Herkesin omzundaki melek kendisinindir

Haber: ÖMER ERDEM / Arşivi

Greenblatt’ın Yeni Tarihselciliği’nden yola çıktığımızda bize şöyle seslenecektir omzumuzdaki melek; “klasik tarihselciliğin yöntemini bir yana bırak, bana kulak ver, esere ve tarihe bir de benim omzumun hizasından bak, edebiyatı tek başına kutsallaştırıp kanonlaştırma. Sanat ve tarih asla birbirine karışmayan steril alanlar değildir. Sanat eseri toplumsal dolaşımda olan söylemlerin kurucusu ve ürünüdür. Dahası sanatsal metin hem tarihin kurucusu hem tanığıdır.” Mehmet Fatih Uslu’nun kaleme aldığı ‘Greenblaytt’ın Yeni Tarihselci Eleştiri’ metninden yol alarak bile, edebiyat ve tarih ilişkisinin vardığı kavramsal boyutu tartışabilir, edebiyat eserlerimizi ve belki siyasal tarihimizi yeni bir okumaya tabi tutabiliriz. Kim yapacak bunu? Peki bunu tam olarak kim yapacak? Zeynep Uysal’ın hazırladığı kitaba bakacak olursak bu ve benzer araştırmaları yüklenebilecek genç bir akademisyen nesli var Türkiye ’de. Kitap boyunca gözlenen akademik birikim karşısında heyecanlanmadığım söyleyemem. Elbette içimde dallanan sorularla gelişen bir heyecan bu. Boğaziçi Üniversitesi merkezli bu akademik birikim neden tam etkin değil edebiyat ve kültür ortamında. Biz neden onları daha çok konuşurken, yazarken göremiyoruz. Gerekçeler bir yana, ihtiyacın şiddeti ortada ve çok açık.
Zeynep Uysal, çalışmaların ruhunu; “...bu kitap edebiyatın tarihle nasıl bir ilişki kurduğunu araştıracak. Bunu yaparken tarihin edebiyatın dinamiklerini ve bağlamını kaçınılmaz olarak belirlemesinin yanı sıra edebiyat metninin, kurmacanın tarihyazımı ile etkileşimini ve edbiyat tarihçiliğini sorgulayacak. Bunun yanı sıra bir kimlik sorunu olarak edebiyat tarih ilişkisine odaklanacak” cümleleriyle özetlemiş, aslına bakılırsa tam olarak özetlemiş. Bu bağlamda, Mehmet Fatih Uslu, Arzu Öztürkmen, Erkan Irmak ve A. Ömer Türkeş’in yazıları konunun tam da teorik zeminini kurmaya çalışmış. Elbette bu kadarlık bir teorik bağlamdan ibaret değildir dünyada ve bizde tarih roman ilişkisini temellendirecek düşünsel birikim. Dahası, kitapla buluşan okur, dilerse bu bağlamlardan hareketle kendi özel bağlamlarına ulaşabilir. Yeni bağlamlar icad edebilir. Tanpınar için açılan pencere, daha derinden, daha sert ve daha eleştirel biçimde Fuad Köprülü için rahatlıkla açılabilir. Kitapta rastladığımız değiniler geliştirilebilir. Fatih Altuğ, Erol Köroğlu, Hülya Adak, Derin Terzioğlu, Jale Parla, Halim Kara, Zeynep Uslu ve Deniz Aktan Küçük eserden hareketle vardıkları düşünsel sonuçlar, edebiyatla tarih ilişkisini algılayıp sorgulamakta gösterdikleri cesaret ve akademik soğukkanlılıkla dikkat çeken yazılar. Özellikle Jale Parla’nın yazısının dönüp dönüp okunmayı hak ettiğini düşünüyorum. ‘Anadolu’nun gerçekleriyle yüzleşme ve babanın gölgesinin altındayken büyümenin imkânsızlığı’ meselesinin sadece dünde kalmayan bugün de kabararak güçlenen karşı-karşıt bir olgu olduğu ve ‘dönüştürmekte başarısız oldukları şeyi kontrol altına alma saplantısı’ sürekliliği içinde, herkesin düşünmesi gerekiyor. Çünkü; “baba toprağında trajik bir şeyler var ve bu, oğlun büyümesini engelliyor.” Yoksa bunca ‘uğrunda ölmek’ söylemi neden?
Halim Kara, Türkiye’nin gündeminden hiç düşmeyen, tarihi şahıs karakteri üretme hastalığına vurgu yapıyor. Devirler adeta kahraman ve hain üretmekte yarışırlar bizde. Dün hain olan bugün kahraman, dün korkak olan bugün cesur, dün zalim olan bugün adaletli. Sultan Abdülhamit ve Vahdettin üzerinden yürüyen bu dalaşmanın o kadar olmadığını biliyorduk. Ne var ki, Halim Kara, büyüklüğü konusunda herkesin ittifak ettiği Fatih üzerinden hareketle kuruyor yazısının çatısını. ‘Mazinin Edebi Temsili: Tarihsel romanda Fatih’in Karakterizasyonu’. Öyle ya ; “1920’ler 1930’larda Fatih’in edebi temsilinde bir kararsızlık, 1950’lerden sonra Fatih’in genel olarak ideal ve olumlanan bir tip, 1990’lardan sonra daha karmaşık ve muğlak bir karakter” çizimine gidilmesi tesadüflere bağlı olamazdı. Tarih aynı tarih, devir aynı devir olduğu halde, bu çalkanmanın kökeninde ne yatıyordu? Ya gelecek, kim bilir geleceğin muhayyilesi nasıl bir tablo sunacak önümüze? Jameson’nın söylediği gibi; ‘edebiyatın siyasal bilinçaltı vasıtasıyla şekillenmesi’ni göz ardı ederek anlayabilir miyiz bütün bu olayları? Kurmaca metin ile tarihin bitmeyen etkileşimi sadece kavramsal bir konu olmaktan çıkar, toplumu etkilemenin, şekillendirmenin kaynağı haline getirilir. “Türkiye’deki edebiyat ürünlerinin politik ve toplumsal işlevi, tarihsel roman algısı ve kolektif hafızanın inşası için resmi tarih yazımı ile de iç içedir.”
‘Edebiyatın Omzundaki Melek’, edebiyatımız üzerinden kendimiz düşünmeye imkan veren yazılar toplamı. Zeynep Uysal,sadece bir hazırlayıcı olarak değil, ‘Milli Mekân Olarak Ankara ’ yazısındaki çarpıcı yorumlarıyla da övgüyü hak ediyor. Umulur ki, roman üzerinden yapılan tartışmalar, şiire de yönelir ve böylelikle yeni edebiyat incelemeleri tek bacaklı olmaktan kurtulur. Böylesi yazılar, kitapta görmezden gelinemeyecek yerli referans sorununu da uzun vadede çözmeye aday olur. Eser bizim, tarih bizim, akademisyen bizimken batı kaynaklarını referans kullanmak kaçınılmaz olsa bile, herkesin omzundaki melek kendisinindir... Fatih Uslu’nun Cezmi’den hareketle söylediği gibi edebi-siyasal projeler bizden çıkmaktadır çünkü.

Edebiyatın
Omzundaki Melek
Hazırlayan: Zeynep Uysal, İletişim Yayınları, 2011, 439 sayfa, 25.5 TL.