'İnsan aşktan başka ne için gelir ki dünyaya?'

'İnsan aşktan başka ne için gelir ki dünyaya?'
'İnsan aşktan başka ne için gelir ki dünyaya?'

Haydar Ergülen

Haydar Ergülen: 'Şiir nasıl dünyaya karşı bir direnmeyse, aşk da aslında iki insan arasında yaşanmadan önce ve yaşanmaktan çok bu direnmenin ruhudur'
Haber: DERVİŞ ŞENTEKİN / Arşivi

Kitaplarındaki biyografinle başlasam. Bir tek cümle var biyografinde: “Haydar Ergülen: Nar’ın babası”...
‘Hakikat nardadır’ demiş Pir, ben de ‘hakikat’ı buldum sonunda, hakikatı bulan insana da her şey fazla gelmez mi? Eskiden de kitaplarımın başına, arkasına uzun uzun biyografi yazmak istemezdim, hem sıkılırdım, hem utanırdım. Sonraları ‘hakkında söylenenler/yazılanlar’ diye bir başlık çıktı, bu kez de kitaplarımız, şiirlerimiz hakkında çıkan olumlu, övücü yazılardan bölümler yer almaya başladı. Ben de yaptım! Adam Yayınları’nın böyle bir arka kapak formatı vardı, beni ve şiirimi seven eleştirmenlerin, şairlerin sözlerini ben de bir-iki kitabımın arkasına aldım. Fakat bu da sıkıcı bir şey, fazla ‘reklam kokan hareketler’dendi. Bir de reklam yazarıydım o yıllarda, sağ olsun şair arkadaşlar, kendilerinde ‘solculuk’ vehmedenler bilhassa, belaltından vurmak için ‘reklamcı şair’ diyorlardı, ki bu o şairler için ‘küfür’ sayılır! Onları çok önemsediğimden değil ama, okuru önemsediğimden, biraz da şiirde oyunu sevdiğimden, çünkü bir hakikat biçimi olduğuna inanırım oyunun da, oyun olmazsa hakikat nasıl kurulurdu, biraz o formatı değiştirmek istedim. O günlerde bir anlamlı-anlamsız şiir tartışması yüzünden beni yerden yere vuran bir şair arkadaşımın benimle ilgili bir suçlamasını, olumsuz yargısını yazmak istedim kitabın arkasına. Üstelik ikimizin de kitapları aynı yayınevinden yayımlanıyordu, fakat ne yazık ki yayınevi kabul etmedi. Sonra benimle ilgili söylenen sözler arasına, hakkımda çıkan olumsuz görüşleri de almaya başladım.
Şimdi zaten kitaplarımın arkasına ya da önüne benimle ilgili çıkan hiçbir şeyi yazdırmak istemem. Üç-dört yıl öncesinde zaten tek satıra indirmiştim biyografimi, yaşamımı belirleyen önemli şeyleri yazmıştım: Eskişehir’de doğdu, ODTÜ Sosyoloji’yi bitirdi, reklam yazarlığı yapıyor... gibi. İlk ikisi hâlâ çok önemli, bilhassa Eskişehir. Sonuncusundan da şükür beş yıl önce kurtuldum, emekli oldum! Demek ki hayatım boyunca bunu beklemişim, belki de dünyaya onu beklemek, onunla buluşmak için gelmişim, kızım Nar 2007’de doğunca, hakikat da doğmuş oldu. Böylece, yalnızca ‘Nar’ın babası’ olarak hissetmeye başladım kendimi bu dünyada, âlemde, tabiatta, şiirde... Kız babaları, hele benim gibi geç yaşta çocuğuna kavuşan kız babaları birbirlerini iyi anlar, artık dünyadaki her şeyden önce onlar gelir çünkü. Onları anlamak, onların dilindeki şiiri duymak, sessizliklerindeki şiiri dinlemek, harikulade şaşırtıcılıklarına kulak, göz ve yürek kesilmek ve elbette onlarla birlikte gerçekten büyümek... Hem Nar bana adı gibi öyle bereketli geldi ki, yeni kitaplar, yeni yazılar, yeni şiirler, yani ‘Nar’ın babası’ olmak için neredeyse nar kadar sebebim var, bin sebebim var! Hepsi bir Nar edecek kadar!
Önceki şiir ve deneme kitaplarımı bilenler beni de zaten biliyor, bilmeyenlerse ‘Nar’ın babası’ diye bilsinler, kitaplarımı öyle okusunlar. Severlerse başka kitaplarımı da okurlar, yani kitabın kendisi referans olsun. Uzun uzun kitap adlarını, ödülleri, etkinlikleri, yazdığı dergi ve gazeteleri saymaya gerek yok. Hem artık o bilgiler internette fazlazıyla var biliyorsun! Hem de belki kimbilir ben de Nar’dan öncesini unutmuşumdur! Hem de ‘Nar’ın babası’ yazınca kısaltmış değil, aksine çok uzatmış bile sayılabilirim biyografimi. 

