Hırpalanan biri olarak Coetzee

Hırpalanan biri olarak Coetzee
Hırpalanan biri olarak Coetzee

J. M. Coetzee. hakikat dediğimiz şeyi gerçek olayların değil, gerçek olaylardan hareketle kurduğumuz hik yelerin ürettiğine inanıyor.

Güçlü kitaplar, eski sevgili Julia'nın tuhaf bulduğu bu karanlık yere ulaşılınca mı yazılabiliyor; yoksa güçlü kitaplar yazmanın bedeli sonunda bu karanlık yerde yapayalnız kalmak mı? Coetzee'nin hırpalanmayı göze alarak sorduğu soru bu
Haber: EMRE AYVAZ / Arşivi

Meğer bildiğimiz, tanıdığımız Nobel ödüllü romancı J.M. Coetzee, iki cildini yayımladığı otobiyografisinin üçüncü cildi üzerinde çalışırken ölmüşmüş. Üçüncü cilt de, Coetzee ömrü vefa edip bitirebilse, tıpkı ilk iki cilt gibi üçüncü şahıs anlatıcılı, şimdiki zaman kipinde yazılmış, düz, kronolojik bir hikâye olacak ve bu sefer 1970’li yılları anlatacakmış. Ama kitap yazılamamış, geriye sadece notlar kalmış. Vincent soyadlı bir araştırmacı da, yakın zamanda aramızdan ayrılmış bu dünyaca meşhur, ‘büyük’ yazarın biyografisini yazmak için kolları sıvamış, Coetzee’nin 1970’lerdeki halini bilen beş kişiyle söyleşiler yapmış. Şu anda, 2011 itibarıyla Avustralya’da, gayet sağlıklı bir şekilde kitaplar yazmaya devam eden J.M. Coetzee’nin otobiyografik roman üçlemesi ‘Taşra Hayatından Manzaralar’ın son cildi Yaz Mevsimi, böyle bir kitap. 

Ölünün arkasından konuşuyorlar!
Halbuki başka bir şey bekliyorduk. 2002’de yayımlanan ‘Gençlik’, 1997’de yayımlanan ‘Çocukluk’un bittiği yerden devam etmiş ve Coetzee’yi Londra’da, yirmi dört yaşında, mutsuz bir bilgisayar programcısı ve ümitsiz bir şair olarak bırakmıştı. Üçüncü ciltte –ve belki dördüncü, beşinci ciltlerde– de, Wikipedia’da da gayet açık belirtildiği gibi her şeyin yavaş yavaş yoluna gireceğini, Coetzee’nin Amerika’ya gidip Texas Üniversitesi’nde Samuel Beckett üzerine bir doktora tezi yazacağını, 1971’e kadar New York Eyalet Üniversitesi’nde hocalık yapacağını, Vietnam Savaşı aleyhtarı bir gösteriye katıldığı için Amerika’da oturma izni alamayınca memleketi Güney Afrika’ya dönüp Cape Town Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı dersleri vermeye başlayacağını, 2002’de buradan emekli olup Avustralya’ya gideceğini, iki kere evleneceğini, bu arada 10 roman, 2 otobiyografik anlatı, 4 de makale kitabı yazacağını ve iki Booker Ödülü’nün ardından 2003’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü alacağını biliyorduk. Ama Yaz Mevsimi’nde, “Coetzee’nin hayatı” diyeceğimiz bu hikâye iyice geri plana itilmekle kalmıyor, değişiyor da. Amerika’dan Cape Town’a dönen Coetzee babasıyla yaşamaya başlıyor, bir sürü kısa süreli işe girip çıkıyor, kimsenin anlam veremediği tamirat ve inşaat işleriyle uğraşıyor, birkaç evli kadınla yarım yamalak ilişkiler yaşıyor ve anlaşıldığı kadarıyla 2007’de ölüyor. Bay Vincent’ın görüştüğü beş kişi de “ölünün arkasından” konuşuyorlar. 

