Herkesin Cumhuriyet'i

Herkesin Cumhuriyet'i
Herkesin Cumhuriyet'i

Kolay değildi Derin Nadi ile geçinmek, oysa yakın olabilseydi bu iki kadın, her şey farklı olabilirdi.

Emine Uşaklıgil 'Benim Cumhuriyet'im'de tarihe hizmet etmiş yazdıklarıyla. Ailesini ama aynı zamanda gazeteyi, gazeteyi ama aynı zamanda gazete ile aynı adı taşıyan rejimi anlatmış bize...
Haber: İSMAİL SERT - ismsert@hotmail.com / Arşivi

Emine Uşaklıgil ‘Benim Cumhuriyet’im’de sadece kendi çalıştığı dönemin gazetesini yazmamış, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması aşamasında öne çıkan Nadi ailesinin savruluşlarını da anlatmış aynı zamanda. Anlatılan fotoğraf karesine girdiği yerlerde Uşaklıgil ailesinden de söz etmiş. Bu anlamda yeterli materyali var. Çünkü baba tarafından Uşaklıgillere, annesi yoluyla da Nadi ailesine mensuptur. İki büyük ailenin rejim içerisindeki yerlerini gözlemleme imkanı bulmuş, dedesinin, dayısının ve kendi kuşağının kavgalarına şahit olmuştur. Bütün anlattıklarının geri planında bir hüzün hissediliyor. Çünkü yeni kurulan rejimin zaman içindeki iniş çıkışları arasında hem ailesini, hem de çok sevdiği gazetesini kaybetmiş. Ve hüzünlü aralıkta bir sorunun peşine düşmüş: Aile mi Cumhuriyet gazetesini yok etti, yoksa Cumhuriyet gazetesi mi aileyi? Kendi kişisel tarihi açısından çok da önem arz etmeyen bu soru, araştırmanın ekseni olması açısından önemli bir yer tutuyor.
Birçok cumhuriyet çalışanı gibi bir ‘keşke’si var Uşaklıgil’in. Ya da başka bir deyişle; bir heves kalmış onda. Cumhuriyet 80’li yıllarda yakaladığı ‘gazete’ olma şansını iyi kullansaydı, açtığı yolda sonuna kadar gidebilseydi, ya da daha içeriden bir tespitle; ‘malum cinayet’ işlenmeseydi, basın dünyasının merkezi ve yönlendiricisi olabilirdi. Ve o zaman çok daha sağlıklı, işlevsel, kendi tanımı dışına çıkmayan, ilkelerini koruyan bir basın dünyası olurdu. Domino etkisi burada kalmaz, demokratikleşme, sivilleşme yolunda daha hızlı yol alırdık. Ve bütün toplum olarak daha az yara alırdık. Birçok araştırmacıdan, gözlemciden duyduğumuz bu ‘ah’, Emine Uşaklıgil’in satırlarında daha bir içli duyuluyor. Özellikle bazı bölümleri itibariyle zengin dipnotlu, disiplinli yazılmış bir kitap elimizdeki. Yüzyıl başındaki Osmanlı’yı da, 1915 tehciri sırasında yaşananları da bir tarihçi titizliği ve araştırmacı derinliği ile ele alıyor. Ve sonrasında Cumhuriyet gazetesini, aileyi ve ülkede yaşananları bir arada anlatmış. Anlattıklarını genel bir tarih fonunun önüne koymuş. Böylece Cumhuriyet gazetesinin kuruluşunun oturduğu zemini en geniş biçimde anlatmayı hedeflemiş. Ve her şeye en başından, kurucu kadroların laik, seküler, pozitivist ve batıcı oluşlarının öykülerine birer ışık düşürerek başlamış. Sonrasında da iki Cumhuriyet’in tarihini sarmal biçimde kurgulamaya devam etmiş.
Ailesini anlatırken cüretkar davranmış. Başka birinden duyma şansımız olmayan, duysak da inanmakta zorluk çekeceğimiz ayrıntılarla buluşturmuş okuyucularını. Nadi ailesinin alkole düşkünlüğünü, aile içindeki şaşırtıcı intiharları, Nadir Nadi’nin onca naifliğine rağmen kardeşi Doğan Nadi’ye karşı acımasızlığını anlatmış. Yengesi Berin Nadi’nin sevilmemesini, onun ilk eşi Mesud Cemil’den Nadir dayısına kaçmasının bir türlü kabul edilmeyişini de aktarmış. Nun soyadının lanetlendiğini, Nazime hanımın hükmetmeyi sevmesini de olabildiğince açıklığıyla yazmış. 

