İnsan mıyız, 'yaratık' mı?

İnsan mıyız, 'yaratık' mı?
İnsan mıyız, 'yaratık' mı?

Mark Romanek in üçüncü filmi, Ishiguro nun metninden sapmıyor ama kimi sadeleştirmelerde bulunuyor.

Kazuo Ishiguro'nun insanlığa lanetler okuyan, aynı zamanda ardından ağıtlar da yakan başyapıtı, yönetmen Mark Romanek'in elinde hikâyenin tespitlerini çarpıtmayan sadık bir uyarlamaya dönüşüyor
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Japon asıllı İngiliz yazar Kazuo Ishiguro, yakın dönem İngiliz edebiyatının gururla adını andığı romancıların başında geliyor. Japonya’da doğmuş olmasına rağmen, ‘anavatan’ından epeyce uzaklarda gezinen bir yazınsal yaklaşımı var Ishiguro’nun. Bunda altı yaşında geldiği İngiltere’nin kültürüyle yetişmiş olmasının etkisi büyük kuşkusuz. Bir yandan da kendini Japon sinema ustaları Yasujiro Ozu ve Mikio Naruse’nin takipçcisi olarak göstererek, Japonya’ya ‘yakın’ durduğunu hissettirmenin hesaplarını yapıyor, ki bu noktada ‘haklı’ olduğunu söylememiz pek mümkün değil.
Ishiguro’nun şimdilik son romanı olan 2005 tarihli ‘Beni Asla Bırakma’ ise, yazarın başyapıtı (1989 tarihli ‘The Remains of the Day/Günden Kalanlar’ı da unutmadan) diyebileceğimiz bir derinliğe sahip, hem diliyle hem de hikâyesiyle. Belli bir dönemi işaret etmesine rağmen, sanki ‘zamansız’ bir yapı var bu romanda. Bilimkurgusal bir alt metnin de eşlik ettiği hikâye, bu zamansızlığın da itkisiyle bir ‘soğuma’ efektine dönüşüyor okurun gözünde. Hem hikâyedeki karakterlerin ruhunu hem de okuru soğutan, giderek duygusuzlaşmaya iten bir efekt bu. Oysa tam tersi bir ‘yol’u takip ediyor karakterler, finalde duygusal yoğunluğun zirve yaptığı. Sonuç olarak bu paradoks da romanın ritmini belirliyor ve okurla metin arasındaki ilişkiyi farklı bir noktaya sürüklüyor.
Hikâye, bize üç kısımda anlatılıyor: Çocukluk, gençlik ve ‘bağışçılık’ dönemlerindeki durumlarını okuyoruz üç ana karakterin. Kathy, Ruth ve Tommy’den oluşan bu üçlü, bir ‘proje’ kapsamında organ bağışçısı olarak yetiştirilen klonlardan. Hasta insanların uzun yaşaması için geliştirilen ‘yaratıklar’ onlar. Çocukluklarını hiç çıkamadıkları bir yatılı okulda geçiriyorlar, sonrasında ‘Kulübeler’ adında bir bölgede geçiş dönemini atlatıyorlar, ardından da bağışçı olarak görevlerine başlıyorlar. En nihayetinde ‘tükeniyorlar’, yani hayatları sona eriyor.
Bu roman, çocukluk ve gençliklerinde (ki hiçbir zaman yaşlanamıyorlar) kendilerini ‘insan gibi’ hisseden bu ‘şeyler’in kaderini tayin eden insanoğlunu yerin dibine batıran bir yaklaşımla önümüze geliyor. ‘İyi bir amaç’ uğruna kötücülleşen insanlığın faşizan yanını yargılayıp mahkûm ediyor. Üç karakterin ‘insan olma’ düşlerinin nasıl hiç edildiğini, posalarının çıkarılıp nasıl bir kenara atıldıklarını, ‘çöp’ muamelesi görmenin nasıl bir şey olduğunu keskin tespitlerle gösteriyor bu metin. Onların durumlarını ‘sorgulama’ isteklerininse bir çırpıda geri püskürtüldüğünü, ‘umutsuzluk’la barışmaya itildiklerini görüyoruz. ‘Yaşama hakkı’na sahip olmayı bir an bile düşünmemeleri gerektiği öğretiliyor onlara, kaderlerine razı olmalarının bir ‘zorunluluk’tan ziyade bir ‘ihtiyaç’ olduğu öğütleniyor. İşin özü, insan olmaya yaklaşmayı bile dilememeleri gerekiyor kahramanlarımızın.
Böylesi bir yaklaşıma rağmen, bu üç karakterin çocukluktan itibaren ‘insanlaşan’ serüvenlerini takip ediyoruz hikâyede. ‘Ne’ olduklarını bilemeden sürdürdükleri bu ‘kısa hayat’, onları tipik insanî reflekslerle yüzleştiriyor; aşk, nefret, dostluk, kıskançlık, ihanet, fedakârlık, öfke, güven, önyargı, hoşgörü gibi kavramları tıka basa yaşıyorlar. Bunlara ‘bilinç’in eklenmesiyse yığınla soru işaretini getiriyor beraberinde. Hele ki ‘umut’la baş başa kaldıklarında, yaşadıkları düş kırıklığının haddi hesabı yok. Bu düş kırıklığı, nihayetinde bize de sirayet ediyor ve onlarla birlikte ‘dünyanın orta yerinde aşk için ağlar’ halde buluyoruz kendimizi.
‘Beni Asla Bırakma’, bir karakterin ‘hatırladıkları’ üzerinden yürüyen yapısıyla da ilgiye değer bir yöne doğru akıyor. Ishiguro, böylece ‘katı gerçeklik’ sınırlarına hapsolmaktan kurtarıyor metnini, özgür kılıyor. Yazar, ‘hatıralar denizi’ne soktuğu karakterlerini ‘kaçınılmaz son’a hazırlarken ‘küçük dünya’larını bir miktar genişletmeyi de başarıyor. Büyümeyi hiçbir zaman başaramayacak bireylerin ‘olgunlaşma’ hikâyesini anlatıyor, ama onları olgunlaştırırken ‘olmak’tan alıkoyuyor. ‘İrade’nin baskı altına alınmasının yarattığı tahribatı mükemmelen yansıtıyor, hem ruhsal hem de fiziksel boyutta... 

