'Her şey sende başlar'

'Her şey sende başlar'
'Her şey sende başlar'
Cem Mumcu: 'Birileriyle konuşurken onlar Kürt, onlar sarışın, onlar türbanlı derken o kadar hoyratız ki... Kendi hissettiğimizin ne olduğuna bakmıyoruz ki, başkalarının ne hissettiğine bakabilelim. Duygu dili yok, kaybedilmiş'
Haber: NAZAN ÖZCAN / Arşivi

‘‘Aynadan kırık bir parça uzatsam okura, bakar mı acaba, eli kesilir mi’ demeyi de bıraktım. Kimisi eldiven taksın, kimi kanamayı denesin, kimi kaçıp kendinden kurtulsun” diyor Cem Mumcu, yeni kitabı ‘Kendine Bakma Kitabı’nda. Kitap , Mumcu’nun Milliyet Cadde’de ve başka dergilerde çıkan yazılarının bir toplamı. Kapak da ayna gibi. İçinde kadınlık halleri de, erkeklik halleri de, toplumsal zıvanadan çıkmalar da, twitter da, insanlıktan kopuşumuz da, demokrasi sorunumuz da var. Mumcu da, tam da bu sorunlara çomak sokuyor. Mumcu’yla kitabını ve insanlık hallerini konuştuk... 

‘Kendine Bakma Kitabı’ ama okuyunca anlıyoruz ki, topluma bakma kitabı bu...
Hem bireysel hem de toplumsal bir kendine bakma kitabı bu. Bazı durumlara çare yok gibi görünüyor şimdilik, ama en azından kendimizi nasıl ayıklayacağız bu durumdan diye düşünebiliriz. Toplumun içinde de olsa, herkes kendine bakmak zorunda. Çünkü her şey sende başlayıp sende bitiyor. Sen o şeyle, o durumla ne yapıyorsun? 

O kadar büyük bir çılgınlığın içinde yaşarken, kendinizi o durumdan soyutlayabilir misiniz?
Senin sorumluluğun budur. Hitler Almanyasında büyük bir çoğunluk, o rüzgara kapılmıştı. Ama birileri de akıntıya kapılmama sorumluluğunu alabilmişti. Çok azdılar ama yaptılar. Her halükarda kendine bakmayı gerektiriyor. Diğerlerini ötekileştirmek, onlar hakkında fikir beyan etmek çok kolay. Ben de yapıyorumdur, kendimi yakaladığımda ensemden vuruyorum kendimi ama herkes kendine çok iyi bakmalı. 

Popüler kültüre karşı ağır eleştiri kitabı gibi. “Kırık aynayı alabilecek misiniz?” diye soruyorsunuz. İyileşmek için kendimizi kesmemiz mi lazım?
Ağır demeyelim, anlamaya dönük eleştiriler bunlar. Yukarıdan bir bakış değil, bunlar ne oluyor da böyle oluyor, nasıl böyle oluyor, bütün bunların nedenleri var. İnsanlar boşu boşuna bir şeylerin peşinde koşmuyorlar, biraz anlamaya çalışıyorum. Sebeplerine bakmaya çalışıyorum. Tabii ki biraz sorunlu taraflarımıza bakalım diyorum. Toplumun içinde aşk da var, siyasi meseleler de, ilişkiler de, ekonomik sorunlar da, sosyal medya da. Şimdilerde bütün dünyayı kasıp kavuran, Amerika’dan yayılan bir dönüşüm söylemi var. Bundan sonra böyle yapmayalım, böyle etmeyelim, bundan sonra korkmayalım gibi. Hayat öyle dönüşmüyor, insanın dönüşmesi için birazcık canının yanması gerekiyor. Kendim de öyle dönüşmüşümdür. Öyle yumuşak dönüşüm yoktur. 

İyileşme ihtimalimiz var mı?
Bunlar duygusal süreçler. Diyelim ki birisi köpekten korkuyor. O kişiye bir köpeğin insana zarar verme ihtimali şu kadardır diye istatistik veriyoruz. Bu bilgileri alan kişi ben köpekten korkmayayım der mi? 

Demez.
Çünkü süreç düşünsel değildir, süreç duygusal bir süreçtir. Duygusal süreçlerimiz duyguyla dönüşecek. Mesela ebeveynlerinden birini sağlıklı bir şekilde kaybetmiş birisi çok fena büyür! İyi bir laf mı bu şimdi? Babamız mı ölsün iyi olalım diye. Babayı kaybetmiş olmak büyük bir tekamüle yol açar: Babanın çocuğa verdiği büyük armağanlardan en sonuncudur kendi ölümü. Çok ilginçtir. Kayıplarla, travmalarla, yokluklarla zaman zaman içimiz acıyarak, zaman zaman içimizdeki öfkeyi fark ederek gelişiriz. 

