Havada asılı kalma hali

Havada asılı kalma hali
Havada asılı kalma hali

Sibel K. Türker Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Günümüzde, okurun merak duygusunu gıdıklayan olay örgüsüne odaklanan eserlerle işi götürenler çoğunlukta. Dile önem verenlerin bir kısmı da fazla 'şiirsel'. Sibel K. Türker iki hataya da düşmüyor ama...
Haber: IRMAK ZİLELİ / Arşivi

Ülkemizde ironi ile mizah birbirine karıştırılıyor sanıyorum. O kadar ki, Türk Dil Kurumu’nun internet sitesinde “ironi”nin birinci açıklaması, “gülmece”, ikinci açıklaması: “Söylenen sözün tersini kastederek kişiyle veya olayla alay etme.” İkinciye itirazım yok, evet ironi böyle de tanımlanabilir. Ama ya ilk seçenek? İroniye gülmece dersek vay halimize, o zaman Oğuz Atay’a bir gülmece yazarıydı diyeceğiz demektir! Tüm bu söylediklerim ne “gülmece”yi küçümsememden, ne de gülmecenin içindeki eleştiri öğesini dışlamamdan. Ama dilin nüanslara çok şey borçlu olduğunu, kavramların o nüanslar sayesinde birbirinden bağımsızlaşarak kendilerine ait bir hayat sürdüklerini düşünüyorum. Hatta bu sayede ironinin de, gülmecenin de, eleştirinin de, hakkını verebileceğimize inanıyorum. Bütün mizahi metinleri “çok ironik bir anlatımı var” diye tarif etmeye kalkarsak, ortada ne ironi, ne de mizah kalır. İşte o yüzden, yeni romanı ‘Hayatı Sevme Hastalığı’nı yayımlayan Sibel K. Türker’in dili için “ironik” tanımlaması yapanlara katılmıyorum. Türker’in kesinlikle çok keskin bir mizah anlayışı var. Yer yer ironiye el salladığını kabul ederim. Ama zekice yapılan her mizahı “ironi” sanmaya da itiraz ederim. 

Yazarın kendini ifade etme biçimi
Sibel K. Türker, yalnızca yeni romanında değil, önceki romanı ‘Benim Bütün Günahlarım’da da benzer bir dil kullanmıştı. Öteki kitaplarını henüz okumadım ama mutlaka okuyacağım. Fakat bu iki romanında da görülen şu ki, bu mizahi anlatım, anlatıcı-karakterinin üslubundan çok, yazarın üslubu. Bir yazarın üslubu elbette olur, onu biz, yine aynı kavramı kullanacağım, nüanslarda yakalarız, hatta yalnızca sezeriz, açıklamamız zordur, imzasını kapatıp okuduğumuzda, metnin bilmem kime ait olduğunu bize sezdiren o üsluptur. Ama... Her romanda benzer bir mizahi dil, neredeyse aynı türde espirilerle karşılaşınca, şu soru takılıyor aklıma: Roman karakterinin dili ile yazarın dilini ayıran nedir? Şöyle açıklayayım, Sibel K. Türker’in yeni romanının başkarakteri Ayda isminde 34 yaşında bir kadınken, önceki romanının baş karakteri 32 yaşında Toros isminde bir adam. Hikâyeleri, kişilikleri, duygu dünyaları, onları belirleyen tüm unsurlar ve cinsiyetleri farklı. Yaşananlar ne kadar farklı olsa da iki karakterin cümle kuruluşları bile neredeyse aynı. Hangi romanı önce okursanız, o karakterin kişiliğiyle ilgili ipucu edindiğinizi düşünebilirsiniz. Ama ardından okuduğunuz öteki roman sizde “kandırılmışlık” duygusu uyandırıyor. Çünkü hayır, bu karakter de kendini öncekiyle neredeyse aynı şekilde ifade ediyor. Öyleyse bu dil, karakterlerin ruhunu ve duygu dünyasını yansıtan bir dil değil, yazarın kendini ifade etme biçimi. Bu bir üslup mudur, yoksa her romanda aynılaşan dil midir tartışılır. Karakterler arasındaki ayrımları ortadan kaldıran, dolayısıyla karakterin inşasını tahribata uğratan bir zaaf olduğunu düşünüyorum bu aynılığın. Romanlarını okuduğumda anlattığı karakterleri tanımaktan çok, yazarı çok iyi tanıyormuşum duygusu uyanması ondan.
Öte yandan, diliyle, zekâ yüklü mizah anlayışıyla keyif veren romanlar ikisi de. Hatta şu kadarını söyleyebilirim ki Türker, içinde merakı kamçılayan tek bir olay olmayan bir hikâye anlatsa da oturur dinlersiniz/okursunuz. Bu yönüyle Türker’in edebiyatı, bir ayağını sağlam yere basmış görünüyor. Ama karakterlerinin üslubu ile kendi üslubunu ayırmayı başaramazsa yaşanacak tekrarlar nedeniyle bu bastığı sağlam görünen yer çökebilir de.
Günümüzde dile emek vermeyip, okurun merak duygusunu gıdıklayan olay örgüsüne odaklanan eserlerle işi götürenler çoğunlukta. Dile önem vereceğim diyenlerin bir kısmı da “edebiyat yaparak” ağdalı ve fazla “şiirsel”, duygusal bir anlatıma kayıyorlar. Sibel K. Türker iki hataya da düşmüyor. Edebiyatın olmazsa olmazının “iyi bir dil” olduğunu bildiğini her satırı belli ediyor. 

