İki genç kızın romanı 'gibi'

İki genç kızın romanı 'gibi'
İki genç kızın romanı 'gibi'

Ali Smith

Ali Smith'in sevdiği temaları; sevgiyi, aşkı, ölümü, hastalığı, zamanın akıp geçmesini, kederi, rastlantısallığı, toplumsal baskı ve hoşgörüsüzlüğü barındıran hikâyesi ve dili ile 'Gibi' iyi bir roman
Haber: A. Ömer Türkeş / Arşivi

‘Gibi’ bol ödüllü İskoç yazar Ali Smith’in ilk romanı. 1997’de yazılmış. Smith’e ününü sağlayan hikâyeleri ve kariyerini sağlamlaştıran romanları daha önce Türkçeleştirilmişlerdi. Bu nedenle ‘Gibi’ olgunluk dönemi hakkında kanaat sahibi olduğumuz bir yazarın romancılık serüvenini ve gelişimini izlemek açısından ayrı bir öneme sahip. İlk romanında iki genç kızın hikâyesini anlatmış Smith. İki genç kızın ve küçük bir kız çocuğunun. Simetrik olarak ikiye bölünmüş romanın ilk bölümü Perihan Mağden’in ‘Biz Neden Kaçıyoruz Anne’sine, ikinci bölümü ise ‘İki Genç Kızın Romanı’na benziyor. Benzerlik akla ‘intihal’i getirmesin. Her ne kadar ilk bölümde kan bağları şaibeli bir anne kızın oradan oraya savrulmasını, ikinci bölümde bir genç kızın diğerine duyduğu tutku dolu bir aşkı anlatsa bile, Ali Smith ile Perihan Mağden’in hikâyeleri ve meseleleri birbirinden çok farklı. 

Amy ve Ash
“Amy” adlı ilk bölümde Amy Shone adlı genç bir kadınla Kate adlı yedi yaşındaki kızının İskoçya’da sürdürdükleri hayattan bir kesit verilmiş. Üçüncü tekil şahıs bakış açısından aktarılan bu kesit, anne ve kızın bir karavan parkına yerleşmesiyle başlıyor. Ancak anlaşılan o ki Amy ve Kate çok yer gezmiş, hayatlarını idame ettirebilmek için oradan oraya dolaşmışlar. Onlarının hayatlarını bir noktasından kavrıyor Smith. Bu nedenle, başlangıçta anne ve kızı hakkında yeterli bilgi sahibi değiliz. Bilgileri bölük pörçük, puslu, bulanık. O kadar ki, Amy’nin Kate’nin gerçek annesi olup olmadığı bile belirsiz ama ilişkileri çok sıcak. Belki de bir yerde uzun süre kalmadıkları, hayatlarına başkaları girmediği için birbirlerine sığınmışlar. Maddi zorluklar çekmelerine, toplumun kıyısında yaşamalarına rağmen mutlu bir ikili.
Romanın başlarında Amy’nin okuyamadığını, sözcüklerin anlamını sökemediğini, uzun süredir doğru dürüst bir işte çalışmadığını öğrenmekle birlikte kadının davranışlarındaki incelik ve özgüven, geçmişi hakkında kuşkular yaratıyor. Kuşkuların doğruluğu ansızın çıkılan İtalya seyehatiyle doğrulanır; aslında bir akademisyendir Amy. Geçirdiği depresyon neticesinde okuma yeteneğini yitirmiş, zengin ve tanınmış ailesinden, steril çevrelerden uzaklaşmıştır. İtalya seyehati sırasında sözcükler yavaş yavaş yeniden canlanacaktır zihninde. Zihnini hareket ettiren bir başka uyarıcı, çocukluk arkadaşı ünlü yazar Aisling McCarthy hakkında kendisine yöneltilen sorular. Amy annesinin yolladığı eşyalar arasında bulduğu eski hatıra defterlerini yakmaya hazırlanırken nihayet özgürlüğe kavuştuğunu ve geçmişten geriye sadece bir avuş kül kaldığını düşünecektir. Bir kelime oyunu bu; kül yani İngilizce karşılığıyla Ash, çocukluk arkadaşı Aisling McCarthy isminin kısaltması.
Bu bağlantıyla ikinci bölüme, Ash’in hikâyesine geçiyoruz. Amy ile Kate’in hatıra defterlerini yaktığı geceden yaklaşık sekiz yıl öncesinde, Ash’in yıllar sonra baba evine döndüğü 1987 yılındayız; “Evet, memleketime döndüm ve nerede olduğum konusunda hiçbir fıkrim yok. Şey, aslında bu doğru sayılmaz. Kasaba aynı, biraz büyümüş, biraz çirkinleşmiş. Her zamanki gibi zirvelerin altına yayılmış, halicin çevresindeki hiçliği bekliyor. Hava hâlâ temiz, pansiyon bahçelerindeki köknarlar ile çamurun kokularını taşıyor. Kanca gagalı martılar hâlâ çatılarda bağrışıyor. Hiçbir şey değişmemiş ve her şey değişmiş. Evim, bu eski ev, babamın evi, benim için yeni. Bu evin kokusu farklı, sanki burada yaşlı biri yaşayıp ölmüş de kokusu henüz geçmemiş gibi. Tuhaf, odaların kapılarını açarken, işte geldin, evindesin, deyip duruyorum kendime.”
Görüldüğü gibi hikâye bu kez Ash’in günlüğü üzerinden birinci tekil şahıs anlatısına geçmiş. İskoçya’nın bu küçük kasabasına dönen Ash, geçmişi ve içinde bulunduğu zamanın muhasebesini yaparken anımsamalar yoluyla zaman içinde gidip geliyor. Annesini küçük yaşta kaybetmiş, babası ve iki abisi ile yaşayan tuhaf bir kız çocuğudur Ash. Cinsel eğilimlerinin farklılığını küçük yaşta fark etmiş, bu tutucu İskoç kasabasında cinselliğini özgürce yaşayamamıştır. Ne yazık ki aşkını da yaşayamayacaktır. Yukarı sınıftan bir İngiliz kızı olan Amy, daha ilk karşılaşmalarında etkilemiştir Ash’i. Arkadaşlık kurmuşlar, birlikte seyehatlere çıkmışlar, hoşça vakit geçirmişler ama Ash Amy’e hislerini açmaya bir türlü cesaret edememiştir. Aslında Ash’in kasabayı terkedip Cambridge’e gitmesinin sebebi de Amy’e yakın olmak isteğidir. Bir gün Amy’nin günlüklerini bulacak ve okuduğunda ikisinin hayatı geri dönüşsüz biçimde değişecektir... 

Bir sürü gibi
Ali Smith’in yazarlık karakteristiğini –daha önce Türkçeye çevrilen- hikâye ve romanları çok iyi ortaya koyuyordu. Disiplinli, sağlam kurgulu, detaylara önem veren keskin bir gözlemciliğin ürünü, yerelden yola çıktığı halde birey-toplum çatışmasını işleyerek evrensel sorunlara açılan metinlerin yazarıydı Smith. ‘Gibi’ de aynı anlayışın izleri sürülebilir. Öncelikle iki eşit parçaya bölünmüş simetrik yapısı kurgunun sağlamlığına işaret ediyor. Hatta sağlamlıktan ziyade katılıktan, romanın bütünlüğünün kurguya feda edilmesinden bile söz edilebilir. Bana göre romanın en zayıf yanı da bu. Her ne kadar iki bölüm birbirini tamamlar mahiyette olsa bile, romanın sonunda genel bir tamamlanmamışlık duygusundan kurtulamiyoruz. İlk bölümde Ash hiç görünmezken ikinci bölümde Kate siliniyor romandan. Buna karşılık yazarın muğlak bıraktığı olayları çözmemize, boşlukları doldurmamıza ve olup bitenleri –mesela Amy’nin geçirdiği depresyonu- anlamamıza imkan sağlayan ipuçları başarıyla yerleştirilmiş. Ama gizem yaratmaya çalışmıyor Smith. Bulmaca çözer gibi değil; kendiliğinden, anlatıların doğallığı içerisinde birleşiyor kayıp parçalar. Birleşmese de olur; Ali Smith dış gerçekliğe bağlı kalan bir yazar değil. Dış gerçekliğin bireylerin iç dünyasında yaptığı etkiler onun için daha önemli. Bütünsellik kadar parçalarla, anlarla da ilgileniyor. Bu nedenle detaylara giriyor, belli bir anın bireylerde bıraktığı etkileri o detaylar üzerinden yakalamaya çalışıyor. 

‘Gibi’yi kullanmadan...
‘Gibi’ ile Perihan Maden romanları arasında benzerlik kurmuştum. Ahmet Sipahioğlu’nun ‘Tepelitaklak’ romanıyla da ilginç bir benzerlik var. ‘Tepelitaklak’ın son bölüm başlığını “Gibi” koymuştu Sipahioğlu. Gibi sözcüğüne odaklanarak ‘gibi’lerle, ‘aynen’lerle ve ‘tıpkı’larla dolu hayatlarda özgünlüğün yitimine, her şeyin taklite dönüşmesine ve içinin boşalmasına mizahi ama keskin bir eleştiri yöneltmişti. ‘Gibi’de Ali Smith bütün romanını gibi sözcüğünü kullanmadan ifade edilemeyen sevgiler, düşler, tutkular, düşünceler etrafında örüyor ve sonlarda gibi sözcüğü ile dolu uzun bir anlatıma giriiyor. Mutluluk ve mutusuzluk, eşitlik ve eşitsizlik, yaşam ve ölüm gibilerle dolu...
“Bir yaprağın açılışı, düzleşmesi ve üstündeki damarların seçilebilmesi gibi. Avcunuzda bir yaprak tutmak gibi. Onun parlak rengi gibi. Bir depremin binlerce insanı öldürmesine veya bir fabrikadaki gaz sızıntısının binlerce insanı zehirleyip kör etmesine yeten otuz saniye gibi. (...) İnsanların bütün gün bilgisayarlannda var olmayan paralarla oyun oynamalan gibi, ipek kravatlara 75.000 pound ödeyebilen insanların bulunması gibi. Bir somun ekmeğe paraları yetmeyen ve onu alabilmek için, o parayı almaya uygun görülebilmek için formlar doldurmak zonında kalan insanların varlığı gibi.”
Birbirinden kopuk iki bölüm biçiminde kurgulanması ama her birinin diğerinin anlaşılmasını sağlaması, sanki romanın adına da uygun düşüyor gibi!.. Ali Smith’in sevdiği temaları; sevgiyi, aşkı –özellikle kadınlar arasında olanı-, ölümü, hastalığı, zamanın akıp geçmesini, kederi, rastlantısallığı, toplumsal baskı ve hoşgörüsüzlüğü barındıran hikâyesi ve –çevirinin hakkını verdiği- dili ile ‘Gibi’ iyi bir roman. Başyapıt değil ama yazıldığı 1997’de romancılık kariyeri adına kuşkusuz iyi bir başlangıç. Sonradan yazacağı –bizlerin ‘Gibi’den önce okuduğumuz- romanlarının ve yeteneğinin ipuçlarını veriyor.

Kelime oyunlarını seviyor
Britanyalı yazar Ali Smith 1962’de Inverness’da dünyaya geldi. Uzun bir süre işçi sınıfından olan anne ve babasıyla birlikte belediye yurdunda yaşadı. Üç yaşındayken kardeşlerinin müzik koleksiyonu sayesinde okumayı öğrendi. Abardeeen Üniversitesi’nde öğrenim gördü. Daha sonda doktorasını yapmak için Cambridge Üniversitesi’ne geçti ama bir süre sonra bıraktı. Kronik yorgunluk hastalığı olduğu ortaya çıkana kadar Strathclyde Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Bu olaydan sonra tam zamanlı yazar olarak çalışmaya başladı. The Guardian, The Scotsman ve Times Literary Supplement gibi gazetelerde makaleleri ve eleştirileri yayımlanmakta. 1997’de yayımlanan ilk romanı ‘Gibi’ eleştirmenlerden alkış topladı. ‘Raslantısal’ 2005’te Whitbread Yılın Romanı Ödülü’ ne, ‘Kız Erkekle Buluşur’ ise 2007’de İskoçya Sanat Konseyi Yılın Romanı Ödülü’ne layık görüldü.
Kitaplarının herkese hitap etmesi için çaba gösteren Smith değişik karakterlerin bakış açılarını zengin bir dille ele alıyor. Eleştirmenler tarafından uzun zamandır edebi yazar olarak görülüyor. İlginç ve özgün hikayeleri, kitaplarında işlediği iddialı temaları hafifleten neşeli bir mizaç sergiliyor. Kelime oyunlarına olan eğilimi ve romanlarında kişisel yazınlara çok yer veriyor olması kitaplarının eleştirilmesine neden oluyor. Karakterlerin psikolojik karmaşıklığını gösterdiği için dile çok önem veriyor. Ali Smith’in şimdiye kadar altı kitabı yayımlandı. Smith, şimdilerde bütün kitaplarını ithaf ettiği partneri Sarah Wood ile Cambridge’de yaşıyor.

GİBİ
Ali Smith
Çeviren: Dost Körpe
Everest Yayınları
2011, 310 sayfa, 18 TL.