Mağdur Emine hanımdır
Uşaklıgil samimiyeti ilke edinerek başlamış kendi hatalarını, pişmanlıklarını da itiraf etmeye. Daha ilk sayfalarda hissediyorsunuz bunu. Ve kısa sürede üslubu ile okuyucuyu ikna ediyor. Geniş aile içinde unutulduğunu, pek de sosyal olmadığını itiraf ediyor. “Pek yabani sayılmazdım ancak bir tuhaflığım da olsa gerekti” deyiveriyor. Duygusal karar anlarını, yeterince dirayetli tavır alamayışlarını, ailenin bir ferdi olmanın sırtına yüklediği yükü abartmasını içtenlikle yazmış.
İlhan Selçuk’un annesi Hikmet hanımın ermeni asıllı olduğunu öğrendiğinde şaşırdığını da samimiyetle aktarıyor. Baba tarafından mensubu olduğu Uşaklıgil ailesinin sabetaycılık yakıştırmalarının üzerinden de atlamamış. Ancak çok konuşulduğundan, tartışıldığından olsa gerek çok da üzerinde durmamış.
Ne kadar çağdaşlık iddiası olsa da aile içinde kız çocuklar bir yanda, erkekler diğer yandadır. Ve büyük erkek çocuk (Nadir Nadi), tartışılmaz biçimde hep öndedir. Bu katı kural, hiçbir zaman gevşetilmemiş, Doğan Nadi bütün yeteneğine rağmen geride kalmış, ezilmiş, itilmiştir. Ailenin küçük çocuğu olmanın cezasını çekmiş, hasta olunca da direnecek gücü kendisinde bulamayınca, hak ettiği yeri bulamadan, yitip gitmiştir. Ailenin kadınları da hep kenarda hatta geride tutulmuşlardır. Bunun en iyi örneği yazarın kendisidir.
Buna paralel bir durum gazete içinde de yaşanmaktadır. Her ne kadar haktan, hukuktan söz edilse de bir çete düzeni işlemektedir. Aydınlanmadan, çağdaşlıktan dem vurulsa da kadınların değil yöneticiliğine, varlığına bile tahammül edilmemektedir. Bu işleyişin mağduru yine Emine hanımdır.
Bütün bunları anlatırken ailenin bir ferdi olmanın duygusallığıyla konuyu soğukkanlı biçimde incelemenin dengesini de iyi ayarlamış Uşaklıgil. Bu dengeyi şu örnek sanırım iyi açıklayacaktır: Nadir Nadi’nin fütursuzca Nazi hayranı oluğunu not etmekten çekinmemiştir. Ancak o dönem birçok gazetecide ve devlet adamında da aynı hayranlığın olduğunu belirtmeyi de ihmal etmemiştir.
Gerçekten de dayısı Nadir Nadi’nin sıcak bir portresi var satırlarında. Aslında okumayı, yazmayı, politik gelişmeleri takip etmekten sıkılan biridir Nadir Nadi. O, aslında kemanı ile baş başa kalsa, Mozart çalarak vakit geçirse, içkisini yudumlasa, canı sıkıldığında Paris’e gidip sokaklarında dolaşsa daha mutlu olacaktır.
Kitaptan hiç umulmadık anlarda karşımıza çıkan, şaşırtan ayrıntı ve detaylar var. İlk defa yazılan gerçekler değil elbette. Ancak dönemin atmosferi anlatılırken tam yerinde kullanılmış olmaları açısından değer kazanıyorlar ve anlatıma değer katıyorlar. 

