'Her şey mutfakta yaşanıyor'

'Her şey mutfakta yaşanıyor'
'Her şey mutfakta yaşanıyor'

Aslı E. Perker

Aslı E. Perker, romanına 'Sufle' ismini koymuş. Simgesel bir değeri var bu ismin, romanda da tarif ettiği gibi, suflenin hızla çöken orta yeri, karakterlerinin ruhlarını tarif ediyor. Ortası çöken ruhlarını
Haber: IRMAK ZİLELİ - irmakzileli@gmail.com / Arşivi

Dünyanın üç büyük kenti. İstanbul, New York ve Paris. Bu üç kentte birbirine çok benzer yazgıları paylaşan üç karakter. Hayatlarındaki ani bir değişimle, kendi yaşamlarının acı gerçeğinin farkına varmak. Şuursuzluktan farkındalığa geçiş. Üçü de o güne dek hayatları üzerine düşünmemişler, günler, aylar, yıllar geçip gitmiş. Ta ki, hayatlarının dönüm noktası olabilecek o olay gerçekleşene dek. Olabilecek mi gerçekten? İstanbul’da Ferda, New York’ta Lilia, Paris’te Marc, yüzlerine tokat gibi çarpan bu gerçeği değiştirme cesaretini gösterebilecekler mi?
Yazar Aslı E. Perker, romanına ‘Sufle’ ismini koymuş. Simgesel bir değeri var bu ismin, romanda da tarif ettiği gibi, suflenin hızla çöken orta yeri, bu insanların ruhlarını tarif ediyor. Ortası çöken ruhlarını. Her sufle girişimi, sanki o ruh çökmesinin gerçekleşmemesi umudunun temsili. Eğer tutarsa, belki ruhları da kurtulacak. Kuşkusuz kendine bir hayat ‘yapabilmek’, sufle yapmaktan çok daha zor. Yine de sufle metaforunun bize gösterdiği bir şey var. Önemli olan, en mükemmel sufleyi yapmak değil, sufleyi yapmayı denemek. Bu açıdan roman bir çağrıda bulunuyor aslında. Artık kolları sıvayıp hayatın mutfağına girmenin vakti gelmedi mi?
‘Sufle’de yemek ve özellikle de mutfak çok önemli bir yere sahip. Nedir sizce bu romanda mutfağın simgelediği şey?
İçgüdüsel yaptığım bir şeydi benim. Üzerine öyle uzun boylu düşünmedim, oturup da yani mutfakla bir şey yapmalıyım demedim. Ben zannediyordum ki herkesin mutfakla arası çok iyidir, herkes bir evde en çok mutfağı sever ve orada zaman geçirmek ister. Meğer öyle değilmiş. Onu şimdi gelen e-maillerden anlıyorum. Mesela bir e-mail geliyor, diyor ki ilk kez mutfağıma dönüp ilgiyle baktım, ben ne kaçırıyorum diye. Dolayısıyla ben de düşünmeye başladım, bende içgüdüsel olan bu his ne demek aslında. Sonra şöyle bir sonuca ulaştım, mutfak bir evin kalbi. Her şey orada yaşanıyor, orada olup bitiyor. Evin kalbi orada atıyor. Sonra mutfağın aslında literatüre nasıl yerleştiğini düşündüm, mesela derler ki, bir işin mutfağında yetişmek. Abi o adam mutfaktan yetişme! Demek ki mutfağın aslında çok fark edilmeden öyle bir kullanımı zaten var. Bir işin kalbi kullanımı. Bizim aile zaten mutfaktan geliyor. Bütün aile mutfağa çok düşkün. Babam hayatında yemek yapmış değil, hiçbir şey bilmez, fakat o da mutfakta oturmayı sever, çünkü muhabbet orada. Her şey orada yaşanıyor, yani en kötü deneyim cenaze bile orada yaşanıyor. Bir mutfak doluyor taşıyor cenazede. Orada yemekler yapılıyor. Bizde de çok önemli olan bir şey, sofraya küsülmez. Annem öyle derdi.
Mutfak var romanda ama bir de sufle var. Ya onun simgelediği şey...
Sufle tutturması zor bir tatlı. Bazı şefler nişasta kullanıyorlar ortası kabarık kalsın diye. Dolayısıyla ne kadar mükemmelini yapmaya çalışırsanız çalışın suflenin kendi keyfi var. Keyfi gelirse olur, keyfi gelmezse olmaz gibi bir durum var neredeyse. Bireysel bir tatlı. İnsan hayatı da bir nevi öyle. Ne kadar mükemmeli yapmaya çalışırsan çalış, özellikle bu kitaptaki karakterlerin hayatında pek öyle olamıyor. Onlar iyi olduklarını zannettikleri anda dışarıdan gelen bir etkiyle hayatları bir anda bozuluyor, ruhlarının ortası çöküyor. Ama bu aslında olumsuz bir şey olarak da algılanmamalı. Çünkü mükemmel olmak zorunda da değil her şey. Bu kadar da olabilir. Kabullenmek lazım.
