Halit Refiğ'e mektuplar kitabı

'Sevgili Halit'teki mektuplar, Türkiye'nin çok karanlık bir dönemini de yansıtıyor
Haber: SELİM İLERİ / Arşivi

‘Sevgili Halit/Halit Refiğ’e Mektuplar’ın (Everest Yayınları) ilgi devşireceğini hem biliyor, hem de ilgi devşirmesini çok istiyordum. Halit bey bu mektupları 2004’ün sonunda kocaman, klasörlü bir dosya içinde bana da vermişti. Bana da, diyorum; çünkü önsözünde kendisinin belirttiği gibi, mektupların orijinalleri bugün Mimar Sinan Üniversitesi’nin belgeliğinde korunuyor.
Mektupları bir çırpıda okudum. Bir an önce yayımlansın istedim. Halit bey, belleğim ihanet etmiyorsa, önce duraksadı, kararsız kaldı. Sonra yayımlanmasını uygun buldu. Bununla birlikte bu yayınlanış, 2011’in sonunu buldu. Irmak Zileli geçen haftaki Radikal Kitap ’ta ‘Sevgili Halit’i güzel yazısıyla değerlendirdi. Irmak Zileli, ayrıca, ‘Sevgili Halit’in girişine Gülper Refiğ’le o günleri yansıtan oylumlu bir söyleşi gerçekleştirmişti. (Bu söyleşi ‘Sevgili Halit’te yer alan mektupların hangi siyasal ortamda, hangi ruh durumlarında kaleme getirildiğini kavramak açısından bence çok önemli.)
Irmak Zileli, Halit beyin son döneminde sevdiği genç dostları arasındaydı. Sık sık Irmak’tan söz açardı. Birlikte bir kitap gerçekleştirdiler; Irmak Zileli anıyor. Halit bey, Attilâ İlhan’ın ‘Yalnız Şövalye’sini anmış; yalnızlık ve şövalyeliğin yaşadığımız topraklarda kolay kolay benimsenemeyeceğini belirtmiş. Evet, öyleydi değerli Halit bey: Umudunu hiç yitirmezdi. Yaşadığımız toprakta, yani kültürümüzde yalnızlığa pek yer olmadığı kanısındaydı. Nitekim, bir yaşam boyu, gırtlak gırtlağa kavga ettiği kişilere bile gönül kapısını hep açık tuttu. Hatta, çarçabuk barıştı, geçmişte olup bitenleri hiçbir zaman mesele etmedi. Gönüldenliğinin gerisinde, öyle sanıyorum ki, yaşadığımız toprağın derin yalnızlığına sessiz bir karşı koyuş söz konusuydu. Evet, derin yalnızlığına. Hele okuryazar çevreler ortasındayken. Birçok yersiz tartışmanın, çekemezliklerin, anlamsız düşmanlıkların herkesi birbirine düşürttüğü o can yakıcı ortamlarda.
Hepimizin dostlarımıza portre çizimleri farklı; sonra yıllar, yaş, yaşlanış... Bendeki portresinde Halit Refiğ yalnız bir insandı. Büyük sevgilerle donanmışken büyük kırılışlar onu yıldırmadı, o ayrı mesele. Büyük öfkeleri hep en küçük bir sevgi karşılığında sönüp gitti. Ama yalnızlığı en iyi bilenlerdendi. ‘Hanım’ filmi, onun başyapıtı ‘Hanım’ yalnızlığı, yalnızlığımızı harikulâde yansıtan bir eser. O kadar acı vefayı, kadirbilirliği, ‘yitik’ dayanışmayı da.
‘Sevgili Halit’te Oğuz Atay’ın haklı yakınmaları ise, 25 Aralık tarihli Milliyet’te Miraç Zeynep Özkartal’ın dikkatiyle gündeme geldi. Oğuz Atay, yalnızlıktan değilse bile, yok sayılmaktan yakınıyor. Yok sayılmak, görmezden gelinmek, kim bilir, yakındığımız kadar, bizim de belki sık sık başvurduğumuz o çirkin yöntemler... Onun ötekini, ötekinin berikini bozuk para saydığı günler, geceler, toplantılar, yazılar çiziler, kalem kavgaları...
Uzaklaşınca hepsi birer gönül yarası! ‘Sevgili Halit’teki mektuplar, Türkiye ’nin çok karanlık bir dönemini de yansıtıyor. 12 Mart’ın karabasanı bitmemiş ve 12 Eylül yıkımında doludizgin yol alınıyor. Yalnızca askerî darbeler değil korkunçluğu yaratan. Bir yandan da, bütün o yılların kapkaranlık siyasal yaşamı, bugün yürek yakıyor. O siyaseti var edenlerin hiçbir özeleştirisine rastlanmadı; sanmam ki –yaşayanlar arasından- yarın özeleştiriyi gereksinenler çıksın.
İşte o karanlıkta yazıyor mektuplarda imzası olanlar. O ortamda sanatlarını sürdürmeye çabalamışlar. ‘Sevgili Halit’ bu açıdan okunduğunda, kişisel mücadele kitabı sayılabilir. Daha güzel, daha mutlu bir toplum için sanatlarını özgürce icra etmek isteyen bir avuç insanın kişisel mücadelesi.
Oysa önlerinde yeni karanlıklar. Irmak Zileli’nin yenilerde yayımlanan ‘Eşik’ romanı (Remzi Kitabevi) bu karanlığın tanığı. Sonraki kuşaktan, genç bir tanıklık. Bu kez bir çocuğun gözünden acı, kıstırılmışlık, ayakta kalmak gayreti...
24 Aralık tarihli Zaman’da Ali Çolak, ‘Sevgili Halit’ten yola çıkarak, taa Hâşim’e, Yahya Kemal’e uzandı. Demek hep çemberin içinde. Hep kuşatılmış...
Çehov gibi, ‘Üç Kızkardeş’in sonundaki gibi: Yarına güvenmek gerekiyor.

Gündeş öneriler:
‘Lacivert Taşı’, Sevinç Çokum, Kapı Yayınları, 2011. (Bir dil ve anlatım şöleni.)