Islıklanan hindi

Islıklanan hindi
Islıklanan hindi
Haber: ÖMER ERDEM / Arşivi

KÜRT ROMANI OKUMA KILAVUZU
Abidin Parıltı, Özlem Galip, Sel Yayınları, 2011, 216 sayfa, 14 TL.


‘Gençölmek’ bir kader şakası olmalı ki ikide bir hatırlayıveririm Ergin Günçe’nin o pek çarpıcı şiirlerini. “Islıklaya ıslıklaya öldürülen hindiden” söz eden şair, döner “bütün yollar yangınla örtülü şimdi”der. Yangın tam da bizim ikiyüzlülüğümüzün, birbirimizi bilmezliğimizin, körlüklerimizin de adıdır. