İhtilal hukukunun yargıdaki izleri çok derin

İhtilal hukukunun yargıdaki izleri çok derin
İhtilal hukukunun yargıdaki izleri çok derin

Taha Akyol Fotoğraf: TOLGA AKTAŞ

'Atatürk'ün İhtilal Hukuku' kitabıyla Cumhuriyet'in ilk dönemine ayna tutan Taha Akyol, 'Devlet çıkarı diye hukuku çiğnediğiniz zaman devleti adaletsiz hale getiriyorsunuz' diyor
Haber: GÖKÇE AYTULU - gokce.aytulu@radikal.com.tr / Arşivi

Mustafa Kemal demokrasiye inanan bir lider miydi?
Mustafa Kemal demokrasiyi çok uzun vadede, kendisinden epeyce sonrası için isteyen bir liderdi ama uygulamaları demokratik değildi. Siyasi kariyerinde bu açıdan hem değişme hem devamlılık vardır. Devamlılık arz eden görüşü kuvvetler birliğidir. Tüm hayatı boyunca buna inandı. Jean Jacques Rousseau’nun kuvvetler birliği tezine inandı. Bütün hayatı boyunca Hakimiyeti Milliye kavramını liberallerin değil, Rousseau’nun anlattığı şekilde kabul etti, yürütme erkinin yasama ve yargının üzerinde olduğunu savundu. Vatandaşların işine bakan yargının bağımsız, fakat devletle ilgili konularda yargının inkılâbın hizmetinde olması gerektiğini savundu. Bunlar Mustafa Kemal’in bütün hayatında devamlılık arz eden hususlar. 

Peki değişen nedir?
Mustafa Kemal başlangıçta daha kolektif bir liderlik anlayışını benimserken süratle tek adam vurgusuna dönüştü. Tek Adam, benim yaptığım bir yakıştırma değil. Kendisi Nutuk’ta da söylüyor, “Büyük işler ancak kudreti sarsılmaz reisler tarafından yapılıyor”. Nutuk’ta işlenen görüş budur. Atatürk ’ün saf hukuk alanındaki görüşmelerinde hem siyasi stratejiye göre hem döneme göre değişiklikler olmuştu. Başlangıçta daha İslami bir dil kullanırken Cumhuriyet’in ilanının ardından temel kanunlar yazılırken Mecelle’nin evrimleşmesiyle bir medeni kanun fikrini savunurken, İtalya’dan alınan liberal ceza kanunu alınırken Cumhuriyeti ve İnkılabı mahfuz tutma yani koruma düşüncesiyle siyasi suçların cezası çok ağırlaştırılmıştır. İtalya’da idam yoktu ama bizde siyasi suçlara idam cezası getirilmişti. 

İhtilal Hukuku olarak adlandırdığınız kavram kaynağını, gücünü nereden alıyor?
Atatürk, her zaman milli hakimiyet vurgusunu yaptı. Bu vurgu liberal anlamda bir milli hakimiyetten çok, Rousseau’nun Jakoben milli irade anlayışına yakındı. Rousseau’ya göre milli irade çoğunluk iradesi değildir. Milli irade, milletin iyiliğini düşünenlerin, bunu temsil edenlerin iradesidir. Halka rağmen halk içindir, otoriterdir. 

‘Milli irade’ bugün de siyasi söylemin en revaçta kavramlarından biri. Atatürk döneminde kullanılan Milli iradeyle bugün kullanılan milli irade kavramı arasında bağ kurmak mümkün mü?
Mümkün. Hem devamlılık hem değişim var. Artık sandıktan çıkan iradedir milli irade. İkincisi sadece sandıktan çıkan irade değil, yasama, yürütme ve yargı erki milli iradenin unsurları. Artık önemli ölçüde demokratikleşmiştir. Ancak Türkiye ’de merkez sağ, milli iradeyi parlamento çoğunluğu olarak görme eğiliminde. Bu eski otoriter anlayışın devam eden kısmıdır. 

