İnsanın 'ağrıyan' tarihi

İnsanın 'ağrıyan' tarihi
İnsanın 'ağrıyan' tarihi
'Karşı Anılar', herkese göre bir kitap değil. Olamaz da... Malraux'nun bu kitapta onca 'tarih yapan'la ilişkisinin ardında bir başka 20. yüzyıl sorunsalı yatıyor. Eylem-devrim olgusu ona göre 20. yüzyılın diğer çağlardan ayrıldığı bir kavşağı işaret ediyor
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Bazı kitaplar ve yazarlar insanı bir ömür boyu takip eder. Ne olmuştur, nasıl olmuştur da o yazar sizi öylesine kavramıştır, hatta kıskıvrak sarmıştır sorusunu yanıtlamak da bir noktadan sonra güçleşir. Büyük yazarların en önemli özelliği sadece soyut konularda insana hiç bilmediği yeni ufuklar açması ve hayatı somutlaştıran tanımlar getirmesi değil, aynı zamanda insanın kişisel hayatına bir karşılık üretmesidir.
Andre Malraux benim için böyle bir yazar. Gerçekten zihnimi yokladığım zaman onunla nasıl karşılaştığımı, ilk ne zaman okuduğumu anımsamıyorum ve bunda da şaşacak bir şey bulamıyorum. Malraux, 20. yüzyılın en çok tartışılan isimlerinden biriydi. Muhtemelen hayatıma yapıtlarından önce ‘eylemi’yle, yazarlığın dışındaki diğer edimleriyle sızmıştır. Sürekli olarak ortalıkta dolaşan bir ismi merak ettiğim için mi ilk yapıtlarını elime aldım sorusunun cevabını da şimdi veremiyorum. Fakat onu enine boyuna ilkin Attila İlhan’la tartıştığımı anımsıyorum. Zaten iki romanını (‘Kanton’da İsyan’ ve ‘Umut’: iki çetin ceviz) o çevirmişti. Ama şurası bir gerçek ki, onunla bir kez enine boyuna tanıştıktan sonra bir daha kopmadım.
Malraux, benim için ve benim gibi düşününler için hem 20. yüzyılı doğrulayan isimlerden biri oldu hem de onun edebiyat ve sanat felsefesi diyebileceğim bir alana yayılan macerasını büyük bir dikkatle, içime sindirerek izledim. Malraux, bir romanının da adı olduğu üzere benim için ‘insanlık durumu’ yazarlarından biriydi. İster edebiyatta, ister politikada isterse de sanatta olsun yüzyılın hemen başında doğmuş ve son çeyreğinin ortasında ölmüş olan kişi bana insan denen büyük sorunun metafiziğini getiriyordu. Şu işaret ettiğim üç alan bu büyük metafiziğin oluşturulduğu üç alandı ve ben de hayatımı daima bu üç büyük eksene oturtarak kurdum. 

Sorgulanan eylem
Gerçekten de Malraux, 20. yüzyılın, karanlık, karmaşık ve aynı zamanda ütopik başlangıcında birbiri ardınca meydana gelen olayların ortasında yer aldığında o sürece olayların düşünsel ve ideolojik soyutlamalarıyla değil, o olguların insan tekinde ifade ettiği anlam, bulduğu karşılık bağlamında katılıyordu. Komünizmin, örneğin, yüzlerce tanımı yapılabilir ve bir insan sadece felsefi ve politik kaygılarla, değerlendirmelerle bu ideolojiyi seçebilir. Oysa biraz daha derinlemesine okununca görülür ki, Malraux’nun romanlarında can bulan komünistler ve cumhuriyetçiler bu ideolojilere soyut anlamları için değil, onlarda billurlaşan mânâları için gelmiştir. Veya tersinden söyleyelim: o ideolojilerin insan tekini oluştururken üstlendiği işlevle ilgilidir Malraux. O nedenle ‘insanlık durumu’nda eylem sürekli olarak sorgulanır.
