Günümüzün bir kahramanı

Günümüzün bir kahramanı
Günümüzün bir kahramanı

Agota Kristof

Dün', mesleğinde büyük yabancılaşma yaşayan, göçmenliği hem acı veren bir deneyim hem de geçmişten kaçmanın bir yolu olarak gören Sandor Lester'in imkânsız aşkını hikâye ediyor
Haber: ERKAN CANAN - erkancanan@yahoo.com / Arşivi

Macaristanlı yazar Agota Kristof, edebiyat dünyasında güçlü bir kalem olarak yer edinmesini, ‘Büyük Defter’, ‘Kanıt’ ve ‘Üçüncü Yalan’ adlı romanlarından oluşan üçlemeye borçlu. Yazar burada, İkinci Dünya Savaşı acımasızca sürerken anneannelerinin yanına sığınan Claus ve Lucas adlı ikizlerin hayatını anlatmıştı. Üçleme, yalnızca dönem romanı olmasıyla değil, ikizler üzerinden yaratılan ilginç ahlak anlayışı, sade dilinin barındırdığı keskin vurguları ve şiirsel anlatımıyla etkileyiciydi. Bana göre, üçlemenin başarılı olmasının karakterler, olay örgüsü ve dilin kullanımı dışındaki en önemli sebebi, romanların kısa ve öz yazılmasıydı. Mesela tüm üçleme, toplam 371 sayfadır. Şu haliyle burada yer alan üç romanı da, romanla uzun hikâye arasında yer alan novella türüne dahil etmek mümkün. Kristof’a özgü novella türü, kısa öykü için yapılan tanıma çok uygun. Truman Capote kendisiyle yapılan bir söyleşide, sahip olduğu hangi kontrol ve teknik varsa, onları kısa öykü alanında çalışmaya borçlu olduğunu söylemişti. Kısa öykünün en zor, en disiplin gerektiren ve aynı zamanda şiire en yakın düzyazı türü olduğu biliniyor. Bu tanımın, Kristof’un üçlemesine de uygulanabileceğini düşünüyorum. Belki böylesi bir yaklaşım, onun romanlarındaki sözcük, karakter ve olay örgüsü tasarrufunu; ayrıca metnin tümüne yayılmış şiirsel etkiyi açıklayabilir.
Kristof’un yukarıda bahsettiğim üçlemesinde inşa ettiği harikulade atmosfer, Türkçeye yeni çevrilen ‘Dün’ romanı için de geçerli. Otobiyografik özellikler barındıran ve Kristof’un yazma konusundaki fikirleri hakkında da ipuçları veren ‘Dün’, mesleğinde büyük yabancılaşma yaşayan, göçmenliği hem acı veren bir deneyim hem de geçmişten kaçmanın bir yolu olarak gören Sandor Lester’in imkânsız aşkını hikâye ediyor. Burada asıl odaklanılan, Kristof’un daha önceki romanlarından da bilindiği gibi karakterin kişiliğidir. Lester, arada bir gözlenen soğukkanlılığıyla üçlemenin ikizlerini hatırlatsa da, içinde bulunduğu şartlara yaklaşımındaki gamsızlığı, hatta sinikliğiyle oldukça farklı. O umursamazlığını, aşka duyduğu inançla dengelemeye çalışır, yalnız bunda başarısızlığa uğrar. Onun dış dünyayı küçümseyişi, kendi hayatına dair inançsızlığından, kayıtsızlığından kaynaklanır. 

İki ölüm: yabancılaşma ve göçmenlik
‘Dün’, “Önemsiz bir ülkenin, ismi olmayan bir köyünde doğdum” (s. 8) diyen Lester’in şimdiki hayatında yaşadığı buhranla açılır ve onun gizemli geçmişini yavaş yavaş aydınlatmaya koyulur. Birinci tekil anlatımla kaleme alınan roman, Lester’in tarih koymadığı günlükleri üzerinden ilerler. Yıllardır saat fabrikasında çalışmakta olan karakterimiz, uzun süre önce ülkesinden göç etmiştir. Ayrıca o, kendi ülkesinden buraya gelmiş insanlarla da ilişki içindedir. Lester’in on yıldır çalıştığı fabrikada yaptığı tek şey, parçayı makineye yerleştirip ona delik açmaktır. Kristof, karakterinin yaşadığı yabancılaşmayı, uzun uzadıya onun ağzından anlatabilirdi. Burada asıl yetkinlik, kısacık bir anlatımla, yani küçük fırça darbeleriyle bu duygunun keskin, etkileyici şekilde tasvir edilmesi. Örneğin Lester, götürüldüğü hastanedeki doktora şöyle diyecektir: “Her sabah beşte uyanmak, yürümek, otobüse yetişmek için koşmak, kırk dakikalık yol, köye varış, fabrikanın dört duvarının arasına sıkışmak. Gri önlüğü giyme telaşı, itiş kakışlar arasında kart basmak, makineme doğru koşmak, makineyi çalıştırmak, deliği mümkün olduğunca çabuk delmek, delmek, delmek, hep aynı tür parçaya aynı deliği delmek, mümkünse günde on bin kez, maaşlarımız bu hıza bağlı, tıpkı hayatlarımız gibi,” (s. 12). Lester’in, işin kendisinde yarattığı hiçliğe dair en kapsamlı yorumu bu. Kristof daha sonra yabancılaşmaya yalnızca değinmekle yetinse de (s. 27 ve s. 28’de), ilk tasvir hikâyenin tümünde kendini hissettirecek denli güçlüdür. Bu kısa ve öz anlatım biçimine, yabancılaşmanın yanı sıra başka konuları tasvir etmek için de başvurulur. Bunlardan en dikkat çekeni, Lester’in etrafındaki karakterler, rüyalar ve simgeler yoluyla kendini ortaya koyan ve bütüne bakıldığında kurgunun harçlarından biri haline gelmiş göçmenliktir. Vaat ettiği umutsuzlukla dehşet uyandıran ve göç ettiği ülkede asla bulamayacak olan Jean, bu karakterlerin en öne çıkanı. Ayrıca Lester’in gördüğü ve “ağırlıkları olmayanlar”ı, “köksüz ayaklar”ı ve “sonu olmayan uzun ve geniş yollar”ı (s. 65. ) anlatan rüya da; toprağın hiç olmadığı ve taşlardan geçilmeyen yerde ölen kuş simgesi de (s. 37) göçmenliğe dairdir. 

