Her şeyin sebebi bir koltuk

Her şeyin sebebi bir koltuk
Her şeyin sebebi bir koltuk
'Koltuk', Murakami esintili bir kitap. Yazar, üç ev arkadaşının Portland'dan Ekvador'a uzanan yolculuklarını anlatıyor. Bu yolculuğun ana sebebiyse sadece bir koltuk
Haber: TÜLİN ER / Arşivi

Rahat bir koltuğun tehlikeleri saymakla bitmez! İnsanı bir ana kucağı gibi saran, evin en nadide köşesine, televizyonun karşısına yerleştirilen koltuk, sinsice örer ağlarını. Hayatınızın en mutlu, en huzurlu, en duygusal anlarını o koltuğun oluşturduğu adacıkta geçirmeye başladığınızı fark ettiğinizde artık dönülmez bir noktaya gelmiş, kendinizi onun bir parçası gibi hissetmeye başlamış olabilirsiniz.
Giriş biraz abartılı mı oldu dersiniz? Evinizdeki en rahat koltuğu, fazla yer kapladığı bahanesiyle -aslında belki de ondan özgürleşmeye çalışarak- yeni taşınan bir arkadaşınıza verirseniz, ondan kalacak boşluğu daha iyi anlarsınız. (Nereden mi biliyorum? Boş verin…) 

Benjamin Parzybok’un geçen günlerde yayımlanan romanı ‘Koltuk’, adından da anlaşılacağı üzere, yukarıda söz ettiğim ‘koltuk tehlikesi’ merkezinde kurulmuş, polisiye roman tadında, Murakami esintili bir kitap . Yazar her fırsatta etkilendiği üç yazarın Haruki Murakami, Ursula LeGuin ve David Eddings olduğunu belirtiyor ve bu isimlerin yanı sıra, paragraflar arasında sevdiği kitaplara, yazarlara selam çakmaktan geri durmuyor.
‘Koltuk’, Thom, Tree ve Erik adlı üç ev arkadaşının, bir arada yaşamaya başladıktan sonra, olayların birbiri üstüne domino taşları misali devrilmesiyle Portland’dan Ekvador’a uzanan yolculuklarını konu alıyor. Bu yolculuğun ana sebebiyse, salonlarından çıkarıp yol boyu taşıdıkları koltukları. Kiracı oldukları evden taşınmak zorunda kaldıklarında, salondaki büyük koltuğun atılması için ev sahibine para ödemek zorunda kalmamak için, koltuğu birkaç sokak ötedeki ikinci el mağazasına taşımaya karar verirler. Oradan ret cevabı alınca başka bir mağazaya taşırlar ama yanıt değişmez. İşsiz güçsüz ve amaçsız üçlü, koltukla bir maceraya atılmak gibi eğlenceli, absürt bir fikre kaptırırlar kendilerini. Farklı yönlere gittikçe ağırlığı değişen, ağırlaştığı yöne gitmek istemediği anlaşılan koltuk da onların rotalarını çizer. Sık sık rüyalar gören ve bu rüyalarına çok güvenen Tree, anasının gözü Erik ve durumun saçmalığını bir türlü içine sindiremeyen Thom’un, koltuğun götürdüğü yere gitmekten başka seçenekleri kalmaz. 

Bu yolculuk, üç arkadaş için aslında bir dönüşüm yolculuğu da olur. Kendini bilgisayar kodlarından başka biçimde ifade etmekte zorlanan Thom, son duraklarına doğru yol alırlarken, yolculuktan öncekiyle aynı kişi olup olmadığını sorar kendine. Erik, ‘her şeyin başı para’ mottosundan sıyrılmış, hayatın başka renkleri de olduğunu fark etmeye başlamıştır. Tree ise rüyalarının yarattığı spritüel evrenden daha dünyevi bir boyuta geçmiştir sanki.
Ekvador’a giderken bindikleri gemide karşılarına aşçı olarak çıkan, aslında ta ilk başta koltuğu almayı reddeden dükkân sahibiyle aynı kişi olan Shin, bu büyülü koltuk şehirden gittikten sonra Portland’daki insanların televizyonun karşısından kalktıklarını, evlerinden çıktıklarını anlatır. “Koltuk, harekete geçme iradesini bastırıyor”dur; bir anlamda, tembelliğin köklerini gübreliyordur. 

