'Hayat yeterince dikkat dağıtıcı zaten'

'Hayat yeterince dikkat dağıtıcı zaten'
'Hayat yeterince dikkat dağıtıcı zaten'

1959 doğumlu Jonathan Franzen ın Özgürlük dışında üç romanı daha var. İlk romanı The Twenty-Seventh City i 1988 de yayımlayan Franzen daha sonra 1992 de Strong Motion ı, 2001 de kendisine ün kazandıran, Türkçeye Aile Sırları olarak çevrilen The Corrections ı yayımladı. (Kitap Sel Yayıncılıktan Düzeltmeler adıyla Haziran da yeniden yayımlanacak. Franzen, Amerika nın Granta, Ulusal Kitap Ödülü gibi önemli ödüllerini aldı.

Jonathan Franzen'ın merakla beklenen kitabı 'Özgürlük' Türkçede. Yazarın otobiyografik olarak nitelediği 'Özgürlük', zamanın ötesine geçecek bir roman. Franzen'a göre her yerden dikkatimizi dağıtacak şeyler yağıyor üzerimize, özellikle internetten
Haber: MELİSA KESMEZ - kesmezmelisa@yahoo.co.uk / Arşivi

Sosyal medyanın gürültüsünden yorgun, bilgisayarının internet girişine fiziksel olarak hasar verecek kadar izole olmaya düşkün bir yazar. Twitter ve emsallerini can sıkıcı buluyor. Gözlerini bağlayıp sadece klavyenin tuşlarına dokunarak yazacak kadar kendi sesinin peşinde. Hakkında yazılan kritikleri -artık- okumuyor. Dickens ve Tolstoy ile karşılaştırılıyor. “Amerika’nın harika romancısı” sıfatıyla Time’ın kapağında boy gösterdiğinden beri gözler özellikle üzerinde… Bu hafta ise Türkçede yeni romanı ‘Özgürlük’ yayımlandı. Böylesi kocaman bir kavramı merkeze aileyi koyarak, ikili ilişkiler üzerinden anlatıyor Jonathan Franzen. Bunu yaparken bireyin modern devlet içindeki hallerini de yokluyor. Rekabet, vicdan gibi mühim yerlere dokunuyor. Bir Amerika hikâyesi olsa da modern topluma ve bireylerine bakışı açısından Amerika’nın sınırlarını aşıyor. Dahası Franzen, ‘Özgürlük’ün otobiyografik bir roman olduğunu söylüyor. 

“Amerika’nın harika romancısı” başlığıyla Time’ın kapağında boy göstermiştiniz 2010 yılında. Konu edebiyat olunca, bu azımsanacak bir hadise değil. Ne hissetmiştiniz ilk? Böylesi ‘ağır’ bir sıfatı sırtlanmak bugün nasıl hissettiriyor?
Dürüst olmak gerekirse, kapaktaki kişinin başkası değil de benim olmamdan memnun olmuştum, çünkü böylece birilerini kıskanmak zorunda kalmamıştım. O vakit bir başka güçlü duygum da, babam hayatta olmadığı için hissettiğim kederdi. Babam hayatı boyunca Time okudu ve derginin o sayısını görseydi, herhalde bir hafta gülümseyerek dolaşırdı ki kendisi dünyanın en güleryüzlü insanı değildi. Onu keyiflendirmek hoşuma giderdi. 

