İdeoloji üzerine

İdeoloji üzerine
İdeoloji üzerine
Sinan Özbek'in 'İdeoloji Kuramları' kitabı, ideolojinin ne olup ne olmadığını bir kez daha gözden geçirmek için iyi bir fırsat yaratıyor
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

İdeolojinin her zaman ekonomik kategorilerle birlikte alınması gerektiğini söylüyordu Marx, her türlü idenin, sanat, hukuk, siyaset ya da dinin de altyapıya, asıl belirleyici olan ekonomik temele göre biçimleneceğini... Sinan Özbek’in ‘İdeoloji Kuramları’ kitabı, ideolojinin ne olup ne olmadığını bir kez daha gözden geçirmek için iyi bir fırsat yaratıyor. Önceden idelerin kaynağının ideler, sözgelimi sanatın kaynağının sanat, hukukun kaynağının hukuk olduğuna ilişkin düşüncelerin kendi sorularına bile yanıt veremez oluşunun, hakikatin aslında ne olduğuna ulaşılmasını da önlediğini belirtiyor Sinan Özbek. Sanatı sanatla açıklamak, sonucu anlamaya yarar belki, ama kaynağı açıklamak için yeterli olmayabilir. Dolayısıyla oluşum sürecini anlamadan, içinde yaşadığı ânı açıklamakla yetinen, tersini yapmaktaysa güçlük çeken bir algı biçimi çıkar ortaya.

Sinan Özbek, “İşte bu noktada Marx’ın bu hakikatin olabildiğince eksiksiz bir anlatımını vermeyi denediğini görmek gerekmektedir,” diyor. “Marx’a göre idelerin kaynağı insanların somut üretim ilişkileridir.” Altyapıdaki temel değişimlerin üstyapı kurumlarını ve kategorilerini değiştirebileceği, önceden başka felsefeciler ve düşünceler tarafından dile getirilmişti, ama Marx’ın müdahalesi, altyapıyı tek belirleyen olarak almasa da, üstyapıya soluk alma fırsatı tanımamış oldu. Marx’ın altyapı ile üstyapı arasındaki ilişkinin içinden çıkma biçiminin sancılı olmasının ya da çoğu kez çıkamamasının nedeniydi bu. Sinan Özbek de bu durumu, Marx’ın değneği somut, maddi ilişkilere bükerken, kırmasa da çatlattığı biçiminde açıklıyor. O gün bu gün, Marx’a yöneltilen eleştirilerin önemli bir çıkış noktası olmuştur bu, haklı olarak. Üstelik altyapıyı bu denli kadiri mutlak görmek, Marx’ın nitelikli dünyasını ideolojinin sınırlarına çekmiştir ki, sonraki bir yüz yıl içinde de Marksizm sürekli kendini yenileyebilen yaratıcı bir düşüce dizgesi olarak değil de, siyasal hayatı yorumlayan bir ideoloji biçiminde algılanmıştır.
Engels bu durumu, “Biçimi içeriğe kurban ettik,” diye açıklıyor ve sürdürüyor: “Marx ve ben, genç yazarların sıklıkla ekonomik boyutu olduğundan fazla abartmasının sorumluluğunu paylaşıyoruz. Biz ekonomik boyutun önemini yadsıyan karşıtlarımızın tersine, vurguyu onun üzerinde tutmak zorunda kaldık.”

Altyapının değişime etkisi 
On dokuzuncu yüzyılın sonlarında kapitalizmin yükselişi ve yirminci yüzyılın başlarında bütün hayatı düzenleyecek güce ulaşması modernizmin yapısal koşullarını yaratmıştı. Devletin yeniden yapılandırılmasından günlük hayata, kültüre, sanata ve edebiyata uzanan muazzam bir hareket ettirici olarak modernizm, denebilir ki Rönesans’tan sonraki en etkin düşünce akımı oldu ve bütün dünyaya yayıldı. Ne ki modernizmi, sanat ve edebiyatın önüne koşulduğu bütün bir kültürü topyekûn yukarı çıkaracak bir düşünme ve yaratma etkinliği olarak alınca, onun değil altyapı tarafından belirlenmesi, altyapının onun tarafından belirlenmesinin yolunu açacak bir enerji çıkmıştı ortaya. Bu enerji, modernizmi ideolojiden bağımsızlaştırdı. Modernizm, hayatı bütüncül gören anlayıştan uzaklaşmak, gerçeği yanılsamalarıyla birlikte alımlayıp başka bir gerçeklik yaratmak, yaratıcılığı ve bireylik gizilgücünü önemsemek demekse, onun ideolojiyle arası iyi olmayacaktı elbette.
Marx, “Ekonomik temelde meydana gelen değişme az ya da çok hızlı bir şekilde bütün muazzam üstyapıyı sarsıntıya uğratır,” diyor, ama burada bazı incelikleri de ayırt etmek gerekiyor. Sözgelimi hukuk ya da din gibi, toplumsal hayata ve kurumsal dizgelere bağlı üstyapıların ekonomik temeldeki değişmeler yüzünden sarsıntıya uğradıkları daha kolay söylenebilecekken, sözgelimi sanatın bu etkileri kendi içinde eritebilme gücü, ona görece bağımsızlık vermiştir. Kapitalizmin yükselişiyle birlikte yükselen modernizmin üstyapı dünyası, bütün alanlara dal budak salan bir çok boyutluluk ve güç kazandıktan sonra, kendi yolunu çizmeye başlamıştır.