Deneysel projelerin adamı 
Bunu okuyunca aklıma, mesela farklı kitapları okurken farklı yerlere oturmayı tercih ettiğim geldi. Her kitap koltukta okunmaz bence. Daha yoğun dikkat isteyen kitapları masa üstünde, sandalyede oturarak okumak gerekir. Koltuğun verdiği rehavetin yakıştığı kitaplar da vardır elbette. Ama öğrencilik zamanlarımda ne zaman koltukta ders çalışmaya kalksam, sonumun uyku olduğunu gayet iyi hatırlıyorum. Nasıl ki evin kedisi, ne kadar kucağınızdan atarsanız atın eninde sonunda bir yolunu bulup kucağa kurulur ya, koltuk da ne yapar eder üstünde oturanı tamamen yatay değilse de ‘yayvan’ bir konuma getirmeyi becerir. Bilmiyorum hikmeti nedir ama bu muammayı çözebilmiş değilim daha! 

Benjamin Parzybok’un kitabının başkahramanlarından biri yaptığı da işte böyle arsız -ya da ne istediğini fazlasıyla bilen- türden bir koltuk. Absürt yazın adına bile olsa, koltuğun biraz zorlama bir metafor olduğu düşünülebilir. Ancak kitabın başlangıç noktasını oluşturan hikâyenin, yazarın hayatında bire bir karşılığı var. Yazarın bookslut.com sitesine verdiği röportajdan, kendi ağzından alıntılayalım: “İkinci el eşya satan bir mağazadan bir koltuk almaya gittik. Tayvan’dan Portland-Oregon’a yeni taşınmıştık, mahallede kendimizi yabancı hissediyorduk. Kentin lüks bir alışveriş bölgesinden, bu koltuğu taşıyarak geçmek tuhaf bir deneyimdi. Yarım bloktan fazla taşınamayacak kadar ağırdı, bu yüzden dinlenmek için koltuğu yere koyup üstüne oturduğumuzda, herkes bunun bir performans olduğunu sandı. İnsanlar bizimle konuşmaya çalıştılar, koltuğa oturmak ya da ne yaptığımızı öğrenmek istediler. Bunun üzerine, kolektif sanat fenomeninin nasıl oluştuğunu düşünmeye başladım – bizim örneğimizde, bir koltuk taşımak kendini toplum dışı hisseden birini değiştirebilir miydi? Mahalleye göstereceği uyumda bir değişiklik yaratır mıydı? Romanın başlangıcı bu oldu, sonra bana büyülü gelen bir yere taşındım ve kitap da bundan etkilendi. Aslında normal, edebi bir kitap yazmayı düşünmüştüm ama sonra her şey tuhaflaştı.”
1970 doğumlu Parzybok, çeşitli deneysel projelere imza atmış bir isim. The Gumball Poetry adlı bir bülten çıkarıyor ve burada ‘onlara ulaşan’ en iyi şiirleri yayımlıyor. Bültenin en önemli ‘numarası’ internetten okunabileceği gibi, para atıp sakız aldığınız otomatlardan da ulaşılabilmesi. Bu bültenin bulunduğu otomatlara para atınca sakız yerine, bir kapsül içinde bu bülteni alıyorsunuz. 

Parzybok’un projeleri sadece edebiyatla sınırlı değil. Haksızca Guantanamo’ya hapsedilmiş bir Sudanlı’nın serbest bırakılması için bir kampanya yürüttüğü kadar, yürüyüş meraklıları için de fikirleri var. (Yazarın bütün projeleri için: www.ideacog.net)
‘Koltuk’un zaman zaman bir polisiye hızı kazanan ritmi, kahramanların nadiren yakaladığı bira-yemek rehavetleriyle diniyor ve ardından yine zorlu tırmanışlara geçiyor. Bu koltukta ne keramet olduğunu anlamak için her türlü efsaneden medet uman Thom, Tree ve Erik, yolculukları boyunca karşılaştıkları herkesten bir dolu hikâye dinliyorlar. Bu inanılmaz, yarı doğru yarı uydurma hikâyeler, dünyanın dört bir yanındaki algı farklılıklarını, benzer hikâyenin nasıl dönüşebildiğini de gösteriyor.
Yine de hiçbir dönüşüm, teknolojinin yaptığı kadar derinden, küresel ölçekte olamaz. Kısa bir süre sonra draje öğünlerimiz olacak belki, teyzemizi görmeye ışınlanarak gideceğiz. Ama karşımızdakiyle iki çift telepati kurarken, yine rahat bir koltuktan başka bir şeyin üstüne oturmaktan başka bir şey gelmiyor aklıma.