Hâşim, babam ve ben

Hâşim, babam ve ben
Hâşim, babam ve ben

Ahmed H şim

Kuşağım, öncekiler, belki bir sonrakiler için de Merdiven şiiri 'ortak bellek'ti sanki! Benim için Hâşim, öncelikle babamla ilgiliydi; buradan psikanalize kapı açabilirim ki bazı Hâşim çözümlemelerinde Freud'a gönderme vardır
Haber: ATİLLA BİRKİYE / Arşivi

Şiire de adını veren merdiven, Türkçenin edebiyat bağlamında ‘en yaygın’ metaforlarından biridir. Edebiyatın dışına da taşmıştır. Benim için olduğu gibi sanırım birçokları için de Ahmet Hâşim denince ilk akla gelen Merdiven şiiridir. Sıradan insan için de bu böyleydi. Çocukluğumda gençliğimde, çevremde gördüğüm, tanıdığım insanlarda bunun ‘böyle’ bulduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Edebiyatla ilgili olmayanlar bile, Merdiven şiirini dolayısıyla Hâşim’in adını bilirdi... Kuşağım, öncekiler, belki bir sonrakiler için de Merdiven şiiri ‘ortak bellek’ti sanki! Benim için Hâşim, edebiyatçı, şair, yazar, estet bir yana, öncelikle babamla ilgiliydi; dolayısıyla buradan psikanalize kapı açabilirim ki bazı Hâşim çözümlemelerinde Freud’a gönderme vardır. Ama benim için ‘Hâşim-Freud ilintisi’, babamla kurduğum bağlantıdır ve bu da son derece derin bir ‘konu’dur, bilindiği gibi. 

Yalnızca bellek meselesi değil
Her ne kadar ‘fen’ci de olsa, babam, bu Merdiven şiirini çok sık okurdu. Aslında babamın bir huyu vardı o da şarkıların ilk öbeğini ancak söyleyebilirdi ya da nakarat bölümünü. Çünkü belleği çok çok zayıftı. Şiirde de öyleydi, birkaç Orhan Veli şiiri aklımda kalan ha bire okuduğu, bir de Merdiven. Şiirin tamamını da pek okumazdı. Daha çok ilk öbek:
Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak...
Kuşkusuz bu ilk öbek –yalnız bellek zayıflığından değil– sanırım daha çok biçimsel özellikleri açısından böylesine yer etmişti. Bu benim için de geçerliydi, başkaları için de. Çok küçüklüğümde duyduğum bu diziler, bugünlere kadar geldi benimle. Her merdiven çıkışımda bu dizeler zihnimden hızla geçer. Tabii ki merdiven de merdiven olmalı ki her ne kadar bu merdivenlere zaman zaman müdahale edilse de Beyoğlu/Pera merdivenler diyarıdır. Aslında İstanbul tepeli bir şehir olduğu için, şehrin bir özelliğinin de merdiven/ler olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Çok basit gibi görünen ‘ağır ağır’ın önemli bir çekiciliği var. Genellikle çıkış eylemi sırasında insanın aklına gelmesi de hani biraz bire bir diyeceğimiz bir çağrışım olsa da; hatta ondan sonraki sözcüğün merdiven olması, yani çıktığımız nesnenin kendisinin olması, ilk bakışta ‘şematik’ gibi gelse de, vurgu, ölçü (aruz), müzik sanki anlamın dışında insanın zihninde/belleğinde kalıcı bir iz bırakıyor. Böylesine bir ‘yer etme’ meselesine doğrusu Freud ne derdi bilemiyorum ama öğrencisi Jung’un ne diyeceğini birazcık tahmin edebilirim.
Jung meselesini birazcık açmam gerekirse, merdivenlerin bir ‘arketip’ olduğunu söyleyebilirim. Kaldı ki yine bu merdivenler, ‘bizim’ hem edebiyatımızın hem genel olarak kültürümüzün ‘değirmen’leridir, ‘hayalet’idir! Hâşim de Cervantes ile Shakespeare’in çağında yaşayıp yazsaydı, merdivenler ‘evrensel’leşmez miydi? (Tabii ki birilerinden etkilendiğini biliyoruz; ancak edebiyat da böyle bir alan! Ayrıca esin kaynağının merdiven değil, bir ‘yokuş’ olduğu da söylenmektedir!)
Kuşkusuz Hâşim benim için, bizim için yalnızca ne Merdiven şiiridir ne de onun ilk üç dizesi. Yine de bu merdiven konusunda biraz daha yol almalıyım gibi geliyor. Babamdan son öbeği de duyardım ki ilki kadar olmasa da bir çekiciliği vardır:
Bu bir lisân-ı hafîdir ki rûha dolmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta!
Hatta zaman zaman çok az da olsa şiirin tamamını duymuşumdur. Öncelikle babam ama okulda da Merdiven ile sık sık karşılaştım. Farklı aşamalarda, ortaokul Türkçe, lise edebiyat derslerinde, hocalarımız büyük bir şevkle ayrıntılara inerek anlatırlardı. Babamdan zaman zaman Hâşim’in ‘Karanfil’ şiirinin birinci öbeğin ilk iki dizesini de duymuşumdur:
Yârin dudağından getirilmiş
Bir katre alevdir bu karanfil,
Üçüncü dize ‘Ruhum acısından bunu bildi!’dir; ancak yine bellek meselesi yüzünden benim için güme gitmiştir. Sanırım bu ‘katre’ sözcüğüdür babamın belleğinde yer etme nedeni. Kaldı ki şiir de zaten iki öbekli altı dizedir! 