Acı iyileştirir mi yani?
Durup dururken olmaz tabii. Varolan acıyı tarif edebilmek, ona bakabilmek önemli. Şu anda insanların duygu dili yok. Mesela çok sık sorduğum bir sorudur, ne hissediyorsun? Yıllar önce asistan arkadaşlarla bir hasta görüyoruz. Görüşme bittikten sonra hasta çıktı. Ben dönüp arkadaşlara ne hissediyorsunuz diye sordum. Çünkü ne yalan söyleyeyim, benim ciğerlerim sökülmüştü. Arkadaşlar dönüp bence MR filan çektirelim, bence şizofreniye benziyor gibi şeyler söylediler. Sonra tekrar döndüm ne hissediyorsunuz diye sordum. Tekrar benzer cevaplar aldım. Bu arada ben reçete koçanın üstüne adamın söylediklerini alt alta yazmıştım. Size bir şiir okuyayım dedim. Bunu okudum. Darmaduman oldu hepsi, bayağı gözlerden yaşlar geldi. Adamın söylediklerinin sadece alt alta yazılışıydı o. Birileriyle konuşurken onlar Kürt, onlar sarışın, onlar türbanlı derken o kadar hoyratız ki. Kendi hissettiğimizin ne olduğuna bakmıyoruz ki, başkalarının ne hissettiğine bakabilelim. Duygu dili yok, kaybedilmiş. 

“Tüketecek şey arttıkça daha çok tüketiyoruz” diyorsunuz. Peki şu hayatta, tam da şu anda ne yapacağız?
Benim söyleyebileceğim tek şey kendimize bakacağız. Bir masa düşünün. Onun üzerine elini de koyarsın, bir dilim ekmek de koyarsın, üzerinde sevişirsin de, ibadet de edersin. Masa masadır ama onu nasıl kullandığın önemlidir. İşte bu, kendine bakmaktır. Malzemeyle ilişkin, ne için yaşadığın, ne yaptığın. 

Kitapta aşka, kadına, erkeğe dair bölümler var. Mesela “erkek olalım biraz” diyorsunuz. Erkek ve kadın olmayı da mı kaybettik?
Erkekler erkek, kadınlar kadın gibi değil. Fıtrat kelimesini hatırlanmasını isterim. Toplumsal olarak eşit olduğumuz tartışılmaz bile. Ama eşit miyiz, hayır, başta biyolojimiz farklı. Ama kadınla erkek denk olmalıdır. O farklılıkların hepsini yok sayan bir eşitliğin, iyi bir yere vardığını görmedim. Markete gidelim, bir şey alalım, ben taşıyayım. Çünkü daha baştan benim kas yapım ona daha uygun. E çocuk doğurmayı da tabii ki kadın yapacak, çünkü rahim onda var. Bu kadar basit. Eşit olmayalım, denk olalım. Mesela duygusal beklenti içinde olmak bir eziklik şu anda. Ve kadınlar bu oyuna geliyor. Bekliyorum ya, niye beklemeyecek mişim? Ben ayda bir tane yumurtayı döndürüyorum, tabii ki benim onu kime teslim edeceğim önemli, beklentim olabilir. 

Kitapta da söylüyorsunuz “ıssız erkekler” var ortada.
Viktoryen dönemde seks nasıl tukakaysa, şimdi aşk tukaka bir şey oldu. Rollo May’in ‘Aşk ve İrade’sini okumalarını öneririm insanlara. Ama benim yazar olarak yapabileceğim şey anlamaya çalışmak, toplumu dönüştürmek değil. 

Deneme yazmakla öykü ve roman yazmak arasında çok fark var mı?
Gördüklerimi, bana anlatılanları hikaye edemem. Çok sıkılırım. Zaten olmuş o hikaye. Bilgiye dayalı o. Romanda ya da öyküde öyle değil. Bilindik mantık örgülerinde gitmek zorunda değil. Çok daha olumlu, çok daha kişiye ilişkin bir şey. Denemelerde okurun anlamasını, ayaklarının yere basmasını biraz daha hesaba katıyorsun. Ama sanat eserine entelekt bulaşmamalıdır, mesela bu kitapta entelekt var. Romanda, öyküde ya da şiirde, sümme haşa, entelekt uzak durmak zorunda. 

Kitabın içinde sizin çizimleriniz de var.
Onlar karalamalar. Nasıl çıktığını bilmiyorum ama bu tür karalamalar bana iyi geliyor. Konuşurken ya da bir şey yaparken karalıyorum, konsantre olmama yardımcı oluyor.

KENDİNE BAKMA KİTABI
Cem Mumcu
Okuyanus Yayınevi
2011
299 sayfa
22 TL.