Hatırlamak ve unutmak

Hatırlamak ve unutmak
Hatırlamak ve unutmak

İlüstrasyon: ELA AYDEMİR

'Hay Hikâyeler', azınlıkların kendilerinden başka kimsenin selama durmadığı öykülerinin bir geçit töreni gibi... Kahramanlar, adlarından dahi ürküyorlar
Haber: JAKLİN ÇELİK / Arşivi

Pakrat Estukyan’ın ‘Hay Hikâyeler’indeki on beş öykü, Osmanlı’dan başlayıp bugüne uzanan, ama daha çok Cumhuriyet dönemiyle dertlenen kronolojik bir göç, sürgün ve etnik politika belgeseli niteliği taşıyor. Bugüne kadar uygulanan etnik politikaların çarkları arasında azınlıkların gündelik yaşam içerisindeki savruluşunu çarpıcı bir dille aktarıyor. Hikâyelerde kullanılan dil, bireylerin tecrübelerinde biriken tortuların, toplumların gelecekleri üzerinde bıraktığı vahim etkiye bir kez daha dikkat çekiyor.
1915 ve sonrası... 6-7 Eylül Olayları ve Varlık Vergisi… Bütün bu tarih ve uygulamalar Türkiye ’de hayata geçirilen azınlık politikalarının belirgin mihenk taşları olarak duruyor kitapta. Bu politikalardan arta kalan ise dağılmış, parçalanmış bireyler. Ortaya çıkan sonuca azınlıklar açısından bakmak cesaret ister. Çünkü görülecek olan, baskı ve korku ile gelecekleri ipotek altına alınan insanların yüz ifadesidir… O yüz ifadelerinde ölümler, kayıplar, zorunlu göçler, parçalanmış aileler, insanların kendi benzerleriyle birlikte çıktıkları dönüşsüz yolculuklar okunur. İskelete dönmüş tarihin kaburgasında gizlenmesi de mümkün olmayan izler bırakmıştır politikalar… “Özür, Alay Eder gibi...” adlı öyküde aslen Aborjin olan Catherine, ailesini bulmak için İngiltere’den Avustralya’ya bir seyahate çıkar. “Yeni doğan Aborjin bebeklerini çalıp onları kentsoylu müreffeh Avrupalı ailelere evlatlık verip bu vahşilerin ‘Batı Medeniyetiyle’ eğitim almalarını sağladılar.” Catherine ailesini bulur ama artık oraya ait değildir. Dönüş yolunda arabada çalan radyoda Avustralya başbakanı konuşmaktadır. “...uygarlık adına, Hıristiyanlık adına, Batı değerleri adına, hükümetlerinin Catherine ve annesine yaşattıklarından ötürü resmen özür dilemekte”dir.”
‘Hay Hikâyeler’, azınlıkların kendilerinden başka kimsenin selama durmadığı öykülerinin bir geçit töreni gibi. Bu geçidin kırık dökük kahramanları, bırakın şimdiki ve gelecek zamanlara korku salmayı, kendi gölgelerinden, seslerinden ve adlarından dahi ürküyorlar. Kahramanlar değil, hissettikleri ürküntünün imgesi korku salıyor yüreğe… “Kemanla Protest Solo” adlı öyküde, bombalar Sovyetler Birliği Parlamentosu Duma’yı yerle bir ederken bahsettiğim siyasetin, patlama seslerini -aslında ölümü- perdelemek, kamufle etmek- için bandoyu kullanışı anlatılır. Ama bomba seslerinden kurtuluş yoktur. Taş bina yıkılırken, insanlar ölür. Dağılan, bina ya da oracıkta ölen insanların bedenleri değil, geride kalanların gelecekleridir. Böyle bir sahnenin ardından toparlanmak mümkün olmayacaktır.
Pakrat Estukyan, tanık olma eylemini bireylerle sınırlamayıp mekânların tanıklıklarına da başvuruyor. Yalnızca terk edilen yer değil, gidilen yerin de bir veda potansiyeli taşıdığını hatırlatıyor böylece. Bu denli güçlü bir deneyimin, ardından gelen her türlü duyguyu kendisiyle süreklilik arz etmeye zorlayacağını, mekanların aynasında okumak “şehir” denilen yaşam alanına da farklı bir biçimde bakmayı gerektiriyor. “Aslında vedalaştıkları, o insanlar değil, Moskova’ydı” derken, her gidişte bireyden topluma dalga dalga yayılan vedalaşma hâlini imliyor. Belli ki Estukyan, insanın hiçbir yere konumlan(a)mama hâline dikkat çekmek istiyor… Bu hâliyle veda, anlatılan, karşı karşıya kalınan acı olaylar karşısında nesilden nesile devreden bitmeyen bir yası andırıyor. Haliyle ecel bireyi önceki nesillerin ölümlerine ağlarken yakalıyor sürekli. Ve yas hiç bitmiyor: “En gürültülüsü zangoçun ölümüydü. Onu çan kulesinde, çanın halatıyla astılar. O direndikçe çan susmadı, çan susmadıkça canı tenden ayrılmadı. Saatlerce çan sesiyle inledi manastır. Tartımsız, anlamsız, edepsiz bir çan sesiyle üfledi son nefesini.”
1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Ermenistan da bağımsızlığını ilan etti. Ülke bir yandan yirmi bin kişinin öldüğü 1988 depreminin yaralarını sarmaya çalışırken diğer yandan ambargolarla kuşatılmış olmanın sıkıntısını yaşıyordu. İnsanlar elektriğin ve doğalgazın olmadığı bir ülkede yaşama tutunmaya çalışıyorlardı. Aman Balam Üşümesin adlı öyküde, yeni doğan bebeğini bir hastane odasında soğuğa kurban veren Hamlet Mıgırdiçyan’ın bütün bu olanlara verdiği cevap hikâye ediliyor: “...ülkesinin bölünmüşlüğünü, bölünmüşken bütünlüğünü simgeleyen, iç içe geçmiş göğe uzanan iki zirvenin tam dibinde durdu. Durduğu yer bir tepeydi ve 1915 anıtı göğe uzuyordu.” 

