İlk okuyuşta aşk!

İlk okuyuşta aşk!
İlk okuyuşta aşk!

İlüstrasyon: Ela Aydemir

'Altıncı Irk'ı siz de okuyun, hatırlamadığınız birçok duyguyu yeniden hatırlayın, acıyın, nefret edin, korkun, üzülün hatta ağlayın. Okurken Edward Grieg'in Peer Gynt süitinden Ases Tod'u dinleyin
Haber: ŞENOL AYLA / Arşivi

Cumartesi, 18:36 /defterim
Bir kitaba âşık olur mu insan? Ben oldum… İlk okuyuşta aşk!
Şimdi biraz geriye gidelim…
İki gün önceki Perşembe, 19:23 / sms’ler
Ben: Eve giderken arada kaçak yaptım kitabı okuyorum. Tüylerim diken diken. Dilin çok güzel ama anlattıkların daha da güzel.. Demin biraz ağladım sonra boğazım düğümlendi kaldı. Sağol sen.
Ben: Berrak bu çok güzel!
Berrak: Çok âşığım ben bu romana Şenol.
Ben: Ya ben de galiba Berrak…
Hemen ertesi Cuma, 10:06 / sms’ler
Ben: Gece devam ettim oğlanı yatırdıktan sonra, çok güzel be Berrak! ‘Camio’ iyiydi ama bu bambaşka.
Berrak: : )))))
Ben: Çok lezzetli, uzun zamandır bu kadar keyif alarak bir şey okumadımdı. Kitap çıkınca yavaş yavaş uzun uzun gene okuyacağım.
Berrak: Bakalım sonunu beğenecek misin?
Ben: En çok onu merak ediyorum şu an...
En baştaki Cumartesi, 14:46 /sms’ler
Berrak: Bitti mi?
Ben: Dur tam son sayfaya vardım.
Ben: Yaa bittiiiii.. Offf bitmeseydi… Seni görmem şart artık.
Sonra görüştük kitabın yazarı ile. Gereklilik ve Zorunluluk Tanrıçası Ananke şahidimdir ki, aynen böyle oldu.
Şimdi ben size Berrak Yurdakul’un kitabı ‘Altıncı Irk’ın bana yaşattıklarını anlatacağım. Kitabın word dokümanı olarak bana geldiği zamandan başlayacağım anlatmaya, çünkü öyle yapmam gerekli. Ben anlatacağım, çünkü ben seçildim bu için, görev bana verildi. Ölümsüzlerin bile çekindiği güç tarafından verildi bu görev bana. Bana ilham verildi… Beni seçen Ananke idi sanırım, öyle olmalı. Festivali kana boyayıp Atina’yı gözyaşı, kan ve yıkım içinde bıraktığında bile hak vermiştim ona. Kafanızı karıştırıyorsa şimdi anlattıklarım ve anlatma biçimim, tamamen kafam buğulanmış olduğundandır.
Henüz matbaadaki kitabı yazıcıya gönderip çıkan ilk sayfalara göz attığımda başıma gelecekleri anlamıştım aslında, daha ilk satırda “Siz benim çocuklarım nasıl bu uğursuzluğun gölgesi altındaysanız sizin çocuklarınız da öyle incinecek.” diyordu Sofokles. Hemen altında da büyük harflerle ilk bölümün adı okunuyordu: Uranüs. Sonra eve kadar bekleyemedim yol üstündeki kahveye oturup okumaya başladım. Denizden beyaz saçlı, şeffaf tenli kız, erguvan elbisesiyle çıkana dek okudum.
“Antikçağda Ege Denizi’nde Delos adası açıklarında denizde bir kız çocuğu bulunur. Balıkçı Navagos’un sarıp sarmalayıp eve götürdüğü bu kızda bir gariplik vardır. Hiç konuşmaz, yemez, içmez. Gözleri de tuhaftır. Kız bu özellikleriyle ev halkının nefretini kazansa da adadaki kâhin aynı şekilde düşünmez. O bu dünyaya çok önemli şeyler yapmak için gelmiştir. Ve günümüzde Adrastia adlı genç bir kadın insanlar ve tanrıların hikâyesini yazarken Delos açıklarında bulunan bir kızdan bahsetmektedir. Navagos ve denizden gelen gök gözlü kız onun romanının kahramanlarıdır… Adrastia yazdıkça içinde büyüyen dayanılmaz bir arzu onu romanının geçtiği adaya, Delos’a çekmektedir.” 