1920’de toplanan Birinci Meclis ile Cumhuriyeti ilan eden İkinci Meclis arasında fark var mı?
Çok fark var. İlk meclis, kimlikler ve siyasi görüş bakımından çoğulcu ve demokratik. Atatürk meşru otoriteyi İstanbul’dan Ankara’ya kaydırmaya çalıştığı aşamada Anadolu’daki tüm unsurların bu Meclis’te yer almasına çalışmıştır. Meclisi Mebusan’dan gelen milletvekilleriyle sosyalizm-liberalizm gibi İttihatçıların iki kanadı da Meclis’e girmişti. 1923’ten itibaren Atatürk seçimlerin yönetimini kendi eline almış, istemediği unsurların Meclis’e girmeyeceği bir uygulama yapmıştır. Böyle olunca Birinci Meclis’teki çoğulculuk giderek azalmıştır. Üçüncü meclis döneminden itibaren hiçbir muhalefete izin verilmemiştir. 

Cumhuriyet dönemindeki İstiklal Mahkemeleri yargılamalarını nasıl değerlendirmek lazım?
İstiklal Mahkemeleri, Atatürk’ün hukuk anlayışını ve bizdeki hukuk geleneğini tespit etmek açısından çok önemlidir. Milli mücadele sırasında İstiklal Mahkemeleri asker kaçakları ve isyanlara karşı kurulmuştu. Fakat o mecliste İstiklal Mahkemeleri kesin kontrol altındaydı. Meclis’ten seçilecek üyeler serbest seçimle atanıyordu. Mahkeme üyeleri bir yerde zulmederse, temsilciler tarafından Meclis’e şikayet ediliyor ve üyeler değiştiriliyordu. 1924 Anayasası yapılırken, Osmanlı Kanuni Esasi’de bulunan çok önemli bir madde çıkartıldı. O maddede “olağanüstü mahkeme kurulamaz” ibaresi yer alıyordu. Öyle anlaşılıyor ki 24 Anayasası yapılırken Atatürk’ün kafasında “İstiklal Mahkemeleri gerekebilir” düşüncesi vardı. Nitekim Şeyh Sait isyanıyla birlikte yeniden kuruldu. Burada Meclis’in hiçbir denetimi kalmamıştır. Bu mahkeme anayasayı tanımamıştır. Milletvekilleri dokunulmazlıkları olmasına rağmen “suçüstü” yakalanıp tutuklanmış, idam edilmiştir. İsmet Paşa hakkında bile tutuklama kararı verilmiştir. Atatürk’ün Ocak 1923’te söylediği bir söz “İhtilal hukuku” dediğim kavramı anlatır: İnkılabın kanunu mevcut kanunların üzerindedir”. Mevcut kanun 1924 Anayasası. İstiklal Mahkemesi’nin milletvekili dokunulmazlıklarını tanımaması buna örnektir. Dersim Kanunu’nda “idam cezalarında Meclis yerine komutanın onayı yeterli” kılınıyor. Liberal eğilimli milletvekili Hüsnü Kitapçı itiraz ediyor. Anayasa Komisyonu cevaben yaptığı konuşmada, “biz bir tarafa Anayasa’nın hükmünü koyduk, öbür tarafa devletin menfaatlerini koyduk. Ölçtük, tarttık, bu hükmü koyduk” diyor. 

