Halit Refiğ'in gelecek için sakladıkları

Halit Refiğ'in gelecek için sakladıkları
Halit Refiğ'in gelecek için sakladıkları

Halit Refiğ

'Sevgili Halit', Halit Refiğ'in düşünce dünyasının niteliğini ortaya koyuyor. Mektuplara yansıyan siyasal, kültürel, sanatsal tartışmalar, sanatçının ve dostlarının zihinlerinin nelerle meşgul olduğunu, hangi 'birliktelik' temelinde bir araya geldiklerini gösteriyor
Haber: IRMAK ZİLELİ - irmakzileli@gmail.com / Arşivi

Halit Refiğ, aramızdan ayrılmadan önce yayımlanan son kitabı ‘Doğruyu Aradım Güzeli Sevdim’de yer alan söyleşimizde, Attilâ İlhan’la ilgili bir eleştirisini dile getirmişti. Şöyle diyordu: “Attilâ İlhan’ın adı neydi televizyon programlarında; Yalnız Şövalye. Yalnızlık da şövalyelik de Batılıya mahsus özellikler. Bizim en büyük ulusal özelliğimiz yalnızlığı aşmak, birliktelik ve bu birliktelik için benliğini, egonu aşabilmek.” Halit Refiğ’in bu cümlelerini hatırlatmaktaki amacım, Attilâ İlhan’a yönelik şövalyelik tartışmasını eşelemek değil, Refiğ’in onun tam aksine yalnızlıktan nasıl uzak durduğunun birer belgesi olan, dostlarıyla mektuplarının derlendiği, ‘Sevgili Halit’ isimli kitaba gönderme yapmak...
Halit Refiğ gerçekten de, bırakın yalnız şövalye olmayı, ömrü boyunca hem entelektüel hem de manevi değerler anlamında bir ‘birliktelik’ kurabildiği dostluklar aradı. Yakaladığında ise o ‘bir olma’ duygusunun peşini hiç bırakmadı. Kuşkusuz bu arayışın kaynağında, onu her zaman beslemiş olan tasavvuf düşüncesi ve daha geniş olarak da Doğu felsefesi vardı. Buna kişilik özelliklerini de eklemeli. Çünkü Halit Refiğ’in ‘yaşam kaynakları’ndan biri ‘doğruyu aramak’ ise, öteki sevgiydi. İnsanlara, hayvanlara ve tüm doğaya, aslında evrene, bitip tükenmeyecek bir sevgiyle yaklaşıyordu. Kuşkusuz bu da eninde sonunda, o sözünü ettiği ‘benliği ve egoyu aşabilmek’ felsefesine yaslanıyordu.
‘Sevgili Halit’ adı altında derlenen bu yeni kitabın önemi ve değeri, hem Halit Refiğ’in kişiliğinin ve yaşamının bu boyutunu, hem de dostlarıyla paylaştığı düşünce dünyasının niteliğini ortaya koymasındadır. Aralarında geçen ve mektuplara yansıyan siyasal, kültürel, sanatsal tartışmalar, bu insanların zihinlerinin nelerle meşgul olduğunu, hangi ‘birliktelik’ temelinde bir araya geldiklerini, entelektüel anlamda nasıl bir derinliğe sahip olduklarını görmemizi sağlıyor. Kim o insanlar? En başta Oğuz Atay, Giovanni Scognamillo... Bu iki ismi en başa almamın nedeni, mektupların çoğunun onlardan gelmesi. Bir de Metin Erksan var aslında. Ancak mektuplarının yayımlanmasına izin vermemiş, Halit Refiğ’e bir mektubunda “Bizim mektuplarımızı bir gün basıp yayınlayacaklar. Muhakkak. Bunu sen de ben de biliyoruz. Ayrıca bu mektuplar basılmasa ne olur? Bize bir şey olmaz. Ama insanlık çok şey kaybeder,” demiş olmasına rağmen.
Kitapta ne yazık ki, Halit Refiğ’in mektuplarından yalnızca Scognamillo’ya yazdıkları var. Ötekiler belli ki kayıp. Bu da acıklı bir durum... Sözlü kültürün yansımaları devam ediyor demek hâlâ, deyip geçelim. Oysa Halit Refiğ, büyük bir dikkat ve özenle saklamış tüm mektupları. Dosyalamış ve Selim İleri’ye vermiş. Bir gün yayınlanması için. Bunun sebebi, Halit Refiğ’in kendine biçtiği değer mi? Hayır, tam da Metin Erksan’ın dediği gibi, o mektupların yayınlanmasının insanlığa çok şey katacağını düşünmesi... Hem de dostlarının kaleminden çıkan her satıra verdiği kıymet. 

