İnsanlığın kendine hediyesi

İnsanlığın kendine hediyesi
İnsanlığın kendine hediyesi
Charles G. Nauert 'Avrupa'da Hümanizma ve Rönesans Kültürü'nde yalnızca Hümanizma'nın uğradığı dönüşümlere, Rönesans sonrası dönemdeki entelektüel ve dinsel gelişmeler üzerindeki etkilerine odaklanıyor
Haber: Asuman Kafaoğlu-Büke - akafaoglu@yahoo.com / Arşivi

İnsanlık tarihinin büyük entelektüel akımlarının başında Rönesans Hümanizması gelir. Bir açıdan bakıldığında, insan nedense en son kendine değer vermeyi öğrenmiştir! Liselerde Rönesans, klasiklerin yeniden okunması olarak öğretilir. Tarihçi Charles G. Nauert, ‘ Avrupa ’da Hümanizma ve Rönesans Kültürü’ adlı kitabında durumun bu denli basit olmadığını, çok aşamalı başka gelişmelerin aynı zamanda yaşanmasının buna neden olduğunu dile getiriyor. Sonuçta ortaya, Rönesans ve Hümanizma hakkında tüm bilgilerin bir araya geldiği, kapsamlı bir referans kitabı çıkarmış... ‘Avrupa’da Hümanizma ve Rönesans Kültürü’ elbette bir oturuşta okunacak türden bir kitap değil, ben de sadece ilgimi çeken bazı başlıkları okumayı düşünerek başladım fakat yazarın dili ve argüman titizliği birkaç gün içinde neredeyse tüm kitabı okumama neden oldu. Ayrıca, her konuyu birkaç sayfalık kısa bölümler halinde ele alması, kitaba derli toplu bir kurgu sağlamış. Bu da okumayı kolaylaştırmış. İstenildiğinde sadece belli konu başlıklarını okumak mümkün, bu tür okuma bütünü bozmuyor ve anlamlı olabiliyor çünkü yazar her bölümde gerekli bilgileri okuru yormadan tekrarlıyor. Çok geniş kapsamlı bir referans kitabı olduğu için bir tek öğeye dikkat çekerek eleştirmek mümkün değil tabii ki. Öne çıkan bazı argümanlardan söz edilebilir ancak. Bunların başında, Rönesans ile Hümanizma terimlerini eş anlamlı olarak kullanılmasının sakıncaları geliyor. Nauert özellikle Rönesans hümanizmasının bir tek formül olarak görülemeyeceğine dikkat çekiyor. Bu konu, genel okura akademik tarihçiye olduğu kadar önemli görünmeyebilir, yazar giriş bölümünde bazı akademik tartışmalarından söz ediyor fakat kitabın tonunu hep genel okur için ayarlıyor. 

Rönesans’ı tetikleyen unsurlar
Nauert işe, tarihyazımına ilişkin tartışmadaki duruşunu açıklayarak başlıyor. Ona göre, Rönesans hümanizmasının çok sayıda düşünce akımları vardı. Bu yüzden her akımın farklılığını ortaya koymak gerekiyor. Ayrıca bir çatı altında toplanacak ortak bir felsefeden de söz etmek doğru değil. Rönesans’ı tetikleyen unsurların başında Nauert, Petrarca ve Valla gibi Rönesans düşünürlerinin ilkçağ metinlerine duyduğu ilgiyi gösteriyor. Gerçekten de Petrarca, ortaçağ boyunca manastırlarda kopyalanan metinlerin özgünlüğünden şüphelenerek başlamıştı. Matbaa öncesi el yazmalarının sansüre ve hatalara açık olması, bir çok eksik bilgiyi açıklıyordu. Yüzyıllar boyunca Katolik papazlar tarafından sansürlenerek eksik yazılmış parçaların bulunması, doğru Latince çevirilere ya da özgün metinlere ulaşılması çok önemliydi. 