Mağdurun tasasızlığı
Kristof’un daha önceki romanlarını okuyanlar, onun karakterlerinin inatçı yönleriyle öne çıktığını bilir. Üçlemedeki ikizlerin inadı, sınırı geçmekti. Bazen başka olaylar bu amaçlarının önüne geçse de, tüm hayatları, kimi zaman saplantı halini de alan inat tarafından belirlenmiş ve yönlendirilmiş gibidir. ‘Dün’deki Lester de inattan yoksun değil ve bu da, henüz altı yaşındayken aşık olduğu Line’e yeniden kavuşmaktır. Romanın gizemli karakterlerinden Line az görünür, o da sadece Lester’in anlatımıyla. Ama etkilidir; sadece gerçek anlamda aşık olmak değil, kitap yazabilmek, ülkesine kavuşmak ve sürgünlük duygusunun üstesinden gelmek gibi, Lester’in neredeyse yapamadığı her şeyin simgesi gibidir. Fakat bu inadın Lester’deki yansıması hep olumlu yönde değildir: kendini tümüyle bu ideale adayarak hayatın diğer gerçeklerini ıskalamıştır. Lester’in yabancılaşmaya ve göçmenliğin olumsuz etkilerine verdiği yanıtın, mücadele etmek değil, şedit bir sinizm oluşu biraz da bu yüzdendir. Bu yönüyle Lester, baktığınız yöne göre hem “günümüzün bir kahramanı” hem ayrıksı hem de negatif bir karakter olarak düşünülebilir. Yalnız şunu da vurgulamalı: Kristof’un, etrafında olup bitenlere kayıtsız, aynı zamanda yüce duyguları da içinde barındıran karakteri, hayata verdiği kendine has tepkilerle okurda hayranlık uyandıracak kadar güçlü tasvir edilmiş. Bunu sağlayan hususların başında da Kristof’un çağrışımları çoğaltan, imgelerle bezeli şiirsel üslubu geliyor. 

Sözcükler yüzünden
‘Dün’, otobiyografik özellikler de barındırıyor. Kristof da, Macaristan’dan İsviçre’ye göç etmiş ve uzun yıllar fabrikada çalışmıştı. Romanda anlatılan olayların verdiği yaşanmışlık hissi kuşkusuz bundan kaynaklanıyor. Ayrıca, kitap yayımlatma hayali olan bir günlük yazarı olarak Lester, Kristof’un yazmak konusundaki düşüncelerini okura yansıtmayı da üstlenir. Lester şöyle der: “Genellikle yazma işini kafamın içinde yapıyorum. Daha kolay oluyor. Kafada her şey sorunsuzca işliyor. Ama yazmaya başlanıldığı an düşünceler dönüşüyor, şekil değiştiriyor ve her şey yanlış oluyor. Sözcükler yüzünden.” (s. 11) Romanın devamında, Lester’in yazmayla ilgili görüşlerine daha yakından bakma fırsatını yakalarız. “Yazar olmak için sadece yazmak lazım” (s. 61) ve “İnsan ancak bir baltaya sap olamayınca yazar olabilir” (aynı sayfa) cümlelerinde olduğu gibi... Düşüncenin yazıya dökülmesi bilinen sıkıntılardan ve ‘Dün’ün konuşma diline yakın bir üslupla kaleme alınması, belki Kristof’un da benzer kaygıları taşıdığına yorulabilir. Sonuç olarak ‘Dün’, başlıbaşına keyifli bir keşif olmasının yanı sıra, Kristof’un söz konusu üçlemesini okumuş olanların da kaçırmaması gereken bir fırsat.

DÜN
Agota Kristof
Çeviren: Ayşe İnce Kurşunlu
Yapı Kredi Yayınları
2011, 81 sayfa, 7 TL.