Güle güle, Tomris

Yani, hem 'ayrılık vakti, burada ayrılıyoruz Tomris,' gibi hem de 'bol bol gülerek git, neresiyse orası' gibi; korkarım Tomris Uyar'ın ardından onun ne kadar eğlenceli bir insan olduğu pek az yazılacak.
Haber: FATİH ÖZGÜVEN / Arşivi

Yani, hem 'ayrılık vakti, burada ayrılıyoruz Tomris,' gibi hem de 'bol bol gülerek git, neresiyse orası' gibi; korkarım Tomris Uyar'ın ardından onun ne kadar eğlenceli bir insan olduğu pek az yazılacak. Onun nasıl zor bir ölümle öldüğünü unutmayacağım. Ama son ana kadar bilincini yitirmediğini, bilincin en belâlı ve zevkli işlevinden, mizah duygusundan vazgeçmediğini de unutmayacağım. Tomris hastahane yatağında, hepimiz berbat haldeyiz, odanın bir ucuna toplaşmış fısıltıyla konuşuyoruz, bir ara artık zorla kıpırdatabildiği başını bize doğru çeviriyor. Hepimiz yanına seyirtiyoruz. Çok zorlukla çıkabilen sesiyle, şöyle birşeyler söylüyor: 'Canım başımı da yana çeviremeyecek miyim artık!' Son anına kadar yanından ayrılmayan oğlu Turgut, en hakikatli dostu Emine Hanım dahil, ister istemez gülmeye başlıyoruz.
Başka bir sahne. Video yılları. Ne bulursam seyrediyorum, herkesi de telefonla taciz ediyorum: "Koşun ...'yı seyredelim!" Tomris, ikiletmez hemen gelir, Sinematek'i bir tören sayan, sinemayı müthiş ciddiye alan kuşağının diğer entelektüelleri gibi o da müthiş sinema meraklısıdır. İçinde bir kiraz ya da bulamazsa bir çiçek attığı votkası ya da cintoniği yanıbaşında, yere büyük bir yastığın üzerine oturmuştur. Film başlar. İkimiz de aynı tuhaflıktan muzdarip olduğumuz için, film başlar başlamaz konuşmaya başlarız. Tomris, filmlere hep hikâyeci olarak bakar, yönetmenin gizli niyetini arar: 'Hmmm, şimdi anladım. Tabii, şimdi oldu.' Ne oldu, Tomris? Açıklamalar yapar, insan aynı filmi mi seyrettiğini düşünür. Sonra, çok dolambaçlı bir yoldan da olsa, haklı birşey söylediğini anlarsınız. Filmlerdeki 'mana'lara ikimiz de dayanamaz, gülmeye başlarız. Oşima'nın 'Duyular İmparatorluğu'nu seyrediyoruz; filmde birşeyler var, tam adını koyamıyoruz. Derken 'örüntü' beliriyor. Çiftler ölesiye düzüşürken, hep odaların sürmeli kapıları açılıyor ve tombul bir hizmetçi kadın içeri girip Japonca birşeyler söylüyor. Artık 'kösnü'yü ciddiye almak ne mümkün! Ya da sevgilim, ben ve Tomris sinemaya gitmişiz. Tomris'le benim 'Cinema Paradiso'nun hamasi duygusallığını ciddiye almamız mümkün değil. Birbirimizi dirseğimizle dürtüyoruz. Kör film göstericisinin küçük çocuğa 'Ah, zaten teknoloji her zaman çok geç gelir!' dediği sahnede artık dayanamıyor, kendimizi dışarı atıyoruz. Hassas ve çok da tatlı sevgilim içeride, daha sonra nelere katlanmak zorunda kaldığımı tahmin edersiniz.
Tomris ilk filmini çocukluğunda her yere birlikte gittiği dedesiyle, Beyoğlu sinemalarından birinde seyrettiğini söylerdi. Jack Palance varmış filmde, (Robert Aldrich'in 'The Big Knife'ı olduğunu bulup çıkardıydık) o zaman bu zamandır 'Jack Palance bir yana diğer palavra erkekler bir yana' demiş, öyle derdi. Zaten edebiyat konusunda, erkekler konusunda, hayat konusunda, birtakım lokaller, birtakım semtler konusunda birtakım kategorileri, kutuları vardı ki, önce akıl sır erdiremez ama sonunda haklı bulurdunuz. Bukowski'ye daha ilk günden tahammülsüzlüğü, Halit Ziya'nın 'Ferhunde Kalfa' hikâyesinin mükemmelliğinde ısrarı, Paul Newman'ın boynunun içki içerken içkinin boğazından inişini görebileceğiniz kadar 'saydam' olduğunu iddia edişi hemen aklıma gelenler.