Başarı sizin için ne anlama geliyor? ‘Özgürlük’le alakalı olarak sizce başarı insanın yazma ya da başka bir şey yapma özgürlüğünü çalan bir şey mi?
Başarı sayesinde finansal endişelerimin olmamasının hoşuma gittiğini inkâr etmeyeceğim. Çağdaşlarımın hürmet ettiği biri olmak, benim yazdıklarım gibi kitaplara ihtiyaç duyan okur için kitap yazabilmenin tatminini yaşamak bir o kadar güzel. Lakin ben ortaya çıkan üründen çok, yazma sürecinin kendisine değer verecek kadar 60’ların ve 70’lerin çocuğuyum. Bir romanı yazmam bir yıl kadar sürüyor ve o bir yıl boyunca kendimi, sadece yapmam gereken şeyi yaptığım için mutlu hissediyorum. Bir romanı bir türlü oturup yazamadığım zamanlarda ise, daha küçük yazı projeleriyle tatmin oluyorum. Yazı yazmakla ilgili en harika şey, yazmanın hiçbir zaman gerçekten kolaylaşmaması. Her yeni proje yeni problemlerle geliyor. Zaten bu problemler yoksa bence yazmaya değmiyor. Başarı bana yazma problemlerimi çözebildiğimi, bunun sadece kafamın içinde olan bir şey olmadığını gösterdiği için değerli benim için. 

Yazı yazmanın çok hassas ve içine kapanık bir süreç olduğuna inanıyorum. Siz “Amerika’nın harika romancısı” olarak çok fazla kritikle muhatap oluyor olmasınız. Hakkınızda yazılıp çizilenlerin size temas etmesine izin veriyor musunuz?
Hakkımda yazılan yazıları artık okumuyorum ancak herkesin iyi eleştiriye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Keşke daha fazla iyi eleştiri duyabilsek... Öte yandan yazı yazmanın o kadar da hassas bir süreç olduğu fikrine katılmıyorum sanırım. Sayfalar size içsel hallerinizi anlatmak için her zaman oradalar. Kötü bir ruh hali kötü bir yazma sürecine götürür. Haddinden fazla övülmek ya da haddinden fazla yerilmek beni ruhsal olarak rahatsız etse de, yazı, rahatsızlık duygumun ne olduğunu bulmam ve onunla ilgili bir şeyler yapabilmem için her zaman orada oldu. 

Yazmak sizin için nasıl bir süreç? Can yakan, zahmetli bir uğraş mı?
Yazı yazmak zihnimin ve ruhumun tam bir mücadele içinde olması demek benim için. Tıkanıp kalmaktan ve neden tıkandığımı bulamamaktan daha korkunç çok az şey var. Ama yazı yazmak aynı zamanda bir oyun, dahil olmama izin verilecek kadar şanslı olduğum bir oyun. Bu tarafını da aklımdan çıkarmamaya çalışıyorum. Hissettiğim acı, bir tenisçinin final maçının son setinde yaşadığı acıdan farklı değil. Canımın bu derece yanması, böyle bir fırsata sahip olmak bence harika. 

‘Özgürlük’, bir önceki romanınızdan dokuz yıl sonra çıktı. Zaman oldukça kişisel ve göreceli bir şey lakin neden bu kadar uzun bir ara verdiniz? Bu süreçte ‘Özgürlük’ü yazamayacağınızı düşündünüz mü?
Aslında kitabı yazmak sadece bir yılımı aldı. ‘Özgürlük’ü yazmak için kendimi hazır hissetmeden önce roman olmayan iki kitap yayımladım. Yani hâlâ yazabildiğimi bir şekilde biliyordum. Romanın ortaya çıkmasını beklerken yaşadığım sıkıntının büyük bir bölümü, benim onu yazmak için kendimi zorlamam ancak yazmak için henüz erken olmasından kaynaklandı. Hayat bana söyleyecek yeni bir şeyler sunmadan önce bir roman yayımlayarak okuma zamanı zaten sınırlı olan okurun canını sıkmak istemiyorum. 

