurduğu ‘program’a bağlı kalarak sesini öncelikle ‘orta üst sınıf kadın ve erkekler’ olarak adlandırdığı kesimlere duyurmak üzere ilerliyor, bunu da yalnızca bu sınıfların tükettiği ve kullandığı varsayılan Aki Kaurismaki filmleri, Foer kitapları ve İngiliz diline erişim sağlayarak yapıyor. Buralarda anlatıcının gökyüzünde uçan bir yaratıcılık patlaması olarak zevkle okumaya başladığımız metni, ahenksiz ve dilbilgisel yanlışlarla dolu bir ortaokul İngilizcesiyle kendini ‘taşralı Türk okuru’ndan ayırdığını varsayıyor. Avrupalılığın bir yaratıcılık isteğiyken Pierre Bourdieu’nün bahsettiği şekilde bir ayrıcalık üretme aracına dönüşmesi (yüksekten atmanın tepeden bakmaya dönüşmesi) aslında Türk modernleşmesinin, cumhuriyet projesinin bir minyatürü olarak da okunabilir. Bu açıdan kitap, tarih, kültür ve siyaset alanlarından çok iyi aşina olduğumuz bu tepeden bakışın teşhisi için zengin imkanlar sunuyor.
Havaalanlarında, otellerde, uçakları bekleyerek, dondurma yiyip bol bol gezerek yaşadıkları yolculukları anlatan sesin sürekli kendi üzerine kapanan nevrotik enerjisiyle bu çizgi roman estetiği hoş bir bütünlük oluşturuyor kitap. Metnin kendi anlatıcısına, Türkiye ’den çok sıkılıp kendini Avrupa yollarına atmış olduğunu, şimdi gençliğin mutluluğuyla her şeye tepeden bakmanın ve Türkleri küçümsemenin tadını çıkardığını anladığımız anlatıcısına ironiyle yaklaşmasını da bekliyorsunuz. Kitabın sonunda Sicilya’dan Hollanda’ya döndüğünü okuduğumuz anlatıcı, yüksek lisans yaptığını hissettiğimiz ülkeye geri gelişini tarif ediyor. “Dönüşüm muhteşem olmuştu. Muhteşem.” Gidişi sessiz ama dönüşü muhteşem adamı anlatan o ünlü arabesk şarkıyı akla getirdiği için ayrıca komik olan bu cümleleri okuyunca insan bütün kitabın anlatıcının kendisiyle alay etmesi üzerine yazıldığına ikna oluyor.

Ambulansla Dünya Turu
Melida Tüzünoğlu
April Yayıncılık
2011, 264 sayfa, 18 TL.