Hangisi daha vahşi doğa mı, toplum mu?

Hangisi daha vahşi doğa mı, toplum mu?
Hangisi daha vahşi doğa mı, toplum mu?
Faulkner, 'Çılgın ve Palmiyeler'i 1939'da yazmış. Ancak kitap beklenen ilgiyi görmediği gibi yazarın ne yapmak istediği anlaşılamamış. Kitabın birbiriyle bağlantısız iki hikâyesiyle gerçekten tuhaf bir kurgusu var. Romana adını da veren 'Çılgın Palmiyeler' kent hayatına ve aşka dair hüzünlü bir hikâye. 'Irmak Baba' ise bir hapishane mahkûmunun sel baskını sırasında yaşadığı komik bir 'epik'
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

Faulkner’ın Türkçeye ilk tercümesi 1952 yılında Talât Sait Halman tarafından yapılmış; ‘Duman’ adıyla çevrilen ‘Knight’s Gambit’ (1949). Gerek Faulkner gerek okuyucular için büyük bir şans; hemen her kitabı edebiyata ve Türkçeye hakim çevirmenlerle buluşmuştu. 1950-1970 yılları arasında Bilge Karasu, Ülkü Tamer, Murat Belge, Vahdet Gültekin, Rasih Gürkan gibi isimlerle dilimize Faulkner romanları, okuyucunun pek alışık olmadığı anlatım tarzına rağmen sevilerek okunmuştu. 70’lerden sonra çeviriler aksadı. Ve nihayet 2000’li yıllarda Yapı Kredi Yayınları tarafından titiz bir edisyonla ele alınan Faulkner külliyatı birbiri ardına yayımlanıyor. Geçen günlerde Necla Aytür-Ünal Aytür çevirisiyle okuma fırsatı bulduğumuz ‘Çılgın Palmiyeler’ de sözünü ettiğim edisyona dahil. Hemen ekleyelim; bir kez daha çok başarılı bir Faulkner çevirisi. Kitap hakkında Ünal Aytür’ün kaleme aldığı kapsamlı ve kuşatıcı ‘Önsöz’ de ayrıca övgüye değer. 

Kente dair...
‘Çılgın ve Palmiyeler’, 1939 yılında yazılmış. Yani Faulkner’in en önemli eserleri sayılan ‘Ses ve Öfke’, ‘Döşeğimde Ölürken’ ve ‘Abşolom, Abşolom!’ romanlarından sonra. Ancak beklenen ilgiyi görmediği gibi yazarın ne yapmak istediği anlaşılamamış da. Birbiriyle bağlantısız iki hikâyesiyle gerçekten tuhaf bir kurgusu var. Romana adını da veren ‘Çılgın Palmiyeler’ kent hayatına ve aşka dair hüzünlü bir hikâye. ‘Irmak Baba’ ise bir hapishane mahkumunun sel baskını sırasında yaşadığı komik bir ‘epik’. Bir bölüm ilkinden, bir bölüm diğerinden olmak üzere toplam on bölümde olaylar, kişiler, mekânlar ve atmosfer bütünüyle bağımsız. Peki neden böyle bir kurguya ihtiyaç duymuş Faulkner? Şöyle açıklıyor nedenini; “’Çılgın Palmiyeler’in ilk bölümünü bitirir bitirmez, bir şeylerin eksik kaldığını, öykünün pekiştirilmesi, müzikteki kontrpuan benzeri bir yöntemle güçlendirilmesi gerektiğini gördüm. Bunun üzerine, `Çılgın Palmiyeler’deki öykü yeniden canlanıncaya kadar ‘Irmak Baba’yı yazdım. Derken, ‘Irmak Baba’nın birinci bölümünün sonuna gelince, onu bırakıp ‘Çılgın Palmiyeler’e döndüm ve gene gücünü yitirmeye başlayıncaya kadar yazmaya devam ettim. Sonra, onun ‘antitez’i olan ‘Irmak Baba’nın bir bölümünü daha yazarak ‘Çılgın Palmiyeler’i yeniden canlandırıp güçlendirdim.”
Birbirini güçlendirecek iki ayrı hikâye, kuşkusuz okuyucu katılımına ihtiyaç duyar. Bölümler arasında karşılaştırma yapacak, bağlantıları, benzerlikleri kuracak olan okuyucudur. Ne var ki Faulkner’ın tasarladığı bu kurgu, romanın yayımlandığı yıllarda eleştirmenler tarafından benimsenmemiş, ‘yapay, anlamsız ve başarısız bulunmuş’. Sonraki baskılarda romanı oluşturan iki hikâye birbirinden ayrılmış. ‘Çılgın Palmiyeler’in yeniden orijinal hale gelmesi Faulkner’ın 1950 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmasından sonradır, ki bu durum bir edebi eserin ğretim tüketim süreçlerine otoritenin etkisini göstermesi açısından önemlidir. Faulkner’ın yazarlık dehası herkesçe kabül gördükten sonradır ki ‘Çılgın Palmiyeler’de denediği kurgu eleştirmenler tarafından yeniden ele alınmış ve “iki ayrı hikâyeyi ‘dönüşümlü’ bir süreç içinde okumanın, karşılıklı etkileşim olanakları yarattığı, onları birbiriyle dengelediği ve böylece anlamlarını aydınlatıp derinleştirdiği sonucuna varılmıştır”. 