Düşünce üretiminin yavaşladığı ya da pek olmadığı yerde, ideolojiler öne çıkar. İster istemez, düşünceyi bir ideoloji olarak tasarlar insan. Aynı düşüncelerin sürgit egemenliği ve egemen düşüncenin yaratıcı düşüncelere uzaklığı, insanları bir ideolojiden öbürüne gönderirken, yalnızca kısıtlı dünyalar kurulur. Kısıtlılık çatışmayı, çatışma otoriter eğilimleri, bu da kısırdönügyü tamamlayarak ideolojileri güçlendirir.
Marx’ın, “kendi tasavvurlarının, kendi fikirlerinin vb. üreticileri insanlardır” sözünü aktarıyor Sinan Özbek. Gelgelelim, insanın ancak özgürlük içindeki düşünme biçimidir bu. Özgürlüğün olmadığı yerde, insan başkalarının, dolayısıyla egemen olanın temsilcisi olarak davranır. İnsanları küçük dünyalara sıkıştırmak, çatışmayı körüklemek mi istiyorsunuz, egemen olanı dayatırsınız onlara. İdeoloji, modern zamanlarda hep böyle bir işlev gördü.

İdeoloji gerçekliğin yerine geçerse... 

Dolayısıyla ideoloji, belli bir bakış açısını ve düşünceyi gerçekliğin yerine geçirerek anlatan, gerçeğin ta kendisi olarak kabul eden bir düşünme biçimidir ki, bu yüzden yanlış toplumsal bilinç ya da yanılsama olarak nitelenir. Burada bir arka oda var elbette: İnsanın nitelikli algısı, dışarıdan gelen etkilere açık olsa da, gerçekliği kendine göre değerlendirir ve o gerçeklikten çıkarak kendine özgü tasarımlar yapar. Peki bu da ideolojinin ta kendisi değil midir? Yerinde bir soru bu ve yaratıcı düşünceyi ideolojiden kıl payı ayırır.
İnsanın her türlü algısı kendi bireyliğini aşıp toplumsal bir amacı da güdüyor, bir kurum inşa etmeyi amaçlıyorsa, o algı gerçekliği sakatlayan bir ideolojiye dönüşmeye başlamıştır elbette. Her insanın aklı, aynı gerçekliği başka biçimde yansıtır. Dolayısıyla hiçbir düşünce önsel olarak doğru kabul edilemez. Tarih, bunun kapsamlı bir örneği sayılır. Geçmiş budur, diyen bütün tarih anlayışları ideolojiktir ve güvenilmez. Marx’ın “İdeolojinin kendisi de zaten tarihin görünümlerinden biridir” sözünü, tarih de ideolojinin görünümlerinden biridir biçiminde de yazabiliriz. Öznel tarihin değerinin burada olduğu hep vurgulanıyor. Tarihçinin kendine göre anlayıp aktardığı ve yorumladığı tarih, tarihin ufkunu genişletir ve özgürce yazıldığı için, aslında daha güvenilirdir.
İktidara ve kurumlara göbekten bağlı olmak, ideolojiyi Marx’ın anladığı biçimlerden başka biçimlerde almayı ister istemez gerektirir. Lenin’in ve ondan sonrasının ideolojiyle ilişkisi bunu gösterir. Lenin, ideoloji üstünde çokça durmaya gerek de görmemiştir. Proletaryanın ve iktidarının ideolojik donanımı, önderlik sorununun çözümü için anahtardır Lenin’de. Böylece kategoriler oluşur: Marksizm işçi sınıfının ideolojisine dönüşür ve bir yandan ideoloji, öbür yandan bilimdir artık. Belki de Marksizmi her şeyden önce bir iktidar aracı olarak aldığı için, Lenin’in düşünceleri bugün somut karşılıklarını bulamadan, boşlukta asılı duruyor.
Bu nokta aslında şunu hep önemli bir tartışma olarak getiriyor: Marksizm işçi sınıfının ideolojisi midir yalnızca ya da işçi sınıfının sosyalizm savaşımını aydınlatan bir düşünce dizgesi midir? Marksizmi böyle görmek, onu ideolojiye, kategorik bir düşünceye indirger, orada kısıtlı bir savaşım aracına dönüşür, mutlak doğrularıyla kendini yok etmiş olur.
Marksizm, aslında toplumsal ve düşünsel ilerlemenin içinde, herhangi bir sınıfa ya da toplumsal kesime ait olmayan bir dizgesel düşünce, sürekli yeniden yorumlanmaya açık bir felsefe olduğu için, bugün de sürekli yeni biçimlerde değerlendiriliyor ve yeterince açığa çıkmamış yanlarını dışavurarak kendini sürekli yenileyebiliyor.
Sinan Özbek’in ‘İdeoloji Kuramları’, ideoloji kavramı çevresinde günümüzde yapılan tartışmalar için iyi bir temel oluşturuyor.

İdeolojİ Kuramları
Sinan Özbek
Notos Kitap
2011, 180 sayfa, 15 TL.