Özellikle Lilia, Filipinli olan, mükemmeli yapmak için en çok uğraşanlardan biri.
Evet, Lilia’yla ilgili bana şöyle şeyler söyleniyor, neden öyle yaptın, acımadın mı? Sonunu söylemeyelim tabii. Benim basiretsizliğe bir ilgim var. Benim ilk kitabım ‘Başkalarının Kokusu’nda da bu vardı. En çok kullandığım ruh hali zannedersem insanların bir şey yapmak isteyip de yapamama hali. Lilia’da da bu var ve ben hoşlanmıyorum bu ruh halinden. İstiyorum ki insanlar hayatlarının gidişatını biraz olsun kontrol edebilsinler, o kadar da bırakmasınlar kendilerini. Tabii şimdi Amerika’da yaşamış olmanın ve çok uzun süre bunu gözlemlemiş olmanın bir dışavurumu bu. Çünkü etrafımızda çok Amerikalı vardı, yıllar evvel oraya göçmüş göçmenler de vardı. Amerikalıların çok güzel bir lafı var zaten, “Ben kimim, burası neresi, bu pirzolayı buraya kim koydu?”
Şuursuzluğu bu kadar iyi ifade eden bir söz daha yoktur!
Evet, neden geldin buraya, kaç yıl oldu, kırk beş yıl! Ne yaptın kırk beş yılda? Hiçbir şey! Orada da yaşayabilirdin, burada da. Evlendin, beş çocuk yaptın. O kötü bir şey mi? Hayır, ama sonunda kendisi bundan şikâyet ediyorsa kötü bir şey. Bunun o kadar çok örneğini gördüm ki, herhalde onun bir dışa vurumu oldu. Amerika tuhaf bir ülke. Amerika’ya gitmeden evvel bunu sorgulardım, neden Ortadoğu’da olup bitenlerle ilgilenmezler diye. Dış dünyadan kopuk bir kıta. Çok içe dönük yaşıyor insanlar. Oraya göç eden, orada ne yaptığını bilmeden kalabilir. İnsan orada kendini kaybedebilir.
Lilia gerçekten de bir ömür orada kendini hapsetmiş gibi. Bir kocası var ama onunla da ilişkisi varla yok arası.
Basiretsizlik! Sanki kendi yarattığım biri değil gibi bahsediyorum ama öyle. Ben karakterlerimin ne yapacağını daha önceden biliyorum ama bana da sürprizler oluyor. Karakter roman boyunca şekilleniyor. Onun kendi gidişatı var, sana da çok da bağlı kalmayabiliyor. O yüzden belki hiç düşünmediğin bir son da yazabiliyorsun karaktere. Onun seçimi bu, böyle olması lazım diyorsun sonunda. Belki aynen böyle yaşamakta olan bir kişi kendine dönüp baksa, şey diyecek, sonum bu mu?
Bir ölüm var, ardından tutulan yas var. Lilia’nın yaşadıkları ile Ferda’nın yaşadıkları biraz benzeşiyor gibi. Yine de bu üç karakterin ortak noktası, mutfaktan başka, nedir?
Yaşanmamış yaşamlar olabilir. Kendini tanımamak diyeyim buna. Ne yaptığını fark etmemek. Marc sonuçta karısıyla ne kadar mutlu değil mi? Çok korunaklı bir hayatı var. Kendisine bakmasına da gerek yok ama hayat öyle değil işte. Bir anda hakikaten suratına çarpıp, seni kendine getirebilir, ne yaptığına bir bak bakalım, nasıl yaşıyorsun, neleri hak ediyorsun? Üçünün ortak noktası sanıyorum o. Ferda’da da aynı şey var, bir ömür annesinin hayatını yaşamış, kendi hayatını yaşamamış, bu da çok görülen bir şey.
Bir roman biter bitmez yenisine başladığınızı sohbet sırasında sezdim. O halde sırada ne var?
Evet, yeni kitabı yazmaya başladım. 1920 İstanbul’unda genç bir kadının öyküsü. Türkiye tarihinde önemli bir yeri olabilecek bir kadın. Tabii kurgu bir karakter. Ve Atatürk ’e âşık bir kadın falan değil. Önce Fatih’te yaşıyor. Sonra Nişantaşı’nda yaşıyor. Tabii çok zor, çok çalışmam lazım. Türkiye’ye gelmek istememin nedenlerinden biri de buydu. Amerika’da bir arşiv çalışması yaptım. Ama burada olmam lazım, o dönemin taşınmalarını merak ediyorum, o dönemin semtlerini merak ediyorum. O zamanki Fatih bu zamanki Fatih değil ama bu zamanki Fatih’in nereden gelmiş olabileceğini en azından görebiliyorum.

SUFLE
Aslı E. Perker
Doğan Kitap
2011
308 sayfa
18 TL.