Hangisi çarpık?!

Hangisi çarpık?!
Hangisi çarpık?!
'Çarpık Ev'i coşkuyla okuyordum. Yaşlanış çekip gitmişti üstümden...
Haber: SELİM İLERİ / Arşivi

Meğer mutlu saatler için ‘Çarpık Ev’i bekliyormuşum. Olacak şey mi, bunca umarsızlığın, karanlığın ortasında bir çocuk kitabıyla içim aydınlanacak, erinçler duyacakmışım!
Sevgili arkadaşım Burcu Aktaş bir roman yazdığını söylediğinde, ne yalan söyleyeyim, biraz endişelenmiştim. Son yıllarda herkes ‘bir roman’ yazıyor...
Yine bir salı sabahıydı, Burcu her zamanki gibi Radikal Kitap yazısını almaya gelmişti. Bir roman yazdığını kısacık söyleşimizde öğrendim. İçim burkularak, acaba hangi satış reçetesini tercih etti diyordum. Sonra, Burcu Aktaş’ın titizliğini, özenini, çoğu kez kendini yok sayışını düşünerek, belki yanılıyorum da diyordum.
Birkaç zaman sonra bu romanın bir çocuk romanı olduğunu öğrenecektim. Sevinçli sevinçli anlatıyordu Burcu. İlerliyordu roman; tanıklığım sürüyordu.
Derken ‘ekran’da Turgut Yüksel’in o kadar güzel kapak resmini gösterdi. Derken ‘Çarpık Ev’ (Doğan Egmont) yazı masamın üstündeydi. O akşamüstü okumaya başladım. Tabiî önce iftiralarım için üzüldüm. ‘Çarpık Ev’in yazarı her zamanki ışıl ışıl Burcu’ydu, bütün burnubüyüklüklerden uzak.
Hem okuyor, hem artık epey geçmişte kalmış çocukluk günlerimin harikulâde okumalarını hatırlıyordum. İşte, Cihangir’de, Kumrulu Yokuş Sokağı’ndaki evdeydim. ‘Pembe Evin Kedisi’ni, ‘Gizli Bahçe’yi, ‘Jenifer Teyzenin Anahtarları’nı o evde okumuştum. Hem de defalarca okumuştum. Sonlarını bilmeme rağmen bu romanlar çekiciliklerini hiç yitirmezdi.
Neydi onları çekici kılan? Bugün de bilmiyorum. Aslında kurcalamaya yanaşmadım. Çekiciydiler, yetiyordu. O kadar çekiciydiler ki, 1990’larda sahaflarda bu romanların peşine düştüm, yeniden okuyabilmek için. Gerçi bulamadım, düş kırıklığı oldu.
‘Çarpık Ev’i aynı coşkuyla okuyordum. Yaşlanış çekip gitmişti üstümden. Saksağan Sokak’ta, Burcu’nun kılavuzluğunda yol alıyordum. Elbette, yazar Burcu Aktaş’ın anlatım inceliklerini gözden kaçırmayarak:
“Gökyüzüne dağılmış yıldızlar gibi pencerelerde duran çocuklar...”
“Batu, kurbağalardan erken uyandı.”
“... gözünün önünde yüzlerce uçan balon patladı sanki.”
Sonra bir de nefis bir akşam yemeği var! Elliyi aşkın yıl önce annemin mutfağından çıkagelmiş bu akşam yemeği gönlümü sızlattı:
“Yemekte köfte, tavada kızartılmış patates, domates sosu, ev yapımı ayran, salata ve tabii ki fiyonk makarna vardı.”
Tek yeni, domates sosu. Ötekiler çocukluğumun bazı akşamlarında... Nicedir patates kızartmasıyla fiyonk makarnayı aynı öğünde yemek aklımın ucundan geçmiyor. Oysa, nasıl yaraşırdı birbirine köfte, makarna, patates! İncecik kesilmiş yeşil salatayı yalnız bu “menü”de çok severdim...
Gelelim ‘Çarpık Ev’e: Sevgili arkadaşım iyilik dolu bir roman yazmış. “Gündüzleri göğü delen apartmanların gölgesinde kalan, akşamları ise onların ışıklarıyla aydınlanan” bir bahçeli ev, ola ki, şehrin son bahçeli evlerinden biri. Bu yüzden ‘çarpık’. Ağaçsız, yeşertisiz, ruhsuz site apartmanlarında oturanlar öylesine garipsiyorlar bu küçük evi.
Oysa büyükanne Müzeyyen Hanım’la torun Peyami çarpık evde esenlik dolu bir yaşam sürüyorlar. Dünyanın kötülükleri, acıları sanki kapının önünde kalmış. Bir siyah karga Peyami’ye eşlik ediyor. (Burcu’ya mesaj çekip sordum: Karga ben olabilir miyim?) Öteki çocuklar, iyiliğe, güzelliğe, dostluğa susamış çocuklar, çarpık evde yaşananları felâket senaryolarıyla çözmeye uğraşsınlar, orada yaşam bütün inceliğiyle sürüyor...
Çocuklar mı, bizler mi; kim okumalı bu romanı? Belki hep birlikte, tadına vara vara.

Gündeş öneriler:
a) ’Karaduygun’, Sema Kaygusuz, Doğan Kitap, 2012.
b) ‘Daha Vakit Var’, Yusuf Çopur, Kırmızı Kedi, 2012.