İki 'best', bir 'iyi'

İki 'best', bir 'iyi'
İki 'best', bir 'iyi'
Baldacci, CIA içinde yapılacak temizlikle ortalığı toz pembeye boyamış... 'Provokatör'ü yazanlar hayal güçlerini fazla zorlamışlar... Polisiyelerin gerek edebi gerek ideolojik potansiyelini anlamak için 'Tokyo Sene Sıfır'ı okumalı...
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

David Baldacci ülkemizde tanınan bir yazar. 1990’lardan başlayan Baldacci çevirileri, ‘Mezar Gibi Soğuk’la birlikte 12 rakamına ulaştı. David Baldacci’nin toplam 16 romanı var. İlk romanın yayıncılığını best seller türüne ağırlık veren Altın Kitaplar yapmıştı. Yazar, yayıncı ve okuyucu için iyi bir buluşma. Ancak Baldacci’nin son iki romanının portföyünde Türk ve dünya edebiyatının seçkin yazar ve eserlerini barındıran YKY tarafından yayımlanması şaşırtıcıydı. Çünkü Baldacci, edebiyatı dert etmeyen, hafif ve heyecanlı aksiyonları seven okuyuculara seslenen, kültür endüstrisi için seri üretim yapan bir yazar. Best seller türüne, hiç değilse iyilerine itiraz etmemekle birlikte, bu türle edebiyat arasına bir ayrım çizilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle Baldacci romanları YKY edebiyat dizisinde değil Meridyen Kitaplar’da basılsaydı daha uygun olacaktı. 

Çok gizli!
1960 doğumlu ABD ’li yazar David Baldacci, önceki romanlarında yaptığı gibi, türün bütün kalıplarını kullanan, ABD derin siyaseti etrafında gelişen, CIA’nin kirli operasyonlarına, yarı resmi tetikçilere yer veren hızlı bir macera romanı yazmış... Hikaye iki ayrı olay akışıyla ilerliyor. Bir yandan ABD hükümetine taşeron hizmet veren bir güvenlik kuruluşunda siztemdeki sızmaları tespit etmekle görevli Harry Finn’in babasını öldüren CIA timinden intikam alma planını adım adım yürütmesini izliyoruz. Diğer yanda Anabella adlı çekici bir kadının dolandırdığı acımasız bir kumarhane sahibinden kaçma çabası anlatılıyor. Bu iki eksenin çakıştığı noktda eski bir CIA ajanı duruyor; John Carr.
Harry Finn’in intikam alacağı katillerden birisi olan John Carr da aslında o operasyon sonrası CIA tarafından tasfiye edilmiş eski bir ajan. Operasyon ise bir hayki sansasyonel; Sovyetlerin çökertilmesi için Andropov ve Çernenko’nun öldürülmelerine uzanan, bunu bir avuç CIA görevlisine bağlayan inandırıcılığı hayli zor bir kurgusu var romanın. Aksiyon sahneleri de öyle. Daha da ötesi; sistemin içinde yuvalanmış kontrolsüz bir birimin sistem tarafından tasfiye eilmesiyle iç rahatlatan finali en az inandırıcısı.
Popüler kültür ürünlerini, hele ki ABD’de üretilenleri ideolojik açıdan sorguya çekmek hiç anlamlı değil. Bunların sistemin ideolojisini üretecekleri, gedikleri yamayacaklari çok açık. Baldacci, liberal bir bakışla günah keçisi olarak CIA’yi, aslında CIA içindeki bir birimi seçiyor, eylemlerini eleştiriyor. Bu tespitlerine katılıyoruz. Ancak onlar sistemin bozuk parçaları; ve sistem gecikmeli de olsa kendisini temizleyecek mekanizmalara sahip. İşte Baldacci’ye, ABD’li ya da bizdeki liberallere itiraz edilecek nokta tam da bu. Derin devlet denilen karanlık yapılanmaları tasfiye etmekle hiçbir şey düzelmiyor. Çünkü bu yapılanmalar sistemin arızalı parçaları değil; sistemin ta kendisi. Tıpkı Ergenekon operasyonunun demokrasi getireceğine inan ya da inanmak isteyenler gibi, David Baldacci de CIA içinde yapılacak temizlikle ortalığı toz pembeye boyamış. Arka planı bu kadar bildik olunca hikayesi de o kadar yavan kalıyor… 