“Şairler dövüşür” derler... Edebiyat dünyasında Haydar Ergülen’i sevmeyen yok gibi. Bu, şiirinizin sevilmesiyle ilgili bir şey mi?
Ben ‘şair’ değilim, ‘şiir yazarı’yım, o yüzden asla dövüşmem, hatta tartışmam bile! Üzülürüm, bazen kırılırım, eğer çok yakın arkadaşlarımsa, galiba hiç başıma gelmedi ama, küserim, ama yanıt vermem! Yirmi yıl önce Roni Margulies’le bir anlamlı-anlamsız şiir meselesi yüzünden birbirimize girmiştik, böylece de tanışmış olduk, aslında karşılıklı birkaç yazıyla bitecek gibiydi tartışma, fakat sonradan her iki taraftan da destek kıtaları devreye girince yaklaşık bir yıl sürdü. Sürdü de ne oldu? Galiba hiçbir şey olmadı! Roni’yle tatlı tatlı mavrasını yapıyoruz şimdi bazı şiir etkinliklerinde! Arada fırsattan istifade, ‘sınıfsal’ şiir analizleri yaparak, yazdıklarım için ‘3. sınıf şiir’ diyen Şavkar Altınel gibi ‘soylu’ şairler de yüzlerini göstermiş oldular, o bakımdan iyi oldu!
Tabii şimdi şiirden konuşuyoruz ama, bir de şairlerin, şiir yazanların birbirlerini yazılarından, şiirlerinden, siyaseten, kişiliklerinden doğru tanımaları hususu da var. Ben hem dünya görüşümden hem de kültürüm ve inancımdan doğru ‘incinsen de incitme’ diyen bir anlayışın, geleneğin mensubuyum. Öyle yetiştim. Hem de dünyada mal mülk, şan şöhret gibi şeylerin, bu şiir için bile olsa geçiciliğini bilirim ve aldırış etmem. Ödünç kelimelerle yazan bizler hem şiirimizin bile ‘sahibi’ olmamalıyız diye düşünürüm. Fazla kavga edenlerin, tartışanların mülkiyetle ilişkili bir bağımlılıkları olduğunu, sahip olmakla, temellük etmekle, şiirinin geleceğe kalmasıyla filan çok ilgili olduklarını düşünürüm. Benim öyle dertlerim yok, şiirde bir ‘iddia’m da yok, hem şiire de öyle bakmam zaten, ben şiirin ‘sahibi’ değilim ki, onun için kavga edeyim! Şiir benim yoldaşımdır, şimdi yanımdadır, sonra da birlikte geçer gideriz dünyadan... diye düşünürüm! Bir de siyasi, düşünsel ve inanç ayrımına göre bakmam şiire, onun ayrı bir ‘cumhuriyet’ olduğunu ve orada her inanca, düşünceye, renge, farklılığa yer olduğunu düşünürüm, şiirin de öyle çokrenkli, çoksesli olacağına inanırım. 

Yeni kitabınız ‘Aşk Şiirleri Antolojisi’ne, aynı zamanda, bir aşığın sözleri de diyebilir miyiz? Hayatının merkezinde ‘insan’ olan bir âşık...
Hayata, insanlara, tabiata ve özellikle sözcüklere aşkla bakmak için gelmedik mi dünyaya? Öyle değilse yanlış bir yere gelmişiz demektir ve ona da aşk katmak için doğru bir iş yapıyoruz, şiir yazıyoruz demektir. Roman da olur, öykü de olur, ama aşk en çok şiirde durur, kendini şiirde bulur. Felsefe nasıl temel olarak hayatla uğraşıyorsa, şiirin de temel uğraşı aşktır, doğal uğraşı da aşktır. Bu yüzden aşk kendini şiir olarak yazdırır.
Şiir de ‘aşk’la yazılır. Ben özel bir ruha değil, anonim bir ruha sahip olduğumu bilen biriyim. Anonim olmak, herkes gibi olmak, sıradan biri olmak duygusunu da çok severim. Hatta ‘şiiri anonim yazalım, adımızı koymayalım, ilkele, ilk olana dönelim’ diye yazdığım da olmuştur, çağrım da. O nedenle, aşkla ilgili bir antoloji yazarsam biraz da anonim algılanır diye düşündüm ve öyle istedim. Çünkü kitap hacimli oldu, iki yüz yirmi sayfa ve içinde “Aşkın ‘yüz’ü” bölümündeki yüz küçük şiirin dışında yetmiş beş şiir var, hepsi başka telden çalıyor kelimenin tam anlamıyla! Hepsi ilk kez bu kitapta yer alan şiirler. Hemen tümü yeni yazıldı ve çok azı da eskiden kalan ama daha önce dergilerde ve kitaplarımda yer almayan şiirler. İçinde her türlü şiir var, klasik, lirik, epik, düzyazı, konuşma, gazete haberi, mektup, radyo konuşması, türkü, nefes, gazel, ironik, eleştirel, telefon konuşması, dize, beyit, dörtlük, rubai, interakif şiir, bir alfabeden parçalar... İstedim ki okuyan ‘bunları birden fazla kişi yazmış’ diye düşünsün! Yani anonim bir antoloji olsun! Belki sonunda da ‘aşkolsun’ desin! O zaman sevinirim işte. 

Günümüzde aşk var mı ki, şiiri ve antolojisi olsun. Burada bir aşk savunması mı var?
Aşk var ki şiir de hâlâ yazılıyor. Belki biçim değiştiriyor, üslup değiştiriyor ama sürüyor. Hem insan aşktan başka ne için gelir ki dünyaya? Aşkı yaşamak, aşkla yaşamak ve aşkla yaşatmak için.
Mazruf aşktır yani, teferruatsa zarfın içinde fazlasıyla vardır. Şiir nasıl dünyaya karşı bir direnmeyse, insanın direnmesiyse, aşk da aslında iki insan arasında yaşanmadan önce ve yaşanmaktan çok bu direnmenin ruhudur, yani bir direniş ruhudur.