'Hatırlamak için öldürmek'

'Hatırlamak için öldürmek'
'Hatırlamak için öldürmek'

İLÜSTRASYON: VASSILIS-PAPAGEORGIOU

'Müruruzaman Cinayetleri' polisiye bir hikâyeye davet ediyor okuyucuyu. Bütün vaatlerini yerine getiren kitap bizim coğrafyamıza, yakın tarihimize, adalet duygusundan yoksunluğun yarattığı acılara dokunuyor
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

Suat Duman’ın ilk romanı ‘Cinayet Mevsimi’ tam bir yıl önce, yayınevinin birinci kuruluş yaşına denk düşen günde yayımlanmıştı. O tarihte kitap üzerine yazdığım eleştiriyi “Suat Duman’ın ‘Cinayet Mevsimi’, hem yeni bir yazarı hem de özenli bir yayımcılık anlayışıyla yola çıktığı anlaşılan yeni bir yayınevini müjdeledi” cümlesiyle bitirmişim. Gerek Kavis Yayınları’nın son bir yıllık yayın çizgisi, gerek Suat Duman’ın yeni romanı ‘Müruruzaman Cinayetleri’ yanılmadığımı gösteriyor. Sevindim.
‘Müruruzaman Cinayetleri’, ilk paragrafıyla polisiye bir hikâyenin içine davet ediyor okuyucuyu. Vaatkâr bir giriş. İronik ve mesafeli üslubuyla daha fazlası olduğunu da sezdiriyor. İlerleyen sayfalarda bütün vaatlerini yerine getiren roman tam da bizim coğrafyamıza, yakın tarihimize, siyasallaşmış hukuk sisteminin bir türlü tesis edemediği adalete, adalet duygusundan yoksunluğun yarattığı acılara dokunan bir roman. Eksikliğinden şikâyet ettiğim siyasi polisiye tarzının iyi bir örneği.
Bir gece vakti işleniyor cinayet. Öldürülen Servet Sönmez tanınmış bir müteahhit. Cinayet haberi gazete manşetlerine taşınacak kadar önemli bir adam… Karısı, davaya müdahil olması için Avukat Zeki’nin kapısını çalacak, Zeki, yakın olduğu çevreler, kurduğu ilişkiler, adının etrafında dolaşan gizemli söylentiler nedeniyle öldürülen adama hiç yakınlık duymamakla birlikte, biraz da merak duygusuyla davayı üstlenecek ve işin takibine yardımcısı genç avukat Mehmet Cemil’i memur edecektir... Duman’ın ilk romanında hukuk öğrencisiydi Mehmet Cemil. Üniversitede bir cinayet işlenince biraz polisiyelere merakından biraz hukuk eğitimi görmenin heyecanından, durumdan vazife çıkarmış ve olayı çözümlemeye soyunmuştu. Duygusal, biraz da hayalci bir gençti. Hem soruşturma sırasında tanıştığı genç bir kıza, hem de ipuçlarının gizemine kapılınca art arda işlenen diğer cinayetlere engel olamamıştı. Sona geldiğinde, zaten hep ortada olan gerçek bütün çıplaklığıyla ortaya çıktığında, geriye kırık kalbiyle öğrenci yaşantısına dönen bir genç kalmıştı. 