Ishiguro da yapımcı bu filmde
Ishiguro’nun yapımcı olarak da işin içine girdiği ‘Beni Asla Bırakma’nın beyazperde uyarlaması, temel olarak romandan farklı bir yöne savrulmuyor. Videoklip dünyasından gelen Mark Romanek’in üçüncü filmi, Ishiguro’nun metninden sapmıyor ama kimi sadeleştirmelerde bulunuyor. Örneğin karakterlerin çocukluk dönemini romandaki kadar ayrıntılı biçimde ele almıyor, belli bir ağırlık veriyor ama kitabın verdiği ‘önem’den nasiplenmiyor. Bu noktada, romana ve filme adını veren ‘kaset’ olayını başka bir biçimde karşımıza getiriyor. Bu kaset hakkında kitabın finalinde yapılan ‘yorumlar’sa filme yansımıyor, bu da belli bir eksiklik duygusunu getiriyor.
Romanda sonlarda öğrendiğimiz ‘proje’nin tarihçesini filmde girişteki bir yazıyla öğreniyoruz. Bu ön bilgi, filme ekstra bir şey katıyor mu, ondan da emin değiliz. Hikâyeyi takip etme rotasında izleyicide hafif bir sapma yaşatıyor bu, ama büyük bir ‘kayma’ olmadığı da bir gerçek. Başta verilen bilgi, bir miktar önyargıya yöneltiyor bizleri, filmin duygusunu zedeleyecek oranda değilse de.
Öte yandan, bu filmi Ishiguro’nun yarattığı dünyaya olabildiğince yakın diye tanımlamak mümkün. ‘Bastırılan’ karakterlerin kadersizliklerine ortak olmayı başarıyoruz izlerken, ‘büyüme’nin arka planında yatanları da net biçimde görebiliyoruz. Üç karakterin romandan yansıyan paradoksal serüvenlerini layıkıyla görselleştiriyor yönetmen Romanek, gereksiz ‘sömürü’ malzemesi sokmuyor araya. Kitabın ‘insanlık’la olan derdini verirken klişelere bel bağlamıyor, ‘edebî’ olanın izlediği çizgiden uzaklaşmayarak keskinleştiriyor anlatımını. Uzun yıllara yayılan hikâyenin ‘riskli’ doğasını dengeli bir çerçevede tutmayı başarıyor, karakterlerin kişilik özelliklerinde ‘sekmeler’ yaşanmasına izin vermiyor. Bu noktada, filmin üç başrol oyuncusunun da önemli işlevler üstlendiklerini söylememiz gerek. Carey Mulligan, Keira Knightley ve Andrew Garfield’dan oluşan bu üçlü (karakterlerin çocukluk dönemlerini canlandıran Isobel Meikle-Small, Ella Purnell ve Charlie Rowe’u da unutmadan), hikâyenin taşıyıcı unsurları arasındaki yerlerini alıyorlar. Oyunculardan beklediği (belki de üzerinde) verimi alan yönetmen de ‘sorumluluk’ gerektiren projesini hayata geçirirken daha ‘cesur’ olabiliyor, Ishiguro’nun metniyle başa baş güreşiyor.
‘Beni Asla Bırakma’, romandaki gibi uzun bir yolculuğa çıkarıyor kahramanlarını, sonu başından belli olan. Onların çaresizliklerini yüz hatlarına yapıştırıyor, oradan yansıyanları da bizlere ‘tokat’ olarak yönlendiriyor. ‘Acı’nın bir an bile geri adım atmadığı bu yolculuk, her daim ‘umut’ barındırıyor ama bunun boşa kürek çekmek olduğunu hissettirmeden de geçmiyor. İnsanoğlunun ‘manipülasyon’ üzerine inşa edilmiş tarihine lanetler okuyan (okutan) bu film, bilimkurguyu kullanarak bir kez daha tiksindirip soğutuyor insan denen yaratıktan bizi, her fırsatta yaptığımız gibi...
Not: ‘Beni Asla Bırakma’, bugünden itibaren gösterimde.

BENİ ASLA BIRAKMA
Kazuo Ishiguro
Çeviren: Mine Haydaroğlu
Yapı Kredi Yayınları
2011 (5. baskı),
271 sayfa
16 TL.