'İnsan dediğin...'

'İnsan dediğin...'
'İnsan dediğin...'
Ahmet Büke'nin beşinci kitabı 'Ekmek ve Zeytin', içine hayatım büyüklü-küçüklü bütün acılarıyla sızılarının sindiği, ama umudu da boğmayan bir kitap
Haber: SEVİN OKYAY / Arşivi

Son yıllarda edebiyatımızın dikkati en çok çeken hikâyecileri arasında yer alan Ahmet Büke ve Yekta Kopan’ın kitapları ‘Ekmek ve Zeytin’ ile ‘Kediler Güzel Uyanır’ Can Yayınları’ndan arka arkaya çıktı. Hikâye sevenler için hayırlı haber ! Gerçi birbirlerinden çok farklı tarafları var ama, hem yüreğe dokunmak, hem de dile özen göstermek açısından benzeşiyorlar.
Ahmet Büke’yi ilk kez Kanat Kitap ’tan çıkan ‘ İzmir Postası’nın Adamları’ (2004) ile tanımıştık. ‘Çiğdem Külahı’ (2006) ve Oğuz Atay öykü ödüllü ‘Alnı Mavide’ (2008) bu ilk kitabı izledi. 2010’da da Can’ın yayınladığı ‘Kumrunun Gördüğü’, bu Mayıs’ın başında 57. Sait Faik Hikâye Armağanı (3 Mayıs 2011) aldı. Layıkıyla yazılmış eser sıkıntısı çektiğimiz şu günlerde (hatta yıllarda), hem hayata, dünyaya yabancı kalmayan, hem de yazı yazmasını bilen kişilerin ödüllendirildiğini görmek sahiden memnuniyet verici oluyor. Okurun ruhunu sarsan, aklına çakılan kitaplar yazmak ise, ayrı bir konu. Bazen, iyiliği-kötülüğü bir yana, bir kitap zihninize kazılıp kalır. Bazen kapınızı açıp öylesine buyur etmişsinizdir, bazen de kitapla bir sorununuz olur, aylarca boğuşup durursunuz, sonunda barış-görüş olmak ise mümkündür. İnsanı derinden düşündüren kitaplarla genelde bir meselemiz oluyor zaten. Derinden düşünmek, rahatsızlık verici olabilir çünkü. Bir de, sular seller gibi akarken dipte derin kuyular kazan kitaplar var.
Büke’nin kitapları, aynı zamanda böyle kitaplar. Sadece dünya ahvalinden nasiplerini almış olmakla kalmıyorlar, alttan alta dantel gibi bir siyaset haritası dokuyorlar. Kısa bir hikâye neyi kapsar, neyi anlatır sorusuna cesaretle cevap veriyorlar: her şeyi! Kaybolanları, gaspedilenleri, kokusu bile geri dönmeyenleri, dağa çıkanları, çıkanları özleyenleri, geride kalanları, bırakıp gidenleri, kolluk kuvvetlerince harcanmış ama ille de direnenleri; her şeyden çok da, yazarının deyişiyle “tutunamayan”ları. Ahvalin tercümesinden aciz durumda, acıyla boyun eğmişleri. Yazar, ilk kez Oğuz Atay’ın isimlendirdiği “tutunamayanlar”la özdeşleşiyor.
Cansu Yılmazçelik’le (Taraf) yaptığı söyleşide, “Yok sayılanlar, varlıklarıyla yoklukları bir olanlar, kimsenin görmek istemediği, sürekli halının altına süpürülenler…” diye tanımlıyor onları. “Çoğuz biz yani…” Atay’ın çıkışsız karakterlerinin yanında, onunkilerin tutunma şansı bile olmadığını söylüyor. Oysa ne kadar bizde, bizden insanlar... Milliyet, zürriyet, din-dil anlamında değil de insan olmak, çaresiz olmak, gene de isyan etmek ama bir noktada kısılıp kalmak anlamında.
Kendimiz aynını yaşamış olmasak da onları türlü başlıklar altına yerleştirmişiz, bazen yakınlarına da gitmişiz, olup bitenler hakkında (daha çok ikinci elden) fikirlerimiz var. Ama her şarta da uymak gerekmiyor, adam gibi adam olanın anlayacağı şeyler bunlar. Ahmet Büke, bize fark edecek donanımı sağlayıp, sonra kenara çekiliyor. Bundan ötesi sana kalmış. Beyanda bulunmuyor, yargı getirmiyor, mahkûm da etmiyor. Öylece anlatıyor. Bir hikâyesinde anlatıcının ağzından, “Şimdi siz beni anlamıyorsunuz, değil mi?” diye sormuş. “Tek kelime bile. Daha iyi ya. Herkes herkesi anladığında tatava oluyor zaten.”
Sonra da karakteri, bize Karataş Hahamı’nın natırı Güldiken’i anlatıyor, sevdiği kadını. Kendi halinde ama çok sıradışı bir aşkın kısa fakat unutulmayacak hikâyesi. Ahmet Büke, kurguya çok önem verdiğini söylüyor (gerçekten de çok hakim), ne var ki unutulmaz karakterler, olaycıklar, anlar yaratmasıyla yürek yakıyor asıl. Sadece insanlar da değil: tarihin yazmadığı bir soğukta şehre inen kurtlar, “çıt çıt konuşan” serçeler, karnı şişmiş incirler, havada uçuşan karahindibalar, “güzelim boynu” kırılan kargalar, huzursuzluktan hazetmeyen karıncalar, taşlar, dağlar, rüzgâr, akarsular... Bütün bir yaradılış, bir âlem onun kısacık hikâyelerine dolmuş. İtişe kaka sığışmamış ama, yerlerine iyice bir yerleşmişler.
Bizi kendimizle, birbirimizle yüzyüze getiren Ahmet Büke, üstelik bütün bunları akıcı bir üslupla, tertemiz bir dille yapıyor. Gereksiz tek kelimesi yok, lafı uzatmayarak etkisini perçinliyor. Bir başka söyleşisinde (Aykut Ertuğrul, http://www.hece.com.tr) dediği gibi: “Yıldırım aniden parlar ama geceyi siliverir o anda.”
Zaten umuttan da umudunu kesmemiş, hayatın gene de bir anlamı var çünkü. Yeter ki açık gözlerle bakmasını bilelim.

EKMEK VE ZEYTİN
Ahmet Büke
Can Yayınları
2011
136 sayfa, 10 TL.