İran'ı anlamlandırmak

ABD'nin Irak işgaliyle birlikte, bölge ülkeleri hakkında bize bir dizi 'ithal senaryolar, ithal imajlar, ithal portreler' sunuluyor.
Haber: FAİK BULUT / Arşivi

PEYGAMBERİN HIRKASI
İran'da Din ve Politika / Bilgi ve Güç

Roy Mottahedeh, çeviren: Ruşen Sezer, Bilgi Üniversitesi Yayınları, 406 sayfa, 22 milyon lira.
ABD'nin Irak işgaliyle birlikte, bölge ülkeleri hakkında bize bir dizi
'ithal senaryolar, ithal imajlar, ithal portreler' sunuluyor. Aynadaki suretimiz bile çok fazla Batı kokuyor, Amerika kokuyor. Türkiye'ye olmadık roller biçiliyor; şarkiyatçı ve güya Türk dostu Bernard Lewis, yeni Osmanlı hülyalarımızı gıdıklayarak Türkiye'nin 'alt emperyal gücü'nden,
'potansiyel imparatorluk enerjisi'nden söz ediyor. Bazı köşe yazarlarına kalırsa, "ABD'nin Ortadoğu'daki saha sosyoloğu, sadece Türkiye olabilir". Postmodern sloganımız da belli olmuştur artık: 'Ortadoğu bizim işimiz!'.
Hepsi iyi, hepsi hoş! Ama sormazlar mı: "Türkiye, siyasi ve kültürel bakımdan ne zamandan beri Ortadoğulu oldu?" Batı'ya sevdalı aptal aşık rolündeki Türkiye, her bakımdan Ortadoğu'ya cahildir.
Alalım İran'ı; Türkiye'nin bu ülkeye dair bilgisi ne kadardır? Sünni mezhepli Osmanlı devletinin ilk dönemlerindeki İran bilgisi Şii Safevi Devleti'ne yönelik mezhepsel ideolojinin dar kalıplarına sığdırılmıştır. Kemalist reformların kötü taklitçisi İran Şahı, Mustafa Kemal'e hayran olmakla birlikte cumhuriyet rejimi yerine şahlık kurumunu ihdas etmiştir. Siyasal rejimlerin farklılığı, iki ülkeyi birbirinden koparmış; Türk kamuoyunun İran hakkındaki bilgileri antik tarih (Med, Pers, Sasaniler), ortaçağ edebiyatı (Firdevsi, Hafız, Cami) ve siyaset (daha çok İran İslam Cumhuriyeti aleyhtarı tercüme yayınlar) ile sınırlı tutulmuştur.
Dostu, düşmanı iyi tanımak
Dostu, düşmanı ayırt etmenin biricik yolu, onu iyi tanımaktan geçer. Bilgi, muhatabımızla (ortak, müttefik, dost, rakip, hasım, düşman, vs) ilişkilerimizin çerçevesini belirlemeye yarar. Bu anlamda bilgi, aynı zamanda güçtür, iktidardır. 'Peygamberin Hırkası' isimli bu kitabın alt başlıklarından birinin 'Bilgi ve Güç' olarak konulmasının bir nedeni de budur. Yazar, "Bu kitap kâhinlik yapmak değil, bilgi vermek istiyor. Bu pek eski kültürün entelektüel gelenekleri üstüne ve İranlı olmanın insana ne yaptığı hakkında fikir vermek istenmiştir" derken haklıdır.
Yazarın haklılığı bu kadarla kalmaz, bir saptamaya dönüşür: "Bugün Türkiye kitaplıklarında Osmanlıların yazdığı, yayımlanırsa Osmanlı düşünce tarihine ışık tutacak yüzlerce özgün Farsça yapıt var. Kuşkusuz, bu kitaplıklarda, Osmanlı döneminden Sadi'nin Gülistanı'nın yüzlerce nüshasının kaldığı Balkanlarda olduğu gibi, İran şiir kitapları da vardır... Ne yazık ki, 19. yüzyılda, İran aydınların Osmanlı politik düşüncesindeki çalkantıları dikkatle izlemelerine karşın, alışveriş azalmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrası, Türkiye ile İran birbirleri hakkında pek bir şey bilmez oldular. Türk ve İran halkı, estetik geleneklerden mutfağa ve yenilikçi İslam düşüncesine pek çok alanda ne denli çok şey paylaştıklarının bilincine varmazlarsa, her iki ülkenin kültürlerinde çok önemli ve anlamlı bir şey ölecek. Türkler ve İranlılar birbirlerinin gölgesinde, sayesinde yaşarlar."