Kubbesi çökmüş kilise
Hamlet bebeğini, 1915 anıtının bulunduğu tepeye defneder. Tüm bir toplumun peşini bırakmayan küçüklü büyüklü kıyametlerin seslerini gömme telaşı içindedir aslında. Pakrat Estukyan kendinden bir parça olan karakterin kapalı kalan duygularına tercüman olur. Bazen de kapanmaya yüz tutmuş kapıları aralar. Öldü sanılıp bir konteynıra atılan Mesut’un Batman’daki kütüğünden soyağacına ulaşılır ve Ermeni Patrikhanesi’ne teslim edilir. “Yıllar önce Diyarbakır’da vaftiz ettiği Mesut’u ya da vaftiz adıyla Mesrop’u anımsamıştı başrahip. ...kubbesi çökmüş yedi mihraplı kiliseyi anımsadı, gözleri buğulandı.” Kitabın tüm öykülerinde anlatılan tek şey, bir kez vuku bulan soykırımın kesintiye uğramaksızın kendini dayatan sürekliliğidir.
Belleğin “geçmişten çökertilmiş bir tortu olduğunu” akılda tutarsak, “hatırlama”nın şimdiki zaman açısından nasıl bir tuzak teşkil ettiğini de açıkça görürüz. Pakrat Estukyan bu tortuyu karıştırıyor ve tarihin kaydettiği olaylar ekseninde yarattığı hasarlı karakterleri sakatlanmış mekânlarından söküp alıyor. Üstelik bunu bellek tortusunun o tehlikeli sınırında, hatırlama hâlinin teslimiyet haliyle arasındaki sıkı ilişkiye dikkat çekerek yapıyor. ‘Hay Hikâyeler’ bu açıdan belleğin mayınlı tarlasında şok edici bir gezintiye benziyor...

HAY HİKÂYELER
Pakrat Estukyan
Everest Yayınları
2011, 128 sayfa, 10 TL.