Romanda modern arayışlar
Kuşkusuz aynı sonuca varmak zorunda değiliz. Hatta bir romanı fikir jimnastiğine çeviren böyle bir okuma çağrısına hiç de sıcak bakmayabiliriz. Ancak şurası muhakkak ki, ‘Çılgın Palmiyeler’in her iki hikâyesi de büyük bir incelikle yazılmış. Faulkner’ın hayata bakışını, üzerinde durduğu temaları ve anlatım tekniğini ortaya koymakla kalmıyor, birinde hüznüne diperinde mizahına eşlik ettirmeyi başarıyor. 20. yüzyılın ilk yarısında Amerikan edebiyatı ‘yitik kuşak’la büyük bir çıkış yakalamıştı. Faulkner, Avrupa’da ortaya çıkan modernist edebiyatın ABD’deki ilk izleyicisi olarak, bu kuşağın en özgün yazarıdır.
İlk okuduğum romanı ‘Döşeğimde Ölürken’ olmuştu; ardından ‘Ses ve Öfke’. Doğrusunu söylemek gerekirse Faulkner’ın anlatılarını, bilinç akışı tekniğini, çoğul anlatısını, belki de bilinçlerinde dolaştığı roman kişilerinin tuhaflıkları nedeniyle Virginia Woolf ve James Joyce’un romanlarından daha etkileyici bulmuştum. Yalnızca olayın merkezindekilerin değil, hikâyeye katılan bütün karakterin bakış açısını yansıtarak gerçekliğin farklı algı ve yorumlarına ulaşmaya çalışır Faulkner. Zaman kavramı da hakikat de belirsizleşir. Hikâyeyi anlatan kişilerin zihinlerindeki zaman algısı farklıdır. Kimisi bir olayı çocukluğundaki imgelerle birlikte canlandırır, kimisi geleceğe projeksiyon yapar. Yaşanan an kimisi için çok kısa, kimisi için çok uzundur. Gerçeğin bakan özneye göre farklılaştığı bir dünyada buluruz kendimizi. Çoğul anlatı tekniklerini kullandığı diğer romanlarıyla ‘Çılgın Palmiyeler’deki en önemli farklılık hikâyeleri ve şahısları birbirinden tamamıyla ayırmasıdır.
‘Çılgın Palmiyeler’de gemileri yakarak bir araya gelen, yaşamak ve aşklarını yaşatmak için umutsuzca çırpınan Harry ve Charlotte’un, ‘Irmak Baba’da rastlantıyla hapishaneye düşmüş, sel sayesinde kaçma fırsatı bulmuş isimsiz mahkûmun çevre koşullarıyla girdiği ölümcül mücadele insani sorunlar etrafında hikâyeleri ve kahramanlarını yaklaştırıyor. En büyük ortak paydaları hayat karşısında düştükleri yalnızlık ve çaresizlik. Harry’nin kentteki tecrit edilmişlik duygusu ve ümitsizliği selin içinde küçük bir kayıkla kendisini ve doğum yapmak üzere olan bir kadını kurtarmaya çalışan mahkûmdan çok daha ağır. Her zamanki gibi çok katmanlı bir metin yazmış, yazarlık anlayışını sergilemiş. Söz konu anlayışı 1950’de Nobel alırken yaptığı konuşmadan bir pasajla özetliyorum; “Bugünün genç yazarı en adi şeyin korku olduğunu öğrenmelidir ve bunu kendisine öğretirken, onu tamamıyla unutması ve çalışma odasına kalbin eski gerçek ve doğruluklarından –aşk ve şeref, şefkat ve gurur, merhamet ve fedakârlık gibi gerçek doğruluklardan– başka bir şeye yer bırakmaması gerekir, zira bu evrensel hakikatlerden mahrum bir hikâye de gelip geçici olmaya ve unutulmaya mahkumdur. Bunu yapmadıkça, sadece bir lanetin tesiri altında çalışır. O zaman aşktan değil şehvetten; hiç kimsenin değerli bir şeyini kaybetmediği mağlubiyetlerden, ümit yaratmayan zaferlerden bahseder ve en kötüsü şefkat ve merhamet nedir bilmeksizin yazar. Onun elem ve ıstırapları hiçbir kemikte ağrı yaratmaz, hiçbir iz bırakmaz. Kalbi değil, ifrazatı anlatır! Genç yazar bütün bunları öğrenene kadar, aralarında durduğu ve seyrettiği insanların yok olup kaybolmasından bahsediyormuşçasına yazacaktır.”
‘Çılgın Palmiyeler’de işte bu evrensel hakikatleri bulacaksınız…