Daha öncesi de vardır: ‘Altenburg’un Cevizleri’. Üç bölümlü bu roman/anlatının her bir bölümünde 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde etkili olmuş üç insanın eylemi ve düşüncesi ışığında bir sorgulamaya girişir Malraux. İlk bölümü belirleyen İngiliz casusu ve ‘Bilgeliğin Yedi Direği’nin yazarı casus ve eylemci Lawrence’dır. İkinci bölümde Nietzsche ve düşüncesi eylemi biçimlendirir. Üçüncü bölümün ‘eminence gris’i Troçki’dir. Malraux, eylem ve insan ilişkisini felsefi denebilecek bir imbikte damıtmaktadır.
Bu şunu mu gösteriyor? O tarihlerde yeteri kadar bilmiyordum; Attila İlhan da büyük zekasına ve kapasitesine rağmen konuları öyle felsefi ve derin sorgulamalara sürüklemezdi. Oysa zamanla, şimdi bu yazıyı yazarken karşımda duran kitap raflarını dolduran, hepsi Malraux hakkında yazılmış kitapları okuduktan sonra ve onun, Amerikan üniversitelerinde verilen ‘Modernite Mutsuzları’ falan gibi derslerin değişmez ismlerinden biri olduğunu görünce kavradım ki, bu yazar/düşünür/eylemci 1940’ların ortasına kadar, doğrudan doğruya Nietzsche’den etkilenmiş bir yarı düşünür olarak insan varoluşunun temel sorunsallarını somutlaştırmaya çalışıyordu.
Tamamen kendi kendisini eğitmiş bir insandı. Lise mezunu bile değildi. Aile ilişkileri son derecede sorunluydu. Hele sistematik felsefeyle falan ilgisi hiç yoktu. Ama başka bir şey vardı: Dahiydi. 20. yüzyılı diğer yüzyıllardan eni konu ayırıyordu. Doğrudur; 18. Yüzyıl sonu da, 19. Yüzyıl da başkaldırılar, direnişler, ayaklanmalar görmüştü ama 20. yüzyıl devrimler çağıydı. Daha öncekiler biraz da bilinçsiz kitlelerin ani hareketleriydi. 20. yüzyıl eylemi inceden inceye hesaplamıştı, işlevselleştirmişti. Eylemi bir varoluş biçimi ve ‘insanlık durumu’na dönüştürmüştü diğer yüzyıllarda bu iki olgunun yerini tutan içteki oluşumlar, din ve sanat mesela, 20. yüzyılda eylem-siyaset ilişkisine kayıyordu. 20. yüzyılı yapan tabii ki insanlardı ama diğerlerinden farklı bir insan tipini de 20. yüzyıl icat ediyordu: eylemci. Bu felsefenin somutluğuyla bilinçli politikanın somutluğu arasında şekillenen yeni insandı. Malraux bu insanın Tanrı ve tarih arasındaki yerini arıyordu. 

‘Kanton’da genel grev ilan edildi’
1901’de doğmuştu ve daha 20’li yaşlarında, karışık bazı ilişkilerden sonra Yahudi asıllı, etkili bir aileye mensup genç karısıyla beraber Uzak Doğu’da, Çin’deydi. Yalnız unutmayalım ki, daha o yaşta bir dünya savaşı arkasında kalmıştı. İnsanların birbirini boğazlayabileceğini öğrenmişti. Üstelik dünya kaynıyordu. Rusya’da bir devrim olmuştu. Sıra Çin’deydi. O da ilk romanının ilk cümlesi olan “Kanton’da genel grev ilan edildi” diyen telgraf geldiğinde oradaydı, Kanton’daydı.