Olağanüstü bir durum olarak nitelediğiniz “İhtilal hukuku”nun bugüne mirası ne oldu? OHAL uygulamaları, DGM’ler ve özel yetkili mahkemelerde bu mirasın izleri yok mu?
Özel yetkili mahkeme, ihtisas mahkemesi anlamında olabilir. Ama bizdeki özel yetkili mahkemelere yapılan eleştirilere katılıyorum. İstiklal Mahkemeleri ve ihtilal hukuku geleneğinin bizim yargılama sistemi üzerindeki etkileri çok derindir. Yargıtay’ın Temel İlkelerimiz diye bir deklarasyonu vardır. Burada hukuk, adalet, özgürlük, savunma hakkından önce Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık gelmektedir. TESEV’in araştırmasında net olarak ortaya çıktı. Hakim ve savcılara “hukukun çıkarı mı devletin çıkarı mı” diye sorulduğunda “devletin çıkarı” cevabını veriyorlar. Şu gözden kaçıyor devlet çıkarı diye hukuku çiğnediğiniz zaman devleti adaletsiz hale getiriyorsunuz. 

Bugün yargıda yaşananların bunun yansıması olduğu söylenebilir mi?
Tortu olarak söylenebilir. Türkiye büyük ölçüde bunları aşmıştır. 1950’de milli hakimiyet kavramının tanımı değişmiştir. Tek iradeden, sandıktan çıkan milli iradeye dönüşmüştür. 

Atatürk’ün bizzat kurmaya çalıştığı muhalefeti 1930’daki Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyimini nasıl değerlendirmek gerekir?
Uzun vadede bir demokrasi istiyordu. SCF çok az oy alan, Meclis’teki tek adamın kontrolünde bir muhalefet olarak düşünüldü. 

O dönemin elitleri ve Atatürk’ün yakın çevresi ihtilal hukukunu nasıl etkiledi?
SCF örneğinde, Atatürk’ten sert muhalefet yaptıkları biliniyor. Halk Fırkası’nın mutemetlerinin kazandığı imkânlar halkın büyük tepkisini çekmişti. Rejim 1930’larda daha otoriter hale geldi. Burada “Şef” kavramına dikkat etmek gerekir. Bu anayasanın üzerinde bir kavramdır. Bu 1930’ların anlayışı. Yoksa Takriri Sükun döneminde bile Mustafa Kemal’e “şef” denmemiştir. 

Özetle kitaptan otoriter bir Atatürk hukuku çıkıyor…
Atatürk’ün otoriter yönünün eleştirilmesini demokrasinin gelişimi açısından gerekli buluyorum. Bu, tıpkı Dreyfus yargılamaları gibi. Nasıl ki Dreyfus yargılaması eleştirilmeden Fransa’da kuvvetler ayrılığı gelişmezdi, bugün de İstiklal Mahkemelerini eleştirmeden demokratik bilinç gelişmez. 

Kitabınızda andığınız dönemlerin eserleri sayılabilecek Gençliğe Hitabe, Andımız gibi metinlerin bugünlerde okullardan kaldırılması tartışılıyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
Ben “usulü tedric” kuralını benimsiyorum. Andımızın Cumhuriyet ilkeleriyle ilgisi yok, Reşit Galip’in bir uygulaması. Andımız bugünkü haliyle gerilimi artırıyor. Celal Bayar’ın 1934 tarihli bir raporu var. “Birtakım vatandaşlarımızın Kürt diye dışlanması korkarım ki ileride büyük tepki doğuracak” diyor. Yasaları 70 milyonu kapsayacak şekilde düzenlemek gerekir. Anayasadaki “Her vatandaş Türktür” maddesi çıkmalı. Ama anayasada çeşitli kimliklerden, kültürel çoğulculukla oluşan bir “Türk milleti” kavramının da bulunması gerektiğini düşünüyorum. Biz anayasadan Türk kavramını çıkartırsak PKK , “anayasa etnik özelliklerinden arındı biz de bu davadan vazgeçtik” demeyecektir. 

Peki Gençliğe Hitabe?
Gençliğe Hitabe’nin bir genelgeyle kaldırılmasını doğru bulmuyorum. Bunun zaman içerisinde tabu olmaktan çıkarılmasını, tarihi bir değer olarak kabul edilmesini arzuluyorum.

ATATÜRK’ÜN İHTİLAL
HUKUKU
Taha Akyol
Doğan Kitap
2012, 632 sayfa, 32 TL.