İnternet girişi fiziksel olarak mühürlenmiş, dolayısıyla internet bağlantısı olmayan bir bilgisayarda çalıştığınızı, hatta ‘Düzeltmeler’i yazarken gözlerinizi bağlayıp klavyeyi sadece parmaklarınızla hissederek yazdığınızı duydum. Kendinizi izole etmek neden bu kadar önemli?
Yazarken kendimi izole etmek zorundayım çünkü dikkati çok kolay dağılan biriyim ve hayat aşırı derecede dikkat dağıtıcı artık. Her yerden dikkatimizi dağıtacak şeyler yağıyor üzerimize, özellikle internetten. Ve maruz kaldığımız bu yoğunluğun çoğunluğu anlamsız gürültü. Dünyada gerçekten ne olduğunu duyabilmek için gürültünün yüzde 99’unu kesmek zorundasınız. Geriye kalan yüzde 1’lik kısım hâlâ pek çok bilgi barındırıyor ancak ondan anlamlı bir öykü çıkarma umudumu yitirtecek kadar çok değil. 

‘Özgürlük’te merkezde aile var. Hem gerçek bir aile hem de aile kavramının kendisi. Bir anne, bir oğul ya da bir koca olmanın bireyin üzerindeki etkisini klostrofobik bir şekilde anlatıyorsunuz. Aile ve diğer sevgi temelli ilişkiler özgürlüğü hapseden bir kafes mi sizce?
Evet, ama aile kafesinden çıkmak başka türlü, daha kötü bir şekilde hapis olmak demek… Anlatılan şey içine bir çeşit sevgi dahil olduğunda anlamlı hale geliyor. Aile sevgisi tek sevgi türü değil ama bana en doğal geleni. Özgürlüğü tüm kısıtlamaların ortadan kalkması olarak algılayan –ki sevginin neden olduğu kısıtlamalar da dahil buna- kişi nasıl biridir? Bir ergenden başkası değildir bence. Bu günlerde, en azından Amerikan tüketim kültürü içerisinde, ergenlik fazlasıyla yüceltiliyor ve özendiriliyor. Önceki kültürlerin hepsinden ergenlerin neredeyse her konuda hatalı ve yanlış olarak görüldüğünü düşündüğümüzde, ben şahsen bugünkü hali çok tuhaf buluyorum. 

‘Özgürlük’te pek çok konu var hakkında konuşacak ama en belirginlerden bir tanesi de, rekabet. Anne ve kızı arasındaki, kardeşler arasındaki, en yakın dostlar arasındaki… Sizce ilişkiler, karşımızdaki kişiyi ne kadar sevsek de ondan üstün gelmekten mi ibaret?
Hayır, elbette değil. Ama ben bir romancı olarak ana akım kültürü rahatsız edecek konularla ilgileniyorum ve Amerika’da bu konulardan biri de rekabet. Amerika’daki serbest pazar ideolojisi rekabeti yüceltiyor ancak kimse bu konuyu kişisel bir düzeyde konuşmaktan hoşlanmıyor. Beri yandan ben kimsenin kimseyle yarışmadığı bir aileyle henüz tanışmadım. Dolayısıyla düşündüm ki, bu konu hakkında bir şeyler yazarsam bunu tecrübe eden okur kendini daha az yalnız hissedecek. 

‘Özgürlük’teki karakterlerin ilişkileri öyle titizlikle ve dikkatlice kurgulanmış ki onların gerçek insanlar olduğunu düşünmekten kendimi alıkoyamadım. Roman sizin hayatınıza dair gerçeklikler barındırıyor mu? Richard’ın popülerlik konusundaki düşünceleri ya da Joey’nin annesiyle alakalı duyguları ya da Walter’ın karısına dair ikilemlerini düşündüğümüzde, en azından duygular açısından… Evet, ‘Özgürlük’ otobiyografik bir roman… İçindeki karakterlerin, olayların ve durumların hepsi –buna rağmen değil bilakis bu yüzden- yoktan var edildiler. 