Oradan başlayarak, 1945 gibi bir tarihte Sartre tarafından biçimlendirilmeye çalışılacak bir varoluşçuluk anlayışını gene ondan çok farklı olarak işlemeye koyuldu. İnsan kendisini ‘yapan’, yaratan varlıktı. İşte bu oluş, bu yaratış bir sürecin içinde gerçekleşiyordu. Eylem dediğimiz şey bunun adıydı. Gene de soru bir meteor gibi yerinde duruyordu: Neden eylem? Eylem, çünkü, insan somut, tarihi ve hayatı bir tek edimde, hamlede biçimlendirebilen bir varlık değildir. İnsan evvela metafizik bir varlıktır. Hayatı olanca somutluğuyla yaşayanlar ancak hayvanlardır. Oysa insanı biçimlendiren yatay eskende kültür, düşey eksendeyse tarihtir. Bu ikisinden arındırılmış, bağımsızlaştırılmış bir insan teki bulunamaz. Öyleyse, eylem, sadece tarihi değiştirmek, ona yön vermek değildir; daha çok ‘hayata bir iz bırakmak’tır, yani, aynı zamanda Tanrı’yı keşfetmektir, sanat yapıtı üretmektir. Bilinç oluşturmaktır. Karar almaktır, vermektir. Bunların hepsi yatay eksende (kültür) cereyan eder ama doğrudan düşey eksene (tarih) darbeler indirir. 

Malraux, bir mitomandı
Bütün bunlardan sonra doğrudan doğruya hakkında artık hiçbir şey söylemek istemediğim ‘Karşı Anılar’ tüm bu hayatın bir muhasalasıdır denebilir mi? Kuşkusuz öyle. Ama Malraux’nun anlattığı şekilde. Şunu söylemek istiyorum. Malraux, yukarıda da değindiğim üzrere, bir mitomandı yani, basit bir sözcükle ifade etmek gerekirse, düpedüz yalancıydı. Ne var ki, bir yazar ve bu kadar karmaşık bir kişilik söz konusu olduğunda ‘yalancı’ sözcüğü çok sıradan kalıyor, yüzeysel ve sığ. Mitomani, işte öyle düşünelim, mit/söylence üretme manisi.
Bu özellik Malraux’da had safhadaydı. Kendi kaderini oluştururken olayları kendisine payeler ve konumlar biçtiği şekildi yeniden kurguluyordu. Olayları, Semprun’ün deyişiyle, kullanmak istediği ve işine yarayacak biçimde anlatıyordu. Bunun bir uzantısı olarak da kişisel hayatını dışarıya kapatabildiği kadar kapatmıştı. Zaten ‘Monsiur le Minister’ idi, yanına birilerinin gelmesi olanaksızdı. Gelenler de onun kurmacasını irdelemeyecek insanlardı. ‘Karşı Anılar’ bu anlatının son kertesidir. Ne, ne kadar gerçektir, bilmiyoruz. Nitekim kendisi de kitabın başında, ‘anı’ ve ‘itiraf’ kavramları hakkında ettiği karmaşık bazı laflarla bu işaret fişeklerini ateşler.
Gene de bildiğimiz bazı şeyler var. Örneğin, De Gaulle ile son görüşmesini anlattığı ‘Devrilmiş Çınarlar’da (Türkçeye böyle çevirince kendi kendine düşmüş, devrilmiş çınarlar duyuluyor; değil, Malraux birisinin eliyle bilinçli bir biçimde, edilgin bir halde ‘düşürülmüş, yıkılmış’ çınarlardan söz ediyor) uzun, bir kaç güne yayılan bir görüşmeden söz eder. Sonradan biyografisini yazanların bulup gösterdiği gibi sadece bir kaç saat süren bir beraberliktir bu.
Aynı şey Nehru veya Mao’yla olan görüşmesi için de geçerlidir muhtemelen. Bu kitapta yer alan uzun anlatı acaba karşılıklı bir konuşma mıydı, yoksa bazı ipuçlarını Malraux o şekilde eğip, büküp, tarihe biraz da kendi istediği bir yorumu miras bırakmak mı istedi? Bilemeyiz. Ama şurası bir gerçek ki aynı sorular Chateaubriand’ın sürgününde gördüğü Napoleon’u anlatışı için de geçerlidir; Malraux ne mânâ yüklerse yüklesin, her şey kitabın adında saklıdır: ‘Karşı Anılar’. Anının statik, beklenen, sabit işlevine karşılık karşı (anti) anılar. Daha baştan anı ‘gerçeğini’ redderek başlıyor Malraux, ötesi, 20. Yüzyılın bana göre tartışmasız en büyük 5-10 kitabından biridir.