Devrim niteliğinde düşünceler
Yazarın ele aldığı bir başka konu, Rönesans’la birlikte düşünsel alışkanlıklardaki değişimler. Ortaçağ boyunca klasik metinlerin ‘otorite’ olarak görünmeleri, tartışmaya kapalı olmaları, Petrarca ve ardılları tarafından düşünsel bakımdan kusurlu bulundu. Petrarca’nın yeni bir tarih anlayışı vardı: “Klasik metinleri yeniden keşfetmenin ve yeniden yorumlamanın, kurgusal bilgi yerine pratik bilgiye vurgu yapmanın, insan aklının sınırlarına ilişkin keskin bir anlayışın ve genelde ortaçağ geleneğinden çekilmenin temelinde bu yeni tarih anlayışı yatıyordu.” Petrarca metinleri temizleme görevini kendine verdiğinde, yüzyıllardır süren dinsel iç çatışmaların da bu yolla temizleneceğini düşünüyordu.
Petrarca kadar önemli bir ikinci isim, Lorenzo Valla idi. Dilbilimci olarak Valla, devrim niteliğinde düşünceleriyle Hümanizmanın en önemli öncülerinden biri oldu. Valla’nın Rönesans düşüncesinde devrim yaratan yeniliği, hiçbir ilkçağ ya da ortaçağ filozofunun aklına gelmemişti: insan dilinin, maddi dünyanın dışındaki başka her şey gibi kültürel bir insan eseri olduğu idi. Matbaanın bulunmasıyla insanın kendi yarattığı dil, ortak gelişmeler gösteriyor, dilbilim ve yazım kuralları yerine oturuyordu. Ortak dil kurallarında anlaşılmış olması, metinlerdeki hataları azaltıyordu. Bir başka etki de, Latince ve Yunanca metinler böylece anadillere kolayca çevrilebilecek, çok daha geniş kitleler tarafından okunabilecekti.
Nauert çok net bir şekilde kültürel ağların nasıl örüldüğünü görmemizi sağlıyor. Önce metinler sorgulanıyor, sonra dilsel kalıplar üzerine oturtuluyor ve matbaanın gelişmesiyle yüzlerce aynı kopya kitaptan üretiliyor. Bu da yeni gelişen eğitim sisteminde her çocuğun kendi kitabına sahip olmasına, ortak bir bilgi ile donanmalarına yarıyordu. Önce Floransa’da, ardından tüm İtalya’da eğitimde bir devrim yaşanıyordu. Yazar, yeni hümanist dilbilgisi kitaplarının keskin bir eğitim devriminin kanıtı olarak görülebildiğini söylüyor. Görüldüğü gibi önce dil sabitleniyor, ardından matbaa metni sabitleştiriyor. Yeni bir evrensellik tam da bu noktada doğuyor. 

Bir kültür hareketi
Charles G. Nauert, hümanizma kitaplarında fazla değinilmeyen bir konuyu daha ele alıyor: hümanizmanın kadının hayatını nasıl etkilediğine değinen önemli bir bölüm bu (kitabın ikinci baskısında eklenmiş.) Eğitimde bir devrimden söz ediliyor ama kadının düşünsel yaşama katılımı hala çok sınırlı bu yıllarda. Hümanist bir felsefeci olarak saygı gören birkaç iyi eğitim görmüş kadın, ancak düşünsel faaliyetlerini manastıra kapanarak gerçekleştirebiliyor. Örnek olarak anlattığı Isotta Nogarola için şöyle bir açıklama yapıyor: “bu ayrıksı sapma, onun yaşadığı toplumda ancak münzevi ve dindar bir hayat sürdürdüğü için kabul edilebilirdi.”
Kitapta en çok üzerinde durulan konu, Hümanizmanın bir felsefe değil, kültür hareketi olduğu. İlk başlarda da studia humanitatis olarak adlandırılan düşünce, sadece bir eğitim programı. Kitapta ayrıca Rönesans sanatı, sanatçının zanaatçıdan dehaya yükselişi gibi konular da ele alınıyor. Eleştirilecek bir konu bence İtalyan Rönesans’ı ile Kuzey hümanizması arasındaki bağlantıdan bahsedilmemiş olması. Aslında Martin Luther’den ve Reformasyondan söz ediliyor fakat bunları tamamen bağımsız düşünce akımları olarak anlatıyor; oysa tüm Avrupa’da Ortaçağ sonlarında gelişen ağlar sayesinde yeni düşünceler büyük bir hızla yayılıyor. En azından kitabın son bölümlerinde daha evrensel bir bağlantı kurmasını bekledim yazarın. Son yıllarda konuyla ilgili Türkçe yazılan bir kaç önemli kitaptan da söz etmek gerekir, hatta ‘Avrupa’da Hümanizma ve Rönesans Kültürü’yle birlikte okunmalı. Bunlardan biri Halil İnancık’ın ‘Rönesans Avrupası’, diğeri de Hüsen Portakal’ın ‘Rönesans ve Laiklik’ adlı çalışmaları. Bu kitaplarda Rönesans’ın sadece Batıda değil, Avrupa dışındaki etkilerine de yer veriliyor. 

AVRUPA’DA HÜMANİZMA ve RÖNESANS KÜLTÜRÜ
Charles G. Nauert
Çeviren: Bahar Tırnakçı
İş Bankası, Kültür Yayınları
2011, 328 sayfa, 18 TL.