Haşim hüneri

Haşim hüneri
Haşim hüneri
Haber: ÖMER ERDEM / Arşivi

Yahya Kemal duyguyla yazar nesirlerini Ahmet Haşim zekâyla. Bu o kadar belirgindir ki, duygu Yahya Kemal’i temkinli olmaya yöneltirken zekâ Ahmet Haşim’i alabildiğine coşturur. Nesirlerinde bir cemiyet adamı hüviyetine bürünen Haşim, şiirlerinde ne kadar da şahsi ve kendisine özgüdür. N. Hikmet Polat tarafından eleştirel basımı hazırlanan ‘Gurebahane-i Laklakan’ı yeniden okurken insan neler düşünmez? Haşim’in yer yer söğüt salkımları, yer yer deniz dalgaları gibi sallanıp köpüren cümlelerinin arasında her okuyuşta neler keşfedilmez ki? İşte, zekâ da tam burada devreye girer. Zekâ, sadece yazıyı yaratan enerji değil aynı zamanda yazarın hayatla kurduğu bağı da ele verir. Haşim’in yazıyla kurduğu temas ilkin tamamıyla maddidir. Materyalist değil. Bir tür fizik problemi çözer, matematik sorusu hazırlar gibi yazmaktadır. Hatta denilebilir ki, Haşim yazarken bulan bir mizaca sahip değildir. Bulup da emin olduğunu yazıya geçirendir. Eleştirilerinin keskinliği, buluşlarının parlaklığı tesadüflerin değil önceden akıl edişlerinin eseridir. En büyük akıl edişi de dili kullanabilecek bir tür ‘Ahmet Haşim hüneri’ sergileyebilmesidir.
Muziptir yazılarda. Uyumsuzdur. İnce ince hakaret ettiği gibi bal damlaları gibi övmeyi de bilir. Ne var ki her halde samimidir. Şehir âşığıdır. Şehre, ibadet eder gibi yaklaşır. Köyü ve kırı inadına kötüler, lanetler. Sayfiyelere gidenler, mutluluktan nasibini almayan zavallılardır onun gözünde. Onlar ne yaz ne kış bir dakika mesut olmayı beceremezler. Bu noktadan A. Hamit ve onun meftunu olduğu Batılı yazarlardan ayrılır. Hatta şu sosyal mesajı çarpıcı bir aforizma halinde yazmaktan geri durmaz; “Sırf memleketin saadeti için, şahsen mesut olmanın hünerini öğrenmeye muhtacız.” İşte bu cümle, edebiyat tarihlerinde hüzün, melankoli ve yalnızlık timsali olarak gösterilen Haşim’in arkasına bile dönmeden yazı zekâsıyla verdiği ölümsüz derslerden sadece birisidir. Sadece birisidir dedim, daha neleri neleri vardır onun. Biraz tuhaf, biraz inadına hatta biraz saçmalık derecesinde eskiye karşıdır. Medreseden, kubbeden hoşlanmaz. Harabe, mazi, Kitab-ı Dede Korkut, Kutadgu Bilig, Orhun Kitabeleri, onun nezdinde değersizdir. Yeni onun sönmeyen ufkudur. Fakat şu ilginç yorumu da yapan yine odur; “Müesses bir insan cemiyeti için lüzumu inkâr edilmez olan mazi muhabbeti, ‘hal’in hürmeti ve ‘hayat’ın aşkıyla tadil edilmediği zaman bir tehlike teşkil eder...” Yer yer mantıksızlığı yoklayan yorumları kendi kendisinin sigortası gibidir. Çünkü bir yerde, mantıksızlığı doğal bir durum olarak gördüğünü ; “Yalnız, bu kitaplardan şunu öğrendim ki fena eserin alamet-i farikası çok mantıki oluşudur” sözleriyle perçinleyiverir.
Haşim için hesaplaşmanın mutlaka bir yolu vardır. Bir kere P. Loti’yi beğenmemiş, onda umduğunu bulamamıştır ya, hiçbir zaman bu hayal kırıklığının yakasını bırakmayacaktır. Paris’te Loti; düzgünlü ve rastıklı, cüce denilecek kadar kısa, yaşlı ve mahzun bir bebek olarak gözükmüştür ya gözüne, bir iğne acısı gibi unutmaz onu. Döner, o eşsiz, Gurebahane-i Laklakan yazısında, hiç de yeri değilken, kendisine evini gezdiren Gregorie Bay’ın ipini çekmek için sandığınız fakat esasta Loti’ye çıkan şu cümleyi kuruverir; “Gregorie Bay’ın ‘deha’dan mahrum bir nevi Pierre Loti olduğunu iki üç söz teatisinden sonra anlamıştım.” Çünkü Haşim, Loti başta olmak üzere Garb’a hayranlık duyan kişilere karşı derin bir güvensizlik içindedir. Hatta aşırı yorumla gizli bir milliyetçi olduğu söylenilebilir. “Eserlerimize karşı hayretiniz –bize öyle geliyor ki– zekâlarımızı istihkar etmenizden ileri geliyor. Biz şayan-ı hayret değil, fakat şayan-ı hayret derecede güzel şeyler yaptık.”
Gözlem, tahlil, tenkit cesareti ve özgünlük Haşim’in tükenmeyen ve her devirde değer bulan madenleridir. Fikret ve Rubab-ı Şikeste’yi pek az şair onun cesareti ve keskin bakışıyla eleştirebilmiştir. Ona göre; “Rubab-ı Şikeste’nin buz gibi soğuk ve renksiz bir maddeden inşa edilmiş olan ekser şiirleri gibi, bunlar da Fikret’in bedii zühülünü tevsik etmekten başka bir şey ifade etmezler.” Fakat, asıl Haşim, asıl ölümsüz Haşim, o unutulmaz ‘Müslüman Saati’ yazısında saklıdır. Saf yünler, paha biçilmez ipekler içine sarılmış bir dil hüneriyle işlenmiş bu yazı, bizim hem felsefemizi, hem hüznümüzü, hem kaderimizi hem de trajedimizi ölümsüzleştirir. Her ne kadar tıp henüz bir nezleyi iyileştirecek yöntemi bulamamış, İttihat ve Terakki devrinde ‘softanın başından çıkardığı sarığı andıran taş kubbeler’ ortalığı sarmış olmakla iğnelenip durulsa da Haşim’in o laik dili birden, en halis haline bürünür, toprak gibi cevherleşir ve bizi ‘şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseler olmak’tan kurtarır. Haşim’in nesri, dil kadar insanla da dopdoludur. Haşim bitmez. Hüneri ona özgüdür.