Bu mitomani meselesinin zirvesini ailesi hakkında anlattıkları oluşturuyor. Bu konuda çok önemli bir kitabı var Malraux’nun: ‘Altenburg...’ Yukarıda başka bir vesileyle değindim. O yapıtı iki defa yazmıştır. Birincisi, bir hayalin etrafına kurulur. Malraux, ‘Melekle Kavga’ isimli kitabının devamı olan bir metin yazmaktadır, fakat Gestapo ele geçirip imha eder, epeyce bir bölümünü, o da, kitabın başında, ‘aynı metin iki defa çok nadir olarak yazılabilir’ deyip, ‘bu’ metni inşa eder ve büyükbabasıyla babasını anlatır. 

Paşa’nın akıl hocası
Kitabın bizim yakın tarihimizi de ilgilendiren birinci bölümünü ilk defa Sabahattin Eyüboğlu, o da atlayarak, kısaltarak, tam bir köy Türkçesi tutturarak çevirmek suretiyle, berbat bir adla ‘Turan Yolu’ diye yayımlar. O adın seçilmesi bir tesadüf değildir. Malraux’nun babası güya Nietzsche’nin, Freud’un, Weber’in metinlerini ‘ürettiği’ toplantıların yapıldığı bir evin içinden çıkmıştır, İstanbul ’a gelip, Enver Paşa’ya akıl hocası olup, Darülfünun’da da felsefe dersleri vermiştir. Düşününüz, daha 1908 yılı öncesinde bu derslerde, baba Malraux, dostu olan Nietzsche’den söz etmekte ve ‘eylem’/action anlatmaktadır. (Gerçi, böyle bir bağlam için ‘sezgi’ gibi olguları da dile getiren Bergson felsefesinden falan Malraux’nun yararlandığı düşünülebilir, mutlaka da böyledir ama, bunlar çok iyiniyetli ve ‘ileri’ yorumlar olacaktır.) Sonra Paşa’yla tanışır, çok ahbap olur, ona eşlik eder, akıl hocalığı yapar, sağa sola kendisini benimsetir, bu defa Enver’le Trabulusgarp’ta birlikte olur, en nihayet temsilcisi olarak yola çıkıp Afganistan’a Turan’ı bulmaya, kurmaya gider. Olamayacağını hayal kırıklığı içinde anlar, bunu Enver’e ifade edip yola çıkar, Marsilya üstünden Alsace’a döner.
Eyüboğlu, kitaba yazdığı önsözde bunları doğrulatmak için Malraux’nun peşine düştüğünü anlatır. Malraux ne Paris’te görüşmeyi kabul etmiştir ne de İstanbul’a geldiğinde. (Bu gelişi hiç araştırmadım. (Attila İlhan bu konularda yanılıyordu ve o da kendi kurmacasını anlatıyordu etrafına.) Eyüboğlu o önsözde Malraux’nun Topkapı Sarayı Müzesinde birşeyler aradığını yazar. Bilmiyorum. Sanat tarihini anlattığı kitaplarda o müzeyle ilgili hiçbir şey yoktur ama Kariye Camiinden bir fotoğraf yer alır.) İstanbul’da zaten hiçbir gazeteciyi kabul de etmemiştir. Muhtemelen, bu konuların kurcalanmasından çekinmektedir. Eyüboğlu etrafına sorar soruşturur, Malraux’nun ‘babam’ diye anlattığı niteliklerde, ‘eşkal’de bir kişiyi kimse bilmemektedir.
Bilinmesi olanaksız. Çünkü yok böyle birisi. Olamaz da. Ben de bir süre olabileceğini düşünmüştüm. Ama yanıldığımı anladım. Çünkü hem daha sonra Lacoutre ve Todd gibi yazarların kaleme aldığı biyografilerde bu konulara tek kelimeyle değinilmediğini gördüm hem de Malraux, eski kitaplarımın izinden gidiyorum falan gibi bir takım laflar ederek başladığı ‘Karşı Anılar’ın başında Altenburg’u satır satır aynen alıntılar (bu konuda daha ileri yorumlar da yapabilirim) ama babasını anlatırken meselenin İstanbul bölümünü bir cümleyle geçer. Turan’a asla girmez. Asla anlatmaz o hikâyeyi. Belli ki, kendisi de daha fazla taşıyamamıştır kurmacasını. Malraux’nun mitomanisi bu düzyededir. (Bu ‘mani’ meselesi, ölmeden hemen önce yüzüne yapışmış, ama vücdunun hiçbir yerini kontrol edemediği tiklerle de bellidir. Lacoutre bunu Tourret sendromu olarak anlatmaktadır. Malraux’nun o delice bakan gözlerini, takallüs eden bedenini görmek isteyenler, aynı zamanda eşsiz bir seri olan ve yazdığı sanat tarihini anlatan Journal de Voyage avec Andre Malraux a la Recherche des Arts du monde entier isimli dvd serisine bakabilirler.) 