80 öncesi... Çorum
‘Müruruzaman Cinayetleri’nde genç bir avukat olarak karşılaşıyoruz Mehmet Cemil’le. Okulu bitirmiş, İstanbul’a taşınmış, yeni arkadaşlar edinmiş, ama fazla değişmemiş, yine yine hayallerle gerçek dünyası iç içe geçmiş naif bir genç o. İstanbul’a alışmaya çalışıyor, alıştığını sanıyor, hatta sanki hep bu kette yaşamış gibi hissediyor kendisini; ve yine umutsuz bir aşkın pençesinde. Duyguları bedeniyle öylesine bütünleşmiş ki, hayatıyla birlikte derisi de değişiyor Mehmet Cemil’in. Zeki’nin görevlendirmesiyle işe koyulan Mehmet Cemil, beş hafta sonra gözlerini bir hastane odasında açacak ve olup bitenleri hatırlamaya çalışacaktır. Elbette kendi hayatındaki gelişmeleri de…
Cinayet, Servet Sönmez’le sınırlı kallmamış, 24 saat içinde üç farklı şehirde işlenen üç cinayetin tek sebebi, tek silahı ve tek faili olduğu, öldürülenlerinse isimlerini yıllar önce değiştirdiği anlaşılmıştır. Karışık bir muamma gibi görünüyor değil mi? Oysa gerçek cinayetler romanlara benzemez. Sarihtir. İğne deliğinden Hindistan’ı görecek detektiflere ihtiyaç duyurmaz. Asıl karmaşık ve anlaşılmaz olan bu ülkede en kirli cinayetleri tezgahlayanların korunup kollanmasıdır. İlk hayat dersini Deniz Gezmiş’lerin idam edildiği gün avukat babasından yediği tokatla alan Zeki’nin ölenlerin gizli kimliğini ve cinayetlerin nedenini öğrenmek için derin araştırmalara ihtiyacı yok. Servet Sönmez’in ajandasından çıkan gazete küpürlerini inceleyen deneyimli avukata gerçeği keşfetmek için bir saat yetecek ve üç kişinin 80 öncesinde Çorum’da solcuların düzenlediği bir gösteriye düzenlenen bombalı saldırının sanıkları oldukları ortaya çıkacaktır. Öldürülen kişiler isimlerini değiştirmişler, dava düşmüş ve olayın izleri silinip gitmiştir. Ne var ki, saldırıya maruz kalanlar içinde işin peşini sabırla takip edenler vardır. Çözülmesi gereken onların kimliğidir.
Diliyle, kurgusuyla, tekniğiyle güzel bir roman ama en çok 80 öncesindeki bir suçu 2000’li yıllarda sorgulayan konusuna yakınlık duydum. Kendi kendime “bir polisiye yazsam nasıl bir konu seçerdim” diye sorduğum olmuştur. Kuşkusuz ‘Müruruzaman Cinayetleri’ne benzerdi. Bunu Yıllar sonra ODTÜ’yü yeniden ziyaret ettiğimde daha iyi anladım. Çünkü geçmişle yüzleştiğim o anda ilk anımsadığım 2 Aralık 1976 günü olmuştu; iki arkadaşmızın hayatına mal olan failleri hala meçhul o bombalı saldırı…
Aradan geçen 30 yılda tekrarlana tekrarlana ezberlediğimiz, belki de o nedenle kanıksadığımız bombalamalar, yangınlar, faili meçhuller, toplu mezarlar, uzayıp giden davalar, zaman aşımları, tahliyeler bu coğrafyada bu iktidar sahipleriyle adaletin tesisinin imkansızlığı kanıtlıyor. Suat Duman’ın hukukçu ve yazar gözüyle sorguladığı tam da budur. Adaletsizlik Hrant Dink’in ölüm yıl dönümünde kaleme alınan yazının ana ekseni oldu. ‘Müruruzaman Cinayetleri’nden şimdi yapacağım bu uzun alıntıyı da hala sürüp giden, sürüncemede bırakılması, katillerin serbest kalması muhtemel dava sürecini çaresizce izleyen yakınlarına armağan ediyorum;
“Çocuğu öldürülen kadın, katillerin cezalandırılması için sabırla beklemişti. Geçen seneler boyunca tek bir şey için hayatta kalmıştı: çocuğunu öldürenlerin mahkûm olduklarını, cezaevine koyulduklarını, suçlarının yanlarına kar kalmadığını görmek için. Olmamıştı. Avukatlar, hukukun verdiği tüm olanakları kullanmalarına rağmen, dava zamanaşımına uğramıştı. Bu demek oluyordu ki, devlet –organize olmuş kamu gücü, bireyin intikamını alamayacak, şahsi adalet gereksinimini yasalar vasıtasıyla tatmin edemeyecekti! Değil mi ki devlet, adalet duygusunun yerine gelmesi için, bireyin yerine geçiyordu. Ne olacaktı şimdi? Bu kadının haklı adalet talebi karşılıksız mı kalacaktı? Elbette hayır. Kadın devletine güvenmiş, onun bütün olanaklarını kullanıp suçluları bulacağına, onlara hak ettikleri cezayı vereceğine inanmış, dava zamanaşımına uğrayıp, dosya arşivdeki daimi ikametgâhına gönderilinceye kadar da metanetle beklemişti. Gel gelelim, zamanaşımı dediğimiz şey, en nihayetinde bir varsayımdan ibarettir. Çocuk ölmüştü. Geçen zaman bu gerçeği değiştirmemişti. Kadın, cinayeti izleyen yıllarda kendine gelememiş, olayı unutamamıştı. Demek zaman, kadın açısından da aşılmış değildi. Peki, adalet duygusu –devlet mağdur durumdaki yurttaşının intikamını alabilmiş miydi? Hayır, zaman adalete hiçbir şekilde yardımcı olmamış, ölen çocuğun, onun kanayaklı annesinin, hayat aşkı zedelenmiş hiçbir iyi insanın intikamı alınamamış, zaman o şiddetli intikam ihtiyacını bir an için unuttursa bile, solunan havaya karışan zehri arındıramamıştı.”

Kahramanı gibi avukat
Suat Duman 1977 yılında Ardahan’da doğdu. Çocukluğu ve ilkgençliği Ankara ’da geçti. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Yalova’da avukatlık yapıyor. Film senaryoları ve kısa film çalışmaları da var. Duman’ın ‘Cinayet Mevsimi’ için de şu satırları yazmıştım: “Suçla bulmaca oyununu birbirine karıştıran çömez bir dedektif tiplemesi sayesinde, Suat Bulut hedefi tutturuyor ve suçun bir oyun olmadığını, insanları öldürmeye sevk eden itkinin ardındaki toplumsal gerçekleri, suça bulaşmış sermayeyi sergiliyor. Muammayı günümüz Türkiye Cumhuriyeti’nin kriminal sorunlarıyla ilişkilendiren ‘Cinayet Mevsimi’ siyasi polisiyelerin içinde mütalaa edilebilir.”

MÜRURUZAMAN CİNAYETLERİ
Âşık, Asi, Üzgün
Suat Duman
Kavis Yayınları
2011
160 sayfa
12 TL.