Puslu ‘kurtlar sofrası’ ortamı
Bu mektupların bir önemi daha var. 28 Mayıs 1976 tarihli ilk mektuptan 11 Ekim 1977 tarihli sonuncuya kadar, neredeyse her aya bir mektup sığıyor. Ülkeler tarihi açısından bir ‘an’a tekabül edecek 1,5 yıllık bu zaman dilimi, bizim ülkemiz açısından karakteristik önem taşıyor. Kitabın başında yer alan söyleşimizde Gülper Refiğ bu dönemi ve eşi Halit Refiğ’in bu konudaki görüşünü şöyle açıklıyor: “Bu mektupları, 12 Eylül darbesine giden süreçte yaşanan puslu ‘kurtlar sofrası’ ortamında, namuslu, gerçek aydınların nasıl bedel ödemek zorunda kaldıklarını göstermesi açısından çok önemli bulurdu.”
Buna bir ek yapalım, mektuplar tarihe tanıklık özelliğinin yanında, o aydınların ruh halini, duygu dünyasını ve bu tarihten nasıl etkilendiklerini de gözler önüne seriyor. Aslında tarih yazımında mektubun yeri üzerine yapılacak bir tartışmaya kaynaklık edecek değere sahip bu mektuplar. Bir de tabii, daha özelleştirilmiş alanlar açısından bakarsak, edebiyat tarihçilerini, sinema tarihçilerini, biyografik çalışmalar yapanları da yakından ilgilendiren birer belge. Oğuz Atay’la ilgilenmeyecek bir edebiyat tarihçisi olabilir mi? İşte ona dair bulunmaz bir kaynak... Aramızdan ayrıldığı 13 Aralık 1977 gününden tam iki ay önce, 11 Ekim 1977 günü yazdığı mektuptan: “Yazmak, şu ‘Eylembilim’ hikâyemi bitirecek kadar zamanım, aklım ve gücüm olsun istiyorum.” Ve son satırlar: “ Türkiye ’yi de, bütün karmaşıklığına rağmen, özledim. İstanbul ’da sakin ve düzenli günlerim olsun istiyorum. Beni soran dostlara çok çok selâm. Sevgi ve hasretle gözlerinden öperim, Gülper’e de sevgi selâm.”
Her bir mektup, altında imzası olanın kişiliğini, ruh halini, duygu dünyasını yansıtıyor kuşkusuz. Bu açıdan bakınca Oğuz Atay’ın duygulu dünyasına, gelgitlerine, kırgınlıklarına, özlemlerine uygun bir dil hâkim mektuplarına. Onu daha yakından tanımaya olanak veriyor. Belki özel bir kapı aralıyor demeli. Giovanni Scognamillo’nunkiler ise biraz daha mesafeli. Bol nükteli. Esas olarak mesleki alandaki paylaşımları, fikir alışverişleri dikkat çekiyor. Elbette mektuplarına yer verilmiş öteki isimleri anmadan olmaz. Pakize Barışta, Yıldız Kenter, Adnan Saygun, Sami Şekeroğlu ve İlhan Usmanbaş’ın mektupları da kitapta yer alıyor.
Son olarak ekleyelim, ‘Sevgili Halit’ bize Halit Refiğ’in Türkiye’de sinema yapamaz hale geldiği ve mecburen Amerika’ya gittiği kısa bir dönemde neler yaşadığı, neler duyduğu ve ülkesiyle ilişkisini ne ölçüde ve nasıl sürdürdüğüyle ilgili de önemli bir kaynak oluşturuyor...

Bu kahredici havadan çıkmak gerek
İşte görüyorsun ne iyi etmişsin gitmekle. Biraz olsun bu kahredici havadan çıkmak gerek. Sana hasretimiz var, o kadar. Yoksa yaptığın hareketi biraz kıskanmıyorum desem yalan olur. Metin de “Hamlet-kadın-” yapacak. Sana yazmıştır herhalde. Onu da biraz kudurtuyorlar tabii. Bir şey yapmak isteyen herkese düşmanlar anlayacağın. İnşallah sen oradan taze kuvvetle dönersin ve hepimize “morel” verirsin.
Oğuz Atay’ın 28 Mayıs 1976 tarihli mektubundan

Sansür başlıbaşına bir sorun
Sansür, biliyorsun, bugün başlıbaşına bir sorun, geçen senaryolar azınlıkta, müzikal senaryolara bile takıldıkları oluyor, nedensiz, hem de “Türk musikisi” şartını koşarak. Bu gidişle sansüre senaryo artı besteler gönderilecek. Sansürde en makbul gibi görünen kişilerin senaryoları bile toptan red oluyor, şaşkınlıklar yaratarak. Bir “sansür senaryosu” göndermek ne derece yararlı olur, bilemiyorum, kimse bilmiyor
Giovanni Scognamillo’nun 23 Ekim 1976 tarihli mektubundan

İyiye, güzele...
Ne olursa olsun, bizlere düşen, öyle sanıyorum, ki kendi yollarımızdan insanlığı sarsmak, onun daha iyiye, daha güzele ve yüceye yönelmesine katkıda bulunmak ve türlü yönlerde gelişen ve insanlığın huzurunun ancak maddi çözümü yollarından değil gerçek sevgi, kardeşlik ve tesamuh- Tolèrance’dan aranması gerektiğini sindirebilmek. Bu düşüncelerle ve Nilüfer ile birlikte eşiniz Gülper Hanım’a ve size gelecek günler için en iyi dileklerimizi göndeririz efendim.
Adnan Saygun’un 15 Aralık 1976 tarihli mektubundan

SEVGİLİ HALİT
Halit Refiğ’e
Mektuplar
Everest Yayınları
2011, 210 sayfa, 12,5 TL.