Savaş sonrası şansı değişti
Amerikan edebiyatının en büyük yazarları arasında sayılan William Faulkner, 1897’de Mississippi Eyaleti’nin New Albany kasabasında doğmuştu. Büyük dedesi İç Savaş’ta Güney ordusunda görev almış bir albaydı ve Faulkner, Güneyli olmanın ‘gururu’yla büyütüldü. Dedesinin bir yazar olmasının da etkisiyle küçük yaşta edebiyata ilgi duyan Faulkner, iyi bir eğitim almadı belki, ama kendini yetiştirmeyi başardı. Liseyi bitirememiş, I. Dünya Savaşı’na katılıp döndükten sonra, kısa bir süre devam ettiği Mississippi Üniversitesi İngilizce kurslarını da yarım bırakmıştı. Çalışmak zorundaydı, ancak bir arkadaşının hazırladığı okuma programı sayesinde klasikleri ve çağdaş yazarlarla tanışacak, Melville, Cervantes, Dostoyevski ve Conrad’ın eserlerinden etkilenecek, kendisi de yazar olmaya karar verecekti.
Edebiyata 1924’te ‘Marble Faun’ adlı şiir kitabıyla başlayan Faulkner, o dönem Amerikan edebiyatının en önemli yazarları arasında sayılan Sherwood Anderson’la tanıştıktan sonra romana geçti ve 1926’da savaşın sillesini yiyen kendi kuşağını (yitik kuşak) anlattığı ‘Aşk ve Ölüm’ü yayımladı. Bu tarihten sonra kendini bütünüyle edebiyata veren Faulkner, 1929’da yazdığı ‘Sartoris’ ve ‘Ses ve Öfke’ romanlarıyla edebiyat çevrelerinin ilgisini çekti. Henüz best seller devrinin başlamadığı darlık zamanlarında sadece roman yazarak para kazanmak kolay değildi. 1942’ye kadar on iki roman tamamlayıp Holywood için senaryolar da ürettiyse de, Faulkner geçimini temin etmek için boyacılıktan tutun da marangozluğa, profesyonel golfçuluğa, itfaiyede gece nöbetçiliğine kadar çeşitli işlerde çalışmak zorunda kalmış, hatta bir ara içki kaçakçılığına bile karışmıştı. Holywood’da maaşlı senaristlik işine alınınca rahatlayacaktı.
Yazdığı on iki romanına rağmen, romanlarında dile getirdiği meseleler ve kullandığı teknikler nedeniyle okuyucusu zaten azdı Faulkner’ın… Hayat mücadelesiyle nedeniyle suskun kaldığı yıllarda romancılığı neredeyse unutulmuştu. Savaş sonrası şansı değişti. 1946’da ‘The Portable Faulkner’ adlı kitabının yayımlanması yeniden hatırlanmasına ve eki kitaplarının birbiri ardına yeniden ele alınmasına neden olacak, 1949’da Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülecek ve ünü dünya çapında yayılacaktı. 6 Temmuz 1962’de yine Mississippi’de -Oxford kasabasında- öldüğünde, 20. yüzyılın ilk yarısında büyük bir çıkş yaşayan Amerikan romanının altın çağı da sona eriyordu.

Güney’in özgün yazarı
Faulkner Güneyliydi ve Güney’in yazarıydı. Bugün zihinlerimizi kaplayan ABD imgesiyle onun romanlarında anlattığı hayatı anlamakta güçlük çekebiliriz. Çünkü Faulkner’ın anlattığı coğrafyada yaşayan insanların ruhsal durumları, yoksullukları ve ürkütücü cehaletleri vaaz edilen toplumsal ilerlemeden nasibini bir nebze olsun almamıştır. Bu cahil insanları çeşitli zihinsel saplantılar ve ruhsal bozuklukları ile tarif eder Faulkner. Toplum içerisinde, ama toplumdan soyutlanmış, ayakta kalmak için geleneklere sarılan ama bu geleneklerle boğulan, dayanışmadan yoksun, bencil ve çaresiz kişilerdir onun roman kahramanları. Erdem diye sarıldıkları değerleri süreç içerisinde bir saplantıya ve ardından koyu bir kötülüğe dönüşür. Modem insanın kaderini araştırırken ele aldığı soyut meselelerden bir çoğunu sembollerle somutlaştırır. Faulkner’ın Güney’e ve Güney’in insanlarına bakışındaki karamsarlık her romanında açık biçimde görülmektedir.
Mark Twain’in komik unsuru öne çıkarıp büyük bir sevgi ile yaklaştığı Mississippi’den Erksine Caldwell’in doğalcı bir tutumla yaklaştığı pamuk tarlalarına kadar pek çok romana konu edilen Güney bölgesinin Amerikan edebiyatında önemli bir yeri vardır. Ancak bu coğrafyanın en özgün anlatımı Faulkner’ın kaleminden çıkmış, yerellikte sınırlı kalmayan yazar insanın doğa ve toplumla kurduğu ilişkileri evrensel bir dille aktarmayı bilmiştir.

ÇILGIN PALMİYELER
William Faulkner
Çeviren: Necla Aytür, Ünal Aytür
Yapı Kredi Yayınları
2011
271 sayfa
19 TL.