‘Bir şey söylemek’
Peki edebiyatın öteki olmazsa olmazları? Kuşkusuz bir romanda tek bir olay örgüsü olmayabilir. Olaysız, sadece kahramanının duygu dünyasına odaklanan çok başarılı romanlar var. Ya da bir karakterin tek bir gününü anlatan, bir saatini anlatan romanlar... Bir olay üzerinden olsun, kahramanın iç dünyası üzerinden olsun, edebiyatın öteki olmazsa olmazı “derdidir” bana göre. Meselesi. Toplumsal ya da bireysel olması fark etmez. Ama bir romanı bitirdiğinizde size bir “dertten” söz etmiş olması gerekir. Edebiyatın “bir şey söylemek” için yapıldığını kim reddedebilir? Sibel K. Türker’in de “derdi” ve meselesi olan yazarlardan olduğu belli oluyor. Bu konuda bir sıkıntı yok. Yeni romanının adı zaten bunu gösteriyor: ‘Hayatı Sevme Hastalığı’. Hatta bu isim bir beklenti de doğuruyor. Bu beklentiyi besleyen başka şeyler de var. Hepsi bir yana, romanın ilk cümlesi yeter: “İnsan annesini kaybedince ölümlü olduğunu anlıyor.” İsim ve bu ilk cümleden sonra artık neredeyse eminsiniz; bu roman, hayata tutunma derdi ya da ölümle, kaybetme duygusuyla yüzleşme romanı olacak. Ama ne yazık ki, romanı bitirdiğimde, bu öngörümde haklı olduğumdan emin olamayışım, oldurmak istenenin oldurulamadığını düşündürüyor.
Yazar, kitabın arka kapak yazısının da söylediği üzere, romanı “pek çok sorunu” anlatan bir roman olarak kurgulamış: “...yalnızlıktan erkeklerle hesaplaşmaya, alkolden müziğe, ahlaktan aşka pek çok sorunu son derece kıvrak, esprili ve ritmik bir dille anlatan bir roman. Bir çağ manzarası.”
Bana kalırsa Türker, bunu yapmaya çalışırken roman odağını yitirmiş. Öte yandan bunu bilmeyecek bir yazar olduğunu elbette düşünmüyorum. Bizzat kendi romanında yer alan şu satırlar tam da kendi yaptığının farkında bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu düşündürüyor bana: “Böylesine odak noktasının bozulup çarpıtıldığı ve haince yok edildiği anlatılara postmodern anlatılar, diyoruz ve başımıza vura vura belletilen çekiç misali eski odak noktalarını özlüyoruz.”
Sibel K. Türker, odağı kaydırmayı, “bozup çarpıtmayı” seçmiş olabilir. Ancak bu bozma ve çarpıtmanın; içerikle, dille, romanın ismiyle, arka kapak yazısıyla, karakterlerin konumuyla, söylemdeki netlik ya da belirsizliklerle uyum göstermesi gerekmez mi? Keza, odağı kaydırılmış bir metnin dilinin de buna uygun inşa edilmesini beklemek hakkımız. Romanı okuyup bitirdiğinizde belki bu bozulmanın ve çarpıtılmanın etkisiyle havada asılı kaldığınızı hissediyorsunuz. Bir romanın bunu yapma özgürlüğü kuşkusuz var. Ama eğer bu havada asılı kalma hali ya da boşluğa düştüğünüz duygusu, romanın “derdiyle” örtüşüyorsa anlamlı. Bu durumda şunu sormak hakkımız: Odağı kaydırdın, bozdun, çarpıttın ama ne adına yaptın bunu? Okur olarak o poetikayı sorgulamamıza bile gerek kalmayacak şekilde zaten bunu alır ve hissedersek, boşlukta sallandığımız o son anda metnin poetikası üzerine düşünmeye de başlamışızdır zaten. Ne düşüneceğimizi bilmez halde sallanıyorsak orada bir sorun var demektir.

HAYATI SEVME HASTALIĞI
Sibel K. Türker
Can Yayınları
2012, 240 sayfa, 18 TL.