O'nun rüzgârına kapılmak
Bütün Balık kadınları gibi kocaman, tehlikeli, yüzünde birer mücevher parçası gibi duran gözleri vardı ve bu gözler sanki o küçücük, giderek de küçülen bedenin merkezi gibiydiler. Derbederdi; en güzel hikâyelerinden biri olan 'Şenola Bayburt'ta, buzdolabının üzerinde biriken ıvır zıvır gibi bir sürü aksesuarı vardı. Yanardöner bakalit yüzüğü, enteresan bir tasarımı olan metal kleopatra bileziği, bir sürü öyle 'Tomrislik' şeyleri vardı. Plastiği, naylonu, birbirinden tuhaf kül tablalarını, işportada satılan şeyleri hiç küçümsemezdi. Onunla sokaklarda saçmasapan ve harikulade bir şey bulur, gazete kağıdına sardırır, gittiğiniz alakasız yerlerde açar, abartarak hayran olurdunuz. Abartmak, zaten, hayatın zevklerinden biriydi onun için, neredeyse sanatsal bir kategori. Sanat deyince, elbette, söylemeye gerek yok; 'İpek ve Bakır'daki 'Köpük'ten -ilk okuduğum hikâyesi- 'Anlat Bana'ya, 'Gece Gezen Kızlar'daki hikâyelerden 'Yaza Yolculuk'takilere kadar müthiş hikâyeler yazdı. Çevirileri ayrı; 'Mrs. Dalloway', bana insanın sevdiği bir kitabı kendi dilinde de söyleyebileceğini, bunun mümkün olabileceğini düşündüren ilk müthiş çeviridir. (İngilizcesini yıllarca okuyamadım.)
Şehirliydi. 'Bu şehirli', İstanbullu, ama onunki şimdi moda olan sentetik İstanbulluluktan değildi. 'İstanbul gitti bitti,' muhabbetini de küçümserdi. Çok derinden şehirliydi, bir melankoli hissiyle; bana öyle gelir ki, şehrin asıl sahibi diye bir şey olmadığını, şehrin ona ayırdığı 'vade'nin de herkese ayırdığı vadelerden bir vade olduğunu, şehrin geçicilik ve ölümlülükle yakından ilişkili olduğunu bilerek gezinirdi şehirde. (Zaten bütün eğlencesine rağmen geçicilik hissiyle yakından tanıştı, hayatın trajik duygusu çok iyi bildiği birşeydi.) Şehirle ilişkisi hiçbir zaman 'şık' değildi, şehrin girdisini çıktısını bilir, oralarda gezer, tozlu, tahammül ötesi yaz öğlelerini sever, Akıntıburnu'ndan denize girer, tabii ki otobüs sever, yaz günleri hep dudağının üzeri terler, kedileri sever ve gerçekten anlar, bir kulüpte yanındaki taburede oturan travestinin ameliyat olmak üzere olduğunu öğrenir, onu aslında kadın olmak istemediğine ikna etmeye kalkışır, bu arada yanındaki Tomris'in rüzgarına kapılmış kişiyi (beni!) yürek çarpıntılarına sevkeder. Ah, Tomris!
Ya da bir başka sahne; Bebek'te, artık izi bile kalmamış 'şadırvan'da, kendisine ezelebed hayran iki erkeğin, Türkçenin en mükemmel iki şairinin, onu hayatta gördüğüm en koyu, en romantik aşkla sevmiş olan Turgut Uyar'la ona her doğumgünü için bir şiir armağan etmiş olan Edip Cansever'in arasında mütevazi bir kraliçe (Tomris bir Kartaca kraliçesinin adı galiba zaten) gibi oturur. Üçü de ayrı ayrı tarzlarda, harikulade sarhoşturlar, ancak onların kuşağının olabildiği biçimde... (İçkiyle hiç arası olmayan ben salak salak meyve suyu içerim.) Hiç 'diva'lık yapmaz, kadınları pek sevmediği söylense de, Edip'in eşi Mefharet Hanım'a hayatta kimseye davrandığını görmediğim kadar sevgiyle davranır. Ya da küçük Turgut'la, ben ve Füsun'la, Gülsen, Deniz ve benimle, Alman filolojisinden bir öğrenciyle ya da emektar Zeynep Hanımla, 'gelini' Semiramis'le, Tomris hep, herkese aynı önemi vererek konuşur. Orijinalite sanılmasın bütün bunlar, en nefret ettiği şey 'orijinalite'dir. Son gittiğimiz balık lokantasının çok 'orijinal' peçetelerine taktığı için lokantanın halkla ilişkiler müdiresinin çektiklerini unutmam. Çeksinler; o 'life-style' İstanbulluları, o 'ilişki müdireleri', 'keyifli mekân' fareleri Tomris'in İstanbulluğunun kenarından bile geçemeyecekler.
Son bir sahne; yaz günü, Tomris'i hep yazla hatırlayacağım zaten, en güzel hikâyeleri bir yaz günü hissini verir, yaz mevsiminde de öldü. Yakup'un kuytu, koyu derinliklerindeyiz, yaz ilerde, girişte sapsarı bir pencere halinde sadece, belki vantilatör çalışıyor. Başka kimse yok. Barın yanındaki sütuna (üzerinde bir Alman'ın bestelediği Yakup II konçertosunun gazete kesiği asılı olan) yapışık beyaz kumaş örtülü masaya oturmuşuz. Her şey bir Tomris Uyar hikâyesindeki bir an gibi. Tomris her zaman tatlı tatlı flört ettiği Yakup Bey'in ya da Doktor'un iltifatlar eşliğinde getirdiği mezeyi çatalıyla dürtüyor, aslında içkisini içiyor, bense büyük ihtimalle her gittiği lokantada köfte yiyen çocuklar gibi köftemi yiyorum. Konuşuyoruz, konuşuyoruz. Sonra?.. O kadar.