İnsan dediğin

İnsan dediğin
İnsan dediğin
Ekmeğin buğusu ile bir tek zeytinin tuzlu tokluğu aynı saflıktadır insan açısından...
Haber: ÖMER ERDEM / Arşivi

İki temel dikkatin eşliğinde okunabilir ‘Ekmek ve Zeytin’. Öykücünün hayata bakışındaki keskinlik değil duyarlık dikkati çeker ilkin. Duyarlık ise merhametin en ince dokusuna kadar götürülür ve işlenir ikinci olarak. ‘Ekmek’ ve ‘Zeytin’ kelimelerinin bugünkü hayat pratiğindeki sosyal sembolik değeri aşınsa bile ontolojik değeri hala yaşamaktadır. Doğrudan olmasa bile bir şekilde bu değere ayrıca vurgu yapmak ister gibidir Ahmet Büke. Gibidir diyorum çünkü, bir öykü yazarı gibi değil bir öykü anlatıcısı gibi sessizce hissettirir kendisini yazar persona. Anlattığı insanların arasında yok eder kendisini. Saflarını sıklaştırır, sıkı tutar. Kesik değil sert ve keskin bir hayattır bizimkisi. Gerçekliğin en buz tutmuş haliyle bir yerlerden mutlaka sarkmaktadır. Bu buz tutmuş hali, bu insanın kemiklerine sirayet etmiş buz soğukluğunu bir şekilde bulup çıkarır öykücü. Herkesin haber bültenlerinde, gazete sayfalarında, sokak aralarında sıradan sayıp görmezlikten geldiği pek çok yaralayıcı olup biteni, öykü evrenine konuk eder, orada mayalandırır. Bu bakımdan sosyal kişiliği öne çıkar hep öykülerin. Ve bu sosyal kişilik şaşırtıcı bir şiirsel dile bürünür. Şiirin öyküsünü değil de öykünün şiirini yazar görünür.

İster kısa öykü diyelim, ister minimalist öykü, esasta riskli bir anlatım yöntemidir bu. Hele, yazar kaynağını hayatın gerçek yüzünden çıkarmak gibi bir amaca yönelmişse öyküdeki olgusal özün geri itilip olayın cazibesinin üste çıkma riskleri vardır. Büke, bilerek aldığı bu riskten, elbette tecrübesiyle olduğu kadar pek esaslı duyarlığı ile de zarar görmeden kurtuluyor. Hatta kendisinin özelliklerinden birisi yapıyor. Büke’nin bakışıyla, gerçeklik yitip gitmenin, aktüelin anaforunda kaybolmanın çemberinden kurtarılıyor. Çokça yazarın bir yolunu bulup, okurdaki muhtemel karşılığı ‘kullanma’ kurnazlığı, ‘Zeytin ve Ekmek’te bir acıya ait olmanın tazyikiyle parçalanmış da oluyor. Bu bağlamda hem sert öykü yazabilmek hem de yazar naifliğini koruyabilmek bir kere daha mümkün kılınıyor. Belli ki Ahmet Büke, sadece şiirsel duyuşa yakın kalmıyor, şairlerle akraba olmanın mirasını değil yükünü de omuzluyor. “Topuklarını soydu. Kalın deri altında incesi çıktı. Onları da sıyırınca ılık kan bölgesi büyüdü. Sonra iğne başı kan göründü. Acı, hepsinin ardında pusuda bekleyen kediydi.” “İncir yaprak altında ısındı durdu. Utanacak değildi artık. İyice şişmişti karnı. Sapı kıvama gelmiş, beyaz sütü geri çekilmiş. Pişmiş ekmekler gibi içten dışa açılmaya başladı. Arı geldi, toz geldi kondu. Gölge çekildi öğlene, yeniden örttü akşamı.” Bu ve benzeri pek çok metaforlarla dolu söz alabildiğine akmaktadır cümle cümle.

Kısa öyküdeki temel sorunlarda birisi şüphesiz kurgusal geçiş ritmini iyi ayarlayabilmektir. Sözsel bir zaman vardır ortada ve yazar bu zamanı altın vuruşlarla örmek zorundadır. Mini ve boş bir yuvarlağın içine kararını sizin vereceğiniz bir nokta kalınlığı ile vuruş yapacağınızı düşünün. Hangi inceliği seçerseniz seçin, nokta sayınız seçtiğiniz nokta büyüklüğüyle oranlı olacaktır. Bir nokta boşluk bıraksanız sırıtır. Bir nokta dışa taşırsanız daha da sırıtır. ‘Serçeler Diyorum’ öyküsü salt bu bağlamda okunmaya değerdir. Büke, kurgusal bir ritm yakalamaktadır çünkü işte buradan yazar, ülkenin çok derin bir yarasına, öldürme pervasızlığına eğilivermektedir, uçan serçe gibi, pırrr.

Eleştirellik, ideolojik körlüğe yatırım yapmayan eleştirellik ayrıca dikkate değer bu öykülerde. Sokağın eleştirisi, iktidarın eleştirisi, insanın eleştirisi, her şeyin daha iyi olacağına duyulan inançtan alınan güçle yeşertilen ve diri tutulan eleştiri. Bir de öykü kişileri ile bir olma, özdeşleşme hali. İnandığı şeyi, içinde bulunduğu çizgiyi koruma ve paylaşma sıcaklığı. Var bu öykülerde, bir yazarın bitmeyen insanlığının ölçü dışı açıları var. Ne bir üçgen gibi ne bir kare gibi şekille değil ruhla çizilmiş görünmez ancak duyulabilir açılar. Mısır’da Cuma öyküsünde gördüğümüz haliyle, insan acımasız, acımasız. İnsan dediğin güzel de oluyor bazen. İnsan dediğin çok garip. Çok şahane , çok boktan. Diyebilen. Diyen öyküler. Komşusu açken tok yatan bizden değildir hükmünü hatırlatan ve bunu dille öykünün dünyasından hayatın yüzüne çarpan öyküler.

Dileyen ‘Ekmek ve Zeytin’deki son öykü Yara ve Kabuk’tan başlayabilir okuma yolculuğuna. Gelecektir sonuçta, yara yaraya benzedikçe kabuk tutar. O zaman insan insana iyi gelir, cümlelerine. Fakat, bir şeyi hatırlayarak gelecektir, hatırladıkça gelecektir. Çünkü ekmeğin buğusu ile bir tek zeytinin tuzlu tokluğu aynı saflıktadır insan açısından. Edebiyat da öykü de hem bu kadar yalın hem de bu kadar derindir işte…

Ekmek ve Zeytİn
Ahmet Büke,
Can Yayınları, 136 sayfa, 10 TL.