İki kitap ama kimin?
Duyduğum yalnızca ‘ses’, üstelik tamamı da değil; küçüğüm ve edebiyat/okuma ile aram çok da yok. Yazma meselesi için daha erkense de, öylesine bir ‘hayal’im de yok! Ancak bir ‘kitap’ da kitaplığımızda duruyordu; şanslıyım, bugün benimkinde: Cemil Sena Ongun’un Sanat Sistemleri ve Ahmet Hâşim’in Sembolizmi. Tefeyyüz Kitapevi’den 1947’de yayımlanmış. Kalın (kaba) karton kapaklı, iki yüzünün de kapak kâğıdı soyulmuş. Sırtında aşınmış bir cilt bezi. Bu tür cilt bezlerini ortaokulda sanırım ‘el-işi’ diye bir dersimiz vardı orada kullanırdık. Kitap bugünkü teknolojiyle karşılaştırıldığında ‘antika’. Kalın iç kâğıdı var ve 96 sayfa. Birçok satır kurşun kalemle çizilmiş.
Sanırım, Hâşim’in estet oluşu, modern şiirin kapısını aralayan büyük bir şair oluşu, sembolist oluşu, hazan şairi, hüzün şairi vb. oluşunun yanı sıra, benim için bu kitap’tı, onunla ‘tanışmam’! Yayın dünyasında kendimi bulduğumda yetmişli yılların sonlarıydı ve yavaş yavaş da yazılar başlamıştı. Sahaflar’dan (özellikle gidilen bir yerdi) Şerif Hulûsi’nin ‘Ahmet Hâşim: Hayatı ve Seçme Şiirleri’ adlı kitabını almıştım. Remzi Kitabevi’nden yine 1947 yılında yayımlanan kitabın basımı ötekine göre daha özenliydi.
Bildiğim kadarıyla her iki kitabın basımı yok (umarım yanılıyorumdur); Hâşim ile ilgili günümüze daha yakın incelemelerde bu iki kitaba sık gönderme yapılır. Çok şey öğrenmişimdir bu kitaplardan.
Bu yazıyı kaleme almak için her iki kitabı masama koyduğumda çocukluğuma, Hâşim-babam-ben ilişkisine gidiverdim. Hulûsi’nin kitabını karıştırırken, sanki yerçekimini bulmuş gibi sıçradım. Kitapta yazarın çözümlediği şiirlerin sol başında kırmızı kalemle atılmış işaretler (çarpı) vardı. Bunlar ki ilk kitapta da var. Ongun’un kitabında, örneklenen şiirlerin başlığının sol tarafına konmuş. Yazım değil ve böylesine bir işaretleme yöntemim de yok. İşaretler babamın olmalı ve ben kitabın işaretlerinin aynı (çarpı) olduğunu yeni fark ediyorum! Demek ki bu kitap da ötekiyle birlikte bizde vardı; dolayısıyla belleğim beni yanıltmış, Sahaflar’dan almamışım, o da babamın kitabı! Ya da Jung’u bile aşan bir ‘rastlantı sistemi’nin sonucu iki kitabın çarpıları...
Son alarak şöyle diyebilirim: Aynı zamanda denemeci. O zaman için yaygın bir ‘tür’ olan fıkraları, tabii ki gezi yazıları da var. (Yemesini/gezmesini seven, ‘haz’ almasını bilen, yaşamasını bilen bir kişilik.) Düzyazılarının epeyce bir kısmı ölümünden sonra kitaplaşmıştır.
Hastalanarak ölmeseydi, daha yaşasaydı “Acaba biz Ataç’ı ‘deneme’ bağlamında böyle mi algılardık ya da başka bir ‘deneme hattı’mız daha mı olurdu?” diye, bir soru geliyor ister istemez insanın aklına, Hâşim’in düzyazılarının içine girince...

BİR GÜNÜN
SONUNDA ARZU
Ahmed Hâşim
Yayına hazırlayan ve günümüz Türkçesine uyarlayan: Kemal Bek
Can Yayınları
2011, 272 sayfa, 18 TL.