Ey şanlı dolikosefal
Günümüzün ‘ya sev, ya terk et’ sloganını başka bir formül içinde de olsa ilk kullanan Yunus Nadi olmuş. 25 Ağustos 1927 tarihli Fransızca Cumhuriyette “Adalet istiyoruz” diyerek gösteri yapan Yahudilere gözdağı verirken şöyle yazmış: “Ülkeyi sevmemiz, kanunlarına riayet etmemiz… veya yeri boşaltmamız lazım…” Üslubu eleştirilince de geri adım atmamış yazdıklarından. “Yahudiciklerimizi hırpalamayı aklımızdan geçirmedik.” diyerek alayla devam etmiş yazılarına.
Temmuz 1932’de toplanan tarih kongresinde Şevket Aziz Kansu, Atatürk ’e hitaben “ey şanlı dolikosefal diyerek” başlamış sözlerine. Atatürk’e bir kafatası ölçme aleti hediye edilmiş o günlerde. Sofranın düzenli konuklarının kafatasları ölçülmüş bu aletle. Ve çoğu ‘saf kan’ savunucusu üzülmüş ölçüm sonuçlarına.
Celal Bayar’ın 1936 tarihli ‘doğu raporu’ndan da söz ediyor. Bayar’ın çözüm önerileri arasında, ‘doğu halkının potansiyel düşman olarak görülmemesi gerektiği’ ve ‘bölgedeki işsizliğe çare bulunmasının acil olduğu’ ifade edilmektedir ki ilginç, aynı zamanda acı ve ironik bir ifade olarak durmaktadır.
İnönü Atatürk ayrılığının ilginç, küçük detayları da var kitapta. Ve baştan bu yana Atatürk’ün yanında yer alan ailenin, İnönü ile bir türlü kalıcı barış ve sıcak ilişki sağlayamadığı da olaylarla örneklenmektedir.
Emine Uşaklıgil 80’li yılların Cumhuriyeti’ni anlatırken kendi adını Hasan Cemal ve Okay Gönensin’in yanına koymaktadır. Bu üçlünün gazeteyi yarınlara taşıyabilme potansiyeline vurgu yapmaktadır. Hatta bazen bu üçlü içinde daha aktif, heyecanlı ve proje üreten ikili Okay Gönensin ile kendisidir. Hasan Cemal daha ağır karar veren, krizleri iyi yönetemeyen, dengeleri iyi gözetemeyen ve böylece bazı atılımları yapamayan bir genel yayın yönetmenidir O’na göre. Hatta bazen şöyle ipuçları hissediliyor satır aralarında. Kendisi o yıllardaki genişleyen, zenginleşen, itibar kazanan Cumhuriyet için bir şanstır. Hem aileden gelmektedir, hem iyi yetişmiş birisidir, hem de bütün emeğini gazeteye sarf etmeye hazırdır. Ancak fırsatlar kullanılmaz, beklenen adımlar atılmaz, kimse hırsını gemlemez ve tıpkı ilk binasının şimdiki hali gibi gazete de harap olur. Kaybediş sürecinde Yunus Nadi’nin ben merkezli çocuklarının -annesi de dahil- kendisini desteklemediğini not eder. Bu analizde bir özel sitem de Hasan Cemal’edir. Der ki; “Beni zayıflattıkça kendinsin de zayıfladığını fark edemedi Hasan Cemal.”
Tarih dediğimiz metinler tarihçiler tarafından, büyük olaylar, ciddi kırılmalar üzerinden yazılırlar. Ancak temel çizgiler tamam olsa da; bu büyük fotoğraf, geniş boşluklar barındırır. Bir derede suyun üstünde kalan taşlara basarak, taştan taşa atlayarak karşıya geçmek gibidir tarih okumaları. Oysa tarihi bilgiye sağlıklı ulaşmanın yolu tarihten bugüne kurulacak köprü iledir.
Mikro tarih çalışmalarına da tarihçi olsun-olmasın herkes katılır. Bireylerin yaşadıkları, ailelerin tarihleri, kurumların birikimleri bu büyük fotoğrafın boşluklarını doldurmak içindir. Ve ancak o zaman biz tarih denilen dev tabloyu tamamlarız zihnimizde. Emine Uşaklıgil tarihe hizmet etmiş yazdıklarıyla. Ailesini ama aynı zamanda gazeteyi, gazeteyi ama aynı zamanda gazete ile aynı adı taşıyan rejimi anlatmış bize... Geriye dönüşlerle zenginleştirmiş anlattıklarını. Açtığı parantezlerin hakkını vererek, sistemli bilgiler aktararak iddialı hale getirmiş kitabını. 

Cumhuriyet ve sırlar
Kısacası yararlı bir çalışma yapmış Uşaklıgil. İnceleme-anı karşımı ara bir türde karar kılmış olması da isabetli. Çünkü anıları aktarmanın sıcaklığı ile inceleme ürünü olmasının ciddiyeti buluşmuş. Ve ne inceleme ürünü olan satırlar kozmetik duruyor ne de anı nakletmenin mırıltılı ses tonu var. İncelemede derinlik, anı anlatmada samimiyet olunca ikisi birbirini zenginleştirip yükseltmiş.
Emeğiyle, samimiyetiyle, disipliniyle cumhuriyet fotoğrafımızı tamamlamamıza yardım ediyor Emine Uşaklıgil. Bu anlamda anılarını gün ışığına çıkarması beklenen birçok cumhuriyet çocuğuna da örnek oluyor. Bu kitap gibi örnekler çoğaldıkça; cumhuriyet sırların arkasından çıkacak, büyük tabloda küçük de olsa boşluklar kalmayacak, benim Cumhuriyet’inle, senin Cumhuriyet’i, onun Cumhuriyet’i ile buluşacak; ve ancak o zaman herkesin cumhuriyeti olacaktır.

BENİM CUMHURİYET’İM
Emine Uşaklıgil
Everest Yayınları
2011
455 sayfa
20 TL.