Bir insan hayatı hiçbir şeydir
‘Karşı Anılar’da Malraux’nun kişisel hayatı, yani, aile ilişkileri, evlilikleri, iki eşinin, iki yetişkin oğlununun ölümü falan yok. (Kızı, Florence Malrux hakkında bir şeyler okumak isteyenlerse, Juan Goytisolo’nun yakında yayımlanmış ‘Çekişme Diyarında-2’ye bakabilir, fazla önemli bir şey bulunmamakla birlikte, babasının kültür bakanlığı sırasında kızının dünya işleriyle ilgisini anlamak açısından önemli. Kızı babasının o yıllarda dışarıdaki uzantısydı.) Ama onun dünya tarihini yapan insanlarla ve dönemlerle ilişkileri var. Kendisi de kitabın başında buna değiniyor... Ortak insanlık belleğine akan bir sözü vardır Malraux’nun: “Bir insan hayatı hiçbir şeydir; ama hiçbir şey bir insan hayatının yerini tutamaz.” Bunu yazan yazar bu metinde sıradanlarla, ölümlülerle uğraşmadığını, onları önemsemediğini açıkça belirtir. Meselesi, ‘büyük’ adamlardır. Onların tarihi nasıl yaptıklarıdır, özellikleridir. O nedenle der kapı değil, onu aralayıp, bahçeye çıkan ve karlar üstünde, Fransız Komününden bir gün fazla yaşadıkları için kendisine hayretle bakan Troçki’nin önünde karlar üstünde dans eden Lenin’dir ilgisini çeken. Bir de o büyük olayların aradan zaman geçtikten sonraki ‘anı’ları, izdüşümleri.
‘Karşı Anılar’ı Türkçede heyecanla selamlıyorum. Ömer Laçiner’i kutluyorum emeğinden ve çabasından ötürü. Ama şimdi onun için son bir söz olarak şunu belirtmeliyim: 20. yüzyılın tarihini yapanların nasıl ve neden tarihselleştiğinin de insan metafiziği bağlamındaki çözümlemesi olan bu kitap öyle herkese göre değildir. Olamaz da; Malraux’nun bu kitapta onca ‘tarih yapan’la ilişkisinin ardında bir başka 20. yüzyıl sorunsalı yatıyor. Baştan beri sözünü ettiğim eylem-devrim olgusu ona göre 20. yüzyılın diğer çağlardan ayrıldığı bir kavşağı işaret ediyor. Geçen yüzyıl insanların ilk defa göksel tanrı yaratmadıkları, tanrıya yaranmak ve kendilerini ifade etmek için tapınak inşa etmedikleri bir yüzyıldı. Belki o boşluğun yerine, siyaset, eylem ve devrimi koydular. İnsanları tanrılaştırdılar. Dünyayı dönüştürecek gücü tanrıdan değil siyasetten ve kendilerinden umdular. İşte o süreci hareete geçiren insanlarla kurulan temasların anlatısı bu kitap. Ondan en büyük zevki, bu muhteşem kitabı, 20. yüzyılı, büyük ve yalçın bir tarih ve insanlık coğrafyası olarak okuyanlar alacaktır. Nasıl bazı bazı okurlar bazı kitaplara onur verirse,bazı kitaplar da okuyanları taçlandırır. ‘Karşı Anılar’ bir serüvendir!

KARŞI ANILAR
Andre Malraux
Çeviren: Ömer Laçiner
İletişim Yayınları
2011, 531 sayfa, 27.5 TL.