Romandaki karakterler oldukça mutsuz ve çoğunluk depresifler. Oldukça kasvetli bir Amerikan hayatını resmediyorsunuz kitapta. Böyle mi görüyorsunuz hayatı?
İyi zamanlar geçiren mutlu insanlar enteresan roman karakterleri olamazlar. ‘Özgürlük’teki karakterlerin mutsuz zamanlarından çok mutlu zamanları oldu muhtemelen ancak mutlu zamanlarda dram, yani anlatacak enteresan bir şey yoktur ki. Hamlet’in mutlu bir çocuk ve ergen olduğunu düşünüyorum ama oyun elbette babası öldüğünde olanlarla ilgili. Öte yandan, Amerika’da şu anda çok ciddi bir endişe ve kasvetin hâkim olduğunu sanmıyorum, muhtemelen batının geri kalanı için de aynı şey geçerli. Hepimiz gezegeni harap ettiğimizi, sınırsız büyümenin savunulacak bir şey olmadığını biliyoruz ama çoğumuz zamanının çoğunu bu gerçekten kaçarak, yeni seksi teknolojilerle ya da din ve siyasi nefretle kendini uyuşturmaya çalışarak geçiriyor. Yani romancı olmak için harika bir zaman, sen de öyle düşünmüyor musun? 

Hatırlatmaktan çekinmekle birlikte, David Foster Wallace ile yakın arkadaş olduğunuzu biliyorum. İntiharı sizi nasıl etkiledi?
Dave pek çok açıdan benim en iyi arkadaşımdı ve kesinlikle en iyi rakibimdi. Benim hep yanında hem de karşısında oynadığım kişiydi. Sevginin ve rekabetin asla bağdaşmayacak iki şey olduğunu bilmemi sağlayan şeylerden biridir bu. Dave iyiydi ve benim de içimdeki en iyiyi dışarı çıkardı. ‘Özgürlük’ü biraz da oyunumuzu bir süre daha canlı tutmak için yazdım. 

Ve son olarak; nelerle meşgulsünüz şu sıra? Yeni bir roman var mı üzerinde çalıştığınız?
Geçen hafta Birleşik Devletler’de denemelerden oluşan yeni bir toplama kitabım yayımlandı. Şimdi 30 yıl önce başladığım bir proje üzerinde çalışıyorum. Viyanalı satirist Karl Kraus’un uzun süre çevrilmesinin imkansız olduğu düşünülen denemelerine dair çevirilerimi kapsayan bir proje bu. Proje ayrıca 80’lerin başlarında Berlin’de geçirdiğim zor bir yılın hikayesini içeriyor ki aslında o yılı yazmayı istememek için çok fazla nedenim var. Ve, evet, başka bir roman daha var aklımda. Yani çözmem gereken çok fazla problem var şu sıra. Bir ütopyadan başkası olmayan bir dünyada yaşıyorum: Daha iyisi olamazdı.

‘Oprah kitap dünyasında diktatör’
‘Düzeltmeler’, Oprah Winfrey’nin kitap kulübü tarafından seçildiğinde, kitabın kapağında “Oprah’ın Kitap Kulübü” etiketinin yapıştırılmasını istemediğinizi belirtmiştiniz ve bunu birtakım tartışmalar izlemişti… Nedir işin aslı?
Oprah Winfrey hadisesi Amerikalılara Avrupalılara olduğundan farklı görünüyor. Çünkü pek çok Avrupalı, eğer bir romancının işleri popüler ise bunu neredeyse o kişinin onuruna sürülmüş bir leke gibi görüyor. Oysa biz Amerikalıların Steinbeck, Warton, Fitzgerald gibi pek çok yazar sayesinde elimizde şöyle bir kanıt var; bir iş hem popüler olabilir hem de edebi bir değer taşıyabilir. En son İsmail Kadare okudum ve onun Arnavutluk’taki Komünist rejimle olan rahatsız ilişkisi üzerine düşündüm. Öyle görünüyor ki, yazarlar ve diktatörlerin temelde anlaşması imkansız. Oprah Winfrey’nin Amerikan kitap dünyasında diktatör statüsüne yakın bir şeye sahip olduğunu düşünüyorum. Onunla söz konusu etkileşimim doğal olarak pek çok rahatsızlığa neden oldu.

ÖZGÜRLÜK
Jonathan Franzen
Çeviren: Sevin Okyay
Sel Yayıncılık
2012, 600 sayfa, 30 TL.