İranlı olmayan için...
İran'ı tanımak, şunu iyi bilmektir: İran'da özel bir fikir ve insan karışımı sözkonusudur. Bu özgünlük, İran'ı, komşularının izlediğinden değişik bir yol izlemeye sevkeder... Önemli bir mollanın deyimiyle, "İran halkının sesi, Hakk'ın (Tanrının) sesidir." Öteki geleneklere yansıyan, damgasını vuran bir niteliktir bu. İranlı olmayan okur, bu ülkeye özgü kültürün, din ağırlıklı geleneğe dair hiçbir yorumun, İranlıları memnun edemeyeceğini idrak etmelidir. İran dramatik, çoğu kez şiddetle biten olaylarla dolu politik ve kültürel bir devrim yaşadı: Komşusu Irak ile sekiz yıl süren kanlı, trajik bir savaşa girmek zorunda kaldı. İran'ın bugününü anlamlandırmakla ilgili derin uyuşmazlık ve çatışmalar yüzünden, ülkenin geçmişine dair herhangi bir anlaşmanın, uzlaşmanın zemini yaratılabilmiş değil. Tüm bunlara rağmen İran toplumu, şeriatla yönetilen diğer İslam ülkelerine asla benzemez. 2500 yıllık birikimiyle Arap-İslam kültürüne karşı direnmeyi başarabilmiş binlerce yıllık bir kültüre sahiptir.
Roy Mottahedeh'in 'Peygamberin Hırkası' isimli bu kitabı, İslam'la tanışan, din ile milliyetçiliği harmanlayan İran siyasal tarihi, kültürü ve toplumunun bilinmeyen yönlerini bize aktarırken; molla mertebesindeki bir Şii din adamının portresini ön plana çıkarıyor. Bir belgesel roman ve öykü havasında gelişmeleri hikâye ederek, İran'ın sosyopolitik, sosyo-kültürel arkaplanını sunuyor. Safevilerden Molla rejimine, sufi tarikat geleneğinden Şii mezhebine, medreselerden modern okullara; ülkenin kaderinde rol oynayan Şii din adamlarından (ayetullahlar, mollalar, Kum ve Necef Uleması) modern siyasi şahsiyetlere; Batıcı laik çevrelerden ülkenin kaderinde önemli rol oynayan Bazaar tüccarlarına kadar her şeyin gelişim aşamalarını örneklerle açıklıyor. İranlı insanın dünyevi ve ruhani portresini başarıyla sunabiliyor. İran edebiyatı ve şiirinin özgeçmişine
ışık tutuyor. Burada 'Peygamber Hırkası' sadece bir simgedir; hırka aralanınca, arka planda köklü bir gelenek, edebiyat, tarih ve toplum ortaya çıkıyor. Örneğin, İran şiirinin bir türlü kurtulamadığı 'dinsizlik lekesi'nin nedenini anlamak, bir şair için heyecan verici olmalı diye düşünüyorum. Öyleyse kitabı okumak, İran'ın gizemli deryasında kulaç atmaktır.
Çeviriye ilişkin bir not: Çevirmen Ruşen Sezer, özel gayret göstererek bazı dipnotlarla kitabın içeriğini zenginleştirmiş. Fazla 'Öztürkçe' meraklısı oluşundan mıdır, nedir; Kur'an âyet ve sûre'lerinin ruhunu, mealini iyi verememiş görünüyor. Tek sebep, âyet çevirilerini aşırı ve halk arasında çok az kullanılan (tasım, bengi, bayık gibi) Öztürkçe sözcüklerle ifade etmesidir. Çağdaş İran edebiyatının çevirisinde kullanılsa, bu sanat dalına daha bir estetik katacak olan bengi, im, iye, tasım, bayık türünden sözcükler; zaten Arapça yazılı âyet ve ve sûre'lerin tercümesinde yabani ot gibi kalıyor...