Çocuk kalmış bir münzevi
Julia: “...yazdığı kitapları bir düşünün. Her kitabında tekrar tekrar beliren düşünce hangisi? Kadının adama âşık olmadığı. Adam kadını sevebilir de sevmeyebilir de; fakat kadın adamı asla sevmez. Sizce bu tema neyi gösteriyor? Benim tahminim, çok bilgili sayın konuğum, onun hayattaki tecrübelerini gösteriyor. Kadınlar –aklı başında kadınlar– ona kapılmadılar. Onu incelediler, onu kokladılar, hatta belki onu denediler. Sonra da yollarına devam ettiler. Benim gibi yollarına devam ettiler.” Adriana: “Bedeniyle rahat değildi. Kendisi binici, bedeni de onu sevmeyen ve ona direnen bir atmış gibi hareket ediyordu.” Sophie: “Hepsini okumadım. Utanç’tan sonra ilgimi kaybettim. Genel olarak eserlerinin tutkudan yoksun olduklarını söyleyebilirim. Her şey çok fazla denetim altında. Bence büyük yazarlığın alameti olan, daha önce söylenmemiş bir şeyi söylemek için şartları zorlayan bir yazar hissine hiçbir yerde kapılmıyorsunuz. Bence fazla soğukkanlı, fazla tertipli. Fazla kolay. Tutkusuz. Hepsi bu.” Bu anlatılanların yavaş yavaş çizdiği resimde Coetzee, yakınlık kurmayı, ilgi göstermeyi, sevmeyi, sevişmeyi, konuşmayı, öfkesini ya da mutluluğunu dışavurmayı bilmeyen, parıltısız, çocuk kalmış bir münzevi olarak beliriyor. Kadınlara ve aşka büyük bir açlık duyduğu belli, ama her romantik hamlesi hüsranla sonuçlanıyor, çünkü bedeni kafasının emrinde, kafası bedeninin değil. Bütün şiddetiyle süren Apartheid (ırk ayrımcılığı) zulmünü siyasi olarak karşısında durulacak somut bir sorundan çok, yarı mazoşist bir arınma ritüeliyle iyileştirmeye çalışılacak bir vicdan azabı olarak yaşıyor. Hem ‘Gençlik’te hem de Yaz Mevsimi’nde –adını anmadan– Kafka’ya göndermeyle sık sık söylediği gibi, aşkın ve edebiyatın “içindeki buzları çözmesini” bekliyor, ama buzlar bir türlü çözülmüyor.
Ama bu bol bol hırpalanan Coetzee hakikaten Coetzee isimli karakterin hırpalandığı kitabın yazarı olan J.M. Coetzee mi, ikisi aynı adam mı, emin olamıyoruz. Coetzee’nin söylemek istediği şeylerden biri de bu zaten: Hiçbir zaman emin olamayız, ne ben ne de başkaları. Ayrıca emin olsak ne olur, olmasak ne olur: J.M. Coetzee isimli ünlü yazarın hayatıyla ilgili ‘gerçek’ ayrıntılar kimi, niye ilgilendirsin ki? Kendi kendilerinden başka hiçbir anlama gelmeyen, sıradan, uçucu, önemsiz olaylar. Aralarında incelikli bağlar kurulmadıkça, hep beraber daha geniş bir anlama gelebilmeleri sağlanmadıkça, yani bir hikâyeye dönüştürülmedikçe olayların, ayrıntıların, anekdotların ne anlamı var? ‘Hakikat’ dediğimiz şeyi gerçek olayların değil, gerçek olaylardan hareketle kurduğumuz hikâyelerin ürettiğine inanıyor Coetzee. 

Şairlik hayalleri
‘Gençlik’te 1960’lar Londra’sında şairlik hayalleri kuran ve heyecanla keşfettiği rehberlerin yardımıyla (Ezra Pound, T.S. Eliot, Ford Madox Ford ve sonunda Beckett) hayatı hikâyeye dönüştürmenin yolunu bulmaya çalışan Coetzee’nin, Yaz Mevsimi’nde bu yolu sonunda keşfettiğini görüyoruz. Ama galiba bu keşfin bir bedeli de var: “Düşünün. İnsan ilişkilerinin en mahremiyle bağ kuramayan ya da ancak çok kısa sürelerle, aralıklarla kurabilen bir adam var karşımızda. Ama hayatını nasıl kazanıyor? İnsanların mahrem deneyimleri hakkında görüşler, uzman görüşleri yazarak. Çünkü romanların konusu bu –değil mi?–, mahrem deneyimler. Şiir veya resme karşılık roman. Bu size tuhaf gelmiyor mu?” Güçlü kitaplar, eski sevgili Julia’nın tuhaf bulduğu bu karanlık yere ulaşılınca mı yazılabiliyor; yoksa güçlü kitaplar yazmanın bedeli sonunda bu karanlık ve başkalarının tuhaf bulduğu yerde yapayalnız kalmak mı? Romantizmden uzak bir soru bu. Coetzee’nin hırpalanmayı göze alarak sorduğu soru.

TAŞRA HAYATINDAN MANZARALAR
J.M. Coetzee
Çeviren: Suat Ertüzün
Can Yayınları
2011
608 sayfa, 33 TL.