Kendi başınızın çaresine bakın!
Sonra ayrıldık kitapla gece yarısına dek. Gene buluştuğumuzda, gökler karardı, beyaz karga uçtu, gül parmaklı şafak sökene dek sancılandı Gaia, tanrılar kapıştı, aşklar aşklarla karşılaştı. 2500 yıl yolculuk yaptı ve oturup romanını yazdı Adrastia.
“Seni izliyorum. Üzerinde yazı yazarken giydiğin tavus kuşlu sabahlığınla, çalışma odanda oturuyorsun. Sırtını denize bakan pencereye dönmüş, geçmişi düşünüyorsun. Gözlerin dalgın, yüzünde hâlâ annesiz büyüyen çocuklara özgü kederlerin izlerini taşıyorsun. Kendi dünyanda sessizce yaşıyor, hiç kimse görmeden, güzelliği seyredilmeden solup giden bir çiçek gibi mahzun, seni yalnızlığa mahkûm eden kaderini sorguluyorsun.
Seni izliyorum. Doğduğun günden beri yaptığım gibi…
Beni mi arıyorsun?
Sen uyurken başucunda bekledim, ağladığın zaman gözyaşlarını sildim, korktuğun gecelerde sana sihirli rüyalar yolladım.
Her hareketini görüyor, her düşünceni biliyorum.
Beni mi arıyorsun?
Hiçbir zaman ayrılmadım yanından, devam edemeyecek kadar yorulduğun zaman başını benim omzuma dayadın, sana kim olduğunu anımsatan sırlar fısıldadım.
Bütün duygularını tanıyor, ruhundaki mücadeleyi anlıyorum.
Kalabalıkların içinde amaçsızca dolaşırken takip ediyorum seni. Gökyüzünün içinden, gökyüzünün ruhuyla sesleniyorum sana. Seni bir gölge gibi izlediğimi bütün benliğinle duyumsadığın zamanlar da oluyor ara sıra. Bir an için bile dönüp arkana bakarsan beni göreceğini, göz göze geleceğimizi hissettiğin zamanlar.”
Sonrasında birkaç kez ayrılıp yeniden kavuştuk kitapla. İşe gittim, çalıştım, eve gittim, yemek yaptım, yedim, uyudum, rüya gördüm… Ama ben bir türlü ben olamadım, daha fazla, daha iyi oldum. Kendi gölgemle bile dövüşüp savaştığım zamanları hatırladım, özgür olma seçimiyle zorunluluğun yasasının aslında birbirine ne kadar yakın olduğunu bilip bilmediğimi merak ettim ve kendi kalbimi kendi elimle söküp ayağımın altında çiğneyecek kadar sevip sevmediğimi hiç kimseyi… İyi oldum, kazanmak için çıkanların gerçekte kaybedenler olduğunu hatırlayınca ve yaşama saygı duymayanların ölüme mahkûm olduklarına inanınca.
“Sevgilim, sana sessizce gelecek ve onların vahşet çığlıklarıyla kirlenmiş olan kulaklarına sessizlik getirecek olan çocuğu bekle! Zorunluluğun kudreti şahidim olsun ki, kimseyi bağışlamayacak, kimseye merhamet etmeyecek ve bize yepyeni bir nesil armağan edecek o! Çünkü böyle olması gerekli...”
Bana verilen görev ‘Altıncı Irk’ı okuyup size anlatmaktı. Okudum. Anlatmaya da çabaladım, aksini iddia edemez kimse. Bana inanmıyorsanız arka kapağa inanın. Ama duygularım hâlâ ayakta, hâlâ çok keskin. Onun için sadece derim ki, siz de okuyun, âşık olun, hatırlamadığınız birçok duyguyu yeniden hatırlayın, heyecanlanın, acıyın, nefret edin, korkun, üzülün hatta ağlayın. Duygularınıza beni bulaştırmayın, ben kendiminkilerle uğraştım zaten, hâlâ da uğraşıyorum, siz de kendi başınızın çaresine bakın. Daha iyi olacaksınız, bunu söylemek için kâhin olmam gerekmez -ama ille de isterseniz olurum-. Okurken Edward Grieg’in Peer Gynt süitinden Ases Tod’u dinleyin; bu kitap için seçilenler arasında o da var. Ve sonra bir kadeh şarap için, benim gibi. Bence olması gereken bu. Ben Ananke’nin şerefine içtim. Bakalım siz kime içeceksiniz.

ALTINCI IRK
Berrak Yurdakul
Derin Kitap
2011, 280 sayfa, 15 TL.