Yerli bestseller
İşin özünün sistemin kendisinde saklı olduğunu vurgulayan bir best seller yazılabilir mi? Yukarıdaki iddialardan sonra bu soruya “Evet” demek çelişkili gelebilir. Ama o best seller yerli üretimse, neden olmasın. Elbette burada sorun yaratan best seller nitelemesi. A. Tahsin Ertaş ve H. Gümrah Eralp’in birlikte kaleme aldıkları ‘Provokatör’ü best seller parantezi içine alma nedenim, Som Yayınları best seller dizisi içinde yayımlanması. Kitabın çok satıp satmayacağı belli değil elbette, söz konusu olan best seller kalıplarını kullanması... ‘Provokatör’ü yazanlar da hayal güçlerini biraz fazla zorlamışlar. Bu kez farklı karakterlerin eş zamanlı akan iki ayrı hikayesi değil, aynı karakterlere dair iki farklı zaman akışı kullanılmış. Zamanlardan birinde 2015 yılında, New York’tayız. Diğerinde 1968’in İstanbul ’unda. İstanbul’da üşütük bir İngiliz bilim adamının üstün insan yaratma hayalleri sonucu Türk bir anneden doğan ikizler, 2015 New York’unda ABD’yi sarsacak işler başarıyorlar; Sedat, matematik dehasıyla, Vedat ise toplumu isyna sürükleyen fikirleriyle…
Kısa ama karışık hikayeyi özetlemek zor; ama Vedat’ın birkaç insanın zihnine girip zengin iş adamları ve yöneticiler suikastler düzenleterek kapitalist sistemi birkaç gün için bile çökertmeyi başarması Baldacci’nin romanı kadar inandırıcılıktan uzak. Üstelik tersinden yaklaşsalar da, yazarların çözümü birkaç kişiye, hatta tek bir kahramana bağlamaları, akıl yürütme konusunda Baldacci’ye katıldıklarını düşündürüyor. Gerçeklikle fazlaca ilgilenmeyen bir roman için belki ehemmiyeti yok ama yine de bir düzeltmede bulunmakta fayda var. Hikayenin 1968 yılı İstanbul’unda geçen bir sahnesinde, roman kişileri Yıldız Üniversitesi bahçesinde yürüyorlar. Oysa 1968’de Yıldız Üniversitesi henüz kurulmamıştı. O tarihlerdeki adı “İstanbul Teknik Okulu”dur. Ama best seller kulvarını seçmiş, her şeyin fazlasıyla abartıldığı bir roman için bu önemsiz bir ayrıntı zaten. 

Tıpkı cehennem gibi
Polisiyelerin gerek edebi gerek ideolojik potansiyelini anlamak için ‘Tokyo Sene Sıfır’ı okumanızı öneririm. Türkçeye ilk kez çevrilen 1967 doğumlu İngiliz yazar David Peace’in konusu kadar üslubuyla da çok çarpıcı bu ‘kara’ romanı, II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasındaki Tokyo’dan, kentin en diplerini ortaya çıkaran derinlemesine bir kesit sunuyor...
Gerçek bir olaydan esinlenerek yazılan ‘Tokyo Sene Sıfır’, yazarın Tokyo Üçlemesi adını verdiği roman dizisinin ilk kitabı. Tokyo’nun sıfırıncı senesinde başlıyor hikaye; yani II. Dünya Savaşı’nın Japonya için sona erdiği, İmparator’un teslim olduklarını ilan ettikleri bir Ağustos gününde. 40 yaşlarındaki dedektif Minami, genç bir kadın cesedinin bulunmasıyla başlayan soruşturmayı üstleniyor. Tek bir cinayet değil, kısa zamanda birkaç kadın cesedi daha bulunacak ve olayın sapık bir katil tarafından işlendiği anlaşılacaktır. Ne var ki katili bulmak kolay değildir. Hele ki detektifin savaştan tahrip olmuş zihni geçmişten gelen görüntülerle mütemadiyen kesintiye uğrarken… Uykusuzluk çeken, bir uyku hapı elde etmek için mafya patronlarının kapısını çalmak zorunda kalan Minami, meslekdaşlarının ve amirlerinin engelemelerine de takılacaktır.
Savaşın yarattığı yoksulluk, yozlaşma ve çözülme ile birlite tam bir cehennem tablosu yaratmış David Peace. Dış dünyanın cehennemini kahramanın iç dünyasının cehennemine bağlayan mükemmel bir anlatım kurmuş. Detektif Minami’nin kesik, muğlak, çelişkili, takıntılı, hatta ilk bakışta anlamsız cümlelerle yansıttığı bilinç akışı, bir süre sonra hem cinayetlerin hem Minami’nin karanlık noktalarını aydınlatacak ipuçlarını barındırıyor. Bilinç akışı ve iç monologların hikayenin akışına ve ortamın kaotik atmosferini yansıtmaya katkısı büüyük. Dilin bu denli öne çıktığı bir romandan övgüyle söz ediyorsak eğer, çevirmen Dost Körpe’nin hakkını da teslim etmeliyiz.
İşgalci Amerikan ordusu, işbirlikçi Japonlar, daha şimdiden krallığını ilan eden çeteler, kendi başının çaresine bakmaya çalışan polis teşkilatı, bütün bunların arasına sıkışıp kalmış yoksul, ürkek, çaresiz, zaman zaman suç ortağı olan bir toplum. Detektif Minami’nin cinayetleri çözmek için kentin sokaklarını tarayan gözü, aslında David Peace’in siyasi ve toplumsal sorgusunun merceğinden başka bir şey değil. Polisiyeyle edebiyatı, edebiyatla toplumsal eleştiriyi çok iyi buluşturmuş.
‘Tokyo Sene Sıfır’ son yıllarda okuduğum en iyi polisiyelerden, en iyi romanlardan biri. Üçlemesinin ikincisini merakla bekliyorum.

MEZAR GİBİ SOĞUK
David Baldacci
Çeviren: Emrah İmre
Yapı Kredi Yayınları
2011, 392 sayfa, 23 TL.

PROVOKATÖR
A. Tahsin Ertaş, H. Gümrah Eralp
Som Yayınevi
2011, 192 sayfa, 14 TL.

TOKYO SENE SIFIR
David Peace
Çeviren: Dost Körpe
Sel Yayıncılık
2011, 399 sayfa, 25 TL.