İki yazar-çizerin kitabı

İki yazar-çizerin kitabı
İki yazar-çizerin kitabı

Yüksel Arslan,Ferit Edgü(sağda)

Ferit Edgü ile Yüksel Arslan'ın dostlukları 1955 yılına, aralarındaki yazışmanın tarihi 1957'lere uzanıyor. Kitapta, Edgü'nün mektupları kayıp olduğundan yalnızca Yüksel Arslan'ın mektup desenleri yer alıyor
Haber: SENNUR SEZER / Arşivi

‘‘Yüksel Arslan, bir dönemden öbürüne geçerken her şeyi silip atmamış, bir önceki birikimlerini (sözcük yerindeyse) kullanmıştır.
Bunun sonucu olarak, sanatında bir kopukluk değil bir süreklilik söz konusu olmuştur. Bir başka deyişle, ‘günün modasına uygun’ resimler yapmamış kimsenin izinden gitmemiş kimsenin de kendisini izlememesi için sanki , gerekli ‘tedbirleri’ almıştır. Dolayısıyla Arslan’ı daha önce adı konulmuş bir sanat akımı içinde görmek olanaksızdır.”
Yüksel Arslan gerçekten Ferit Edgü’nün tanımladığı ressamdır. Daha doğrusu ‘hiçbir tanıma sığmayan bir ressam’. Karagöz ve Hacivat, Doğu minyatürleri kadar Freud da Yüksel Arslan’ın yapıtlarını etkilemiştir. İnsanlık tarihinin birçok kişisinin portresi de onun resminin bir döneminde hesaplaştığı kişiler olarak yer alır. Bu kişilerle ilgili bir sürü not alır. Bu notların bir bölümünü de kullanır çizimlerinde. Arada çılgınca bir işe daha girişmiş, ‘Kapital’i resmetmiştir. (Bu resmetme serüveninin yabancıların aklını nasıl karıştırdığı, ona nasıl kitap resimleme işleri/siparişleri geldiğini mektuplarda okurken gülmek de olası. Yüksel Arslan’la birlikte kızmak da.) Zaten Yüksel Arslan’ın derdi resim yapmak değil, ressam olmaktır: “Kat edilmiş yolların dışında da, ressam olmadan da resim yapılabilir, ressam olunabilir.”
Resimlerine seçtiği renkler için tüm doğal maddeleri deneyen Yüksel Arslan yaptığı çizimleri de kendi adlandırır art (sanat) sözcüğüyle peinture (resim) sözcüğündeki ‘ture’ ekini birleştirerek onlara ‘arture’ adını verir. Arslan’ın resminin düşünsel kaynaklarını bütünüyle tanımak için neler okuduğun incelemek kadar nasıl bir çocukluk yaşadığını da incelemek gerekir. Eyüp’te Pierre Loti tepesine tırmanırken yol boyundaki mezar taşlarına yansıyan yüzyıllar. Bu mezarlık boyunca gördüğü taş, mineral, ot çeşitleri... toprağın rengi ve bu maddelerin kağıtta bıraktığı izler. Doğanın kıvıl kıvıl cinselliği. Belki bunlara Eleşkirt’te yaptığı askerlik boyunca bir kitaplıkta keşfettiği kapağı açılmadan kalmış klasiklerin okunuşunu da eklemek gerekli.
Ferit Edgü ile Yüksel Arslan’ın dostlukları 1955 yılına, aralarındaki yazışmanın tarihi 1957’lere uzanıyor. Karşılıklı yazışmaların hepsi yok kitapta. 1957-61 tarihlerinde yazılmış Paris Öncesi Mektuplar’da Edgü’nün mektupları kayıp olduğundan yalnızca Yüksel Arslan’ın mektup desenleri yer alıyor... Yüksel Arslan’ın bu mektuplarıysa okumaktan çok seyretmek için gibi 1975-2008 Paris- İstanbul -Paris Mektupları arasında da Yüksel Arslan desenleri, kitap sayfası gibi tasarlanmış sayfalar yer alıyor. 

Erotizmin sindiği espriler
Birbirlerinden her uzaklaştıklarında birbirlerine yazan bu arkadaşların e yazdıklarında alaysılığın tadı var. Hem de geleneksel halk alaysılığının. Halk mizahının önemli yanlarından biri (bütün Akdeniz’de olduğu gibi) erotizmin sindiği espri ve anlamlı sözcükleri normal cümlelere yedirerek, uyaklayarak konuştuğu kişiye yutturmaya dayanır. (“Fotolar ve popolar geldi ve hemen özel arşivime koydum”) Yüksel Arslan ile Ferit Edgü arasındaki yazışmalarda da bu üslup geçerli. Bu alaysı üslubun (bunun delikanlılar/ ergenler arasında yaygın bir dostluk jargonu olduğu da vurgulanmalı) Yüksel Arslan’ın resimlerine yansıdığını da anımsatmak gerekli. Mizah kimi zaman durumun ağırlığını vurguluyor. O zaman kara bir ışıltı kazanıyor: “Kâğıt yok. Doğru dürüst kâğıt gene yok. Kuşe var. İstemiyorum. Derken, matbaadan telefon. Avrupa mat birinci hamur bir kâğıt bulduk. Aman ne güzel, hemen alın ve kitabı basın. Nasıl olsa faturalarını ödeyecek param yok. Ödeyemedikten gayri, borcun ha yüz lira olmuş, ha yüz bin lira.”
Ferit Edgü de bilindiği gibi Türk edebiyatının öncü kuşaklarından birinin kendine özgü öykücülerinden. Sanat eleştirmenliği, yayıncılık onun yazarlığı gibi benimsediği uğraşlar. Ferit Edgü’yle aralarındaki yakınlığı Yüksel şöyle çiziyor: “Sevgili Edgü=Arslan, geçen gün (13.05.96) Galeri’de çok korktum. Bu ünlü otoskopi hotoskopi olgusuna maruz kalacağımı beklemiyordum. Michéele ve Selçuk’la konuşurken, bir an, salonun dibinde, 7-8 m ötemde, birini gördüm ve kendi kendime dedim ki: ‘Bu benim’. Kendime doğru yaklaşırken, 3-4 metre kala, gördüm ki bu sendin. İnanılır gibi değil, ama gerçek!”
Bu birbirine benzeme, iki arkadaşın birbirlerinin üslubunu yansılayarak birbirlerinin imzasıyla yazmasıyla da oyunlara dönüşüyor , bu oyun bazen yansıladığı gölge oyunu kahramanlarının adı da karışıyor mektuplara: “Demek filmlerin tekmil-i kısmı yanmış! Niye söndürürsün a Hacı Cavcav, üfleseydin, tozu dumana katsaydın...” “Ve şunu anladım: Karagöz, kara-alay’ı ve kara-kalayı karaborsadan almış!” Bazen de ortak arkadaşlar (Orhan Duru, Ömer Uluç) üsluplarıyla giriyor. Ama asıl keyifli olan, mektupların orijinallerinden kitaba konan parçalar. Kimi zaman bir portreyi tanımak kimi zaman bir Fransızca karalamadan espriyi seçmeye seçmek oldukça keyifli. Bu keyifte bir paylaşma keyfi de var. (Bir dostluğu paylaşıyor gibi bir tat). Ne var ki, ülkenin gerçekleri özellikle Ferit Edgü’nün yakasını bırakmıyor. Kitap hesapları, günlük kazanç hesapları alaysılığın arasından da olsa dişlerini gösteriyor. Bir ‘entelektüel’in daha doğrusu iyi kitap basmak isteyen ‘züppe’ denecek kadar seçici bir öncü yazarın yayıncılık serüvenini dişlerinizi sıkarak okuyorsunuz bazen. Espriler işe yaramıyor.
Yine de Yüksel Arslan ile Ferit Edgü’nün öne çıkan romanlar, (kimi zaman resim eleştirileri) üstüne yaptıkları dedikodu ve yorumları en az iki kez okumak gerekli. Çünkü bütün içtenlikleriyle ve hesapsız bir seçkincilikle yapmışlar bu yorumları. Ve ayrı bir iç okuma gerektiriyor. O yorumlar kapağa alınmış şu cümle ile özetlenebilir: “Batı kültürü önünde hiçbir saplantım yok.”
Kitabın son bölümü desenler, fotoğraflar ve sergi afişlerine, kitap kapaklarına ayrılmış. Bu belgelikte her fotoğrafın bir öyküsü var. Bu öyküleri siz kurgulamak zorundasınız. Bir at arabasındaki iki arkadaşın yanında Orta Anadolu’daki köyden de birileri var. Fotoğrafıysa resim eleştirmeni Sezer Tansuğ çekmiş. Önce bir mekan adı yakıştıracaksınız fotoğrafa. Sonra öykü.
Bir de İstanbul hatırası fotoğrafı var, iki arkadaşın. O da bir öykü istiyor. Ve asıl mektuplarda yer alan adlar, satır aralarından taşan ayrıntılarla bir başka çiçek dürbünü oluşturmaya hazır. Bir an kavrayıp bir an sonra yitireceğiniz öykülerle.
Benden söylemesi, kitabı bir kez okumakla yetinemeyeceksiniz.

YÜKSEL ARSLAN-FERİT EDGÜ BATI KÜLTÜRÜ ÖNÜNDE
HİÇBİR SAPLANTIM YOK
Mektuplar 1957-2008
Kitap Yayınevi
2011, 272 sayfa, 20 TL.