Gündüz gözüyle gördüm ya...

Gündüz gözüyle gördüm ya...
Gündüz gözüyle gördüm ya...
Psikolog ve yazar Gündüz Vassaf'la nehir söyleşi kitabı 'Gündüz Feneri'nin hikâyesi ve o hikâyeden sizi ilgilendirebilecek iki kesit...
Haber: KÜRŞAD OĞUZ - kursadoguz@yahoo.com / Arşivi

Aslına bakarsanız akıl kârı bir iş değil. Birini karşınıza oturtup iki–üç saat dinlemek, sonra onları derleyip toparlayıp okura sunmak belki... Ama dünya ve Türkiye bu kadar hızlıyken değişik zamanlarda 14–15 gün buluşmak; değişen gündeme göre tekrar tekrar saatlerce konuşmak; hayat bu kadar iç içeyken konuları ayrıştırmak; iyi kötü bir kronoloji belirlemek; aynı soruya aynı kişinin farklı cevapları olabileceğini anlatamamaktan korkmak; sonra iş bittiğinde aslında daha yeni başladığını anlamak.... O çözümleri tekrar tekrar dinlemek; birbirini seven cevapları bir araya getirip sevmeyenleri ayırmak; doğallık düsturunu gözden kaçırmamak; kendi çelişkilerin derinken tutarlı bir metin ortaya çıkarmaya çalışmak; kesmek, bölmek, çapraz okumalar yapmak ve sonuçta 14 ayın ardından “500 sayfalık bir söyleşi” yaptım diye ortaya çıkmak... Hem de şunu bilerek: Hangimiz bir şey söylerken aslında o şeyi söylüyoruz ki?
Gündüz Vassaf’la bir nehir söyleşi yaptım, yayımladılar. Yayımlamasalardı ne olurdu? Gündüz Vassaf’la nehir söyleşi yapmış, “Gündüz gözüyle görmüş” biri olurdum...
Gündüz Vassaf sürece yayarak konuşmak için ideal bir isim çünkü zamansız düşünüyor. Daha doğrusu olayları ‘zamanın ruhuna’ göre değerlendirebiliyor. Bununla birlikte kendi çelişkilerini de ortaya sermekten çekinmiyor. Bu, onun, meselelere ‘insanca’ ve ‘anlamak üzere’ yaklaşmasından kaynaklanıyor. Aklına yatan bir fikrin zıddını da anlayabiliyor Vassaf. Bu yüzden güzel anlatıyor.
Dünyanın, Türkiye’nin dönüşüm anlarında, kritik fotoğraflarında bir şekilde hep yer almış. 1968’in sembol fotoğrafında Pentagon öğrenciler tarafından kuşatılırken, 1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı kana bulanırken, Türkiye’den Almanya’ya ilk işçiler göçtüğünde, Af Örgütü’nün Türkiye şubesi kurulup işkenceler ayyuka çıktığında, Soğuk Savaş’ın gizemli yıllarında ABD’de ve SSCB’de, 12 Eylül üniversiteleri vurduğunda...
Babasının Atatürk ’le akrabalık bağı var, solcu dayısı Zekeriya Sertel sol tarafından afaroz edilmiş, Nâzım Hikmet’in ailesiyle içli dışlı olmuş, Menderes’e en yakın isimlerden biri olan babası vesilesiyle siyaseti/siyasetçileri tanımış, daha sonra Türkiye’nin tarihini yeniden yazan aydınlar-akademisyenler kuşağından... Bulunduğu ortamın Don Kişot’u olmuş hep. Sol örgütlere girmiş ama solu sorgulamış, “buna bir meslek diyemem” dediği psikologluğun iki yüzlülüğünü ortaya sermiş, 12 Eylül üniversitesini terk etmiş, korku yıllarında işkence raporları hazırlamış...
90’ların başında yayımlanan ‘Cehenneme Övgü’ kitabı bile onunla konuşmak için yeterli bir nedendi. Gündüz Vassaf’ı o kitabından bu yana takip eden, daha önce birkaç kez onunla söyleşi yapmış biri olarak aklımda hep daha uzun konuşmak vardı. 2009’da aradım, “o kadar önemli miyim ki” dedi. Araya askerliğim girdi. 2010 Ağustosu’nda buluşmaya başladık. Sedef Adası ve Gümüşsuyu’nda beni tek kişilik beyin fırtınalarına götüren konuşmalar yaptık. 14 ay sonunda ‘Gündüz Feneri’ yayımlandı ve ben de asıl amacıma ulaştım: Bir akşam buluşup sabaha kadar içtik.
Reklam yapmak gerekirse, kitapta Menderes, Özal, Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen’den Doğramacı, Mümtaz Soysal, Aziz Nesin’e; Kürt sorunu, azınlık totalitarizmi, cemaat toplumundan internete, aşka, tıbbın yalanlarına kadar insana ilişkin neredeyse her konu var.
Radikal Kitap’ın şefi Derviş arayıp, “Söyleşiyi sen yaptın, o zaman kitabı da sen anlat” dedi, bunları yazdım...

GÜNDÜZ FENERİ
Gündüz Vassaf’la Nehir Söyleşi
Kürşad Oğuz
Alfa Yayınları
518 sayfa, 27 TL.


Solun Nâzım Hikmet putperestliği
Sol da Nâzım Hikmet konusunda o kadar putperest ki! Mesela dayım Zekeriya Sertel 1968’de bir cilt kitap yazdı, ‘Mavi Gözlü Dev’ diye. Nazım Hikmet’in 1950’ye kadar Türkiye’deki yıllarını anlattı. Sonra 1978’de ikinci cildi, ‘Nazım Hikmet’in Son Yılları’nı yazdı. Onun Sovyetler Birliği’ndeki dertlerini, ızdıraplarını anlattı. Tabii bir anlamda Nazım Hikmet’in Sovyetler Birliği’ndeki hayatı oradaki sosyalizm uygulamasının da bir eleştirisi. Bu kitap yazılınca Türk solunun gözünde Nazım Hikmet putuna bir saldırı olmuş oldu. Yazarlar Sendikası fahri üye yaptığı dayımı üyelikten attı. Bunun üzerine Aziz Nesin istifa etti ama hemen geri döndü. 
Neden istifa etti?
Çünkü bu kitabın yazılmasını Aziz Bey istemişti. Çünkü kendisi de ‘Nazım Hikmet banyo yapmazdı’ diye makaleler yazmıştı. ‘Sudan hoşlanmaz, fazla yıkanmaz, ben ördek miyim der’ demiş ve o da çok eleştiriye uğramıştı. ‘Ne demek Nazım Hikmet yıkanmaz! Sen yalan söylüyorsun’ diye putlaştırıldı... Dayımın kitabı Aziz Bey’in davasını desteklemiş oldu. O da öyle bir istifa etti, sonra hemen başa geçti. Dayım Levent’te, bizde kalıyordu o sıralar. Aynı ağızdan yazılmış yüzlerce mektup geldi: Kapitalizmin uşağı! Köpek!.. Dayım Nazım Hikmet’i insancıllaştırdığı için saldırdılar. Hatta 2004’te ölen şair Şükran Kurdakul dayımın kitabı yayınlandıktan sonra bizim eve telefon etmişti. Dedi ki, ‘Gündüz Bey, siz psikologsunuz. Herhalde Zekeriya Bey’in durumunu görüyorsunuz. Bir demeç verebilirseniz akli dengesini yitirmiştir diye, davamıza büyük hizmetimiz olacaktır.’ Beni de o davanın insanı olarak görüyor çünkü eşim TKP’ye yakın. Solun Nazım Hikmet’i putlaştırması bu işte. Çünkü dayımın kitabıyla bir anlamda Nazım Hikmet TKP’yi de eleştirmiş oluyor. Pek çok solcu dostu aforoz etti Zekeriya Bey’i bu nedenle.

Şiir ezberleme biçiminin önemi
Şiir ezberleme düzeni, İngiltere’de bambaşkaydı. Püriten denen müthiş ahlâkçı Protestan, Oliver Cromwell kralın kafasını uçurup başa geldi ve kan kusturdu İngiltere’ye. Onun kısa yönetimi esnasında, İngiltere’de şiir ezberleme biçimi değişti. O zamana kadar şiir ezberleme biçimi serbest çağrışımlaydı. Mesela şiirde bir horoz kelimesi varsa aklınıza horoz geliyor. O horozu görüyor yani görselleştiriyorsunuz. Üçüncü kelime diyelim ‘ahır’sa, siz horozu bir ineğin üzerine koyuyorsunuz ahırı hatırlamak için. Yani absürd resimler yaratıyorsunuz serbest çağrışımlarla. Onun içinde cinsellik olabilir, uzay olabilir, şeytan olabilir... Özgürlük var tamamıyla. Kendinize göre serbest görsel çağrışımlarla bir dünya yaratıyorsunuz ve o kelimeleri o görsellere yerleştiriyorsunuz. Şiiri ezberlediğinizde o görseli görüyorsunuz. Ama Püritenler serbest çağrışıma karşı çünkü insanın düşünmesi bir özgürlük. Onlar senin bir tek Tanrı’yı, İsa’yı olduğu gibi düşünmeni istiyor. Ve bugün bizim bildiğimiz abc, abc, abc, yöntemini getirdiler, yukarıdan aşağıya ezberleyeceksin asker gibi. Bu bütün dünyaya yayıldı, yerleşti. Yani insanın öğrenme biçimi düzenden düzene o kadar çok değişiyor ki. Doğal diye bir şey yok. Nasıl ezberlenir? Böyle ezberlenir! Biz doğal zannediyoruz. Değil.
Daha önce başkası doğalmış...
Evet. Roma’daki o müthiş hatiplerin, senatörlerin, Cicero’laron hitabetini sağlayan da bu. İki – üç saat müthiş ayrıntılarla süsleyerek konuşuyorlar. Hepsinin küçük bir ev maketi var, o maketin içine konuşmasını yerleştiriyor. Mesela kapıya ilk iki cümlesini yerleştiriyor, kapıdan içeri giriyor portmanto var, oraya bir cümle daha yerleştiriyor. Biraz ileride merdivenler var, merdivenin her basamağına birkaç cümle, kelime daha yerleştiriyor. Kendisi o evin içinde yürür gibi konuşmasını takip ediyor. Onu ezberliyor. Kapı, portmanto, merdiven...
Dolayısıyla bir şeyi görselleştirdiğiniz veya bir takım çağrışımlara açık hale getirdiğiniz zaman özgürleşiyorsunuz...
Evet, Roma’da uzun yıllar dert değildi bu. Ta ki Püritenler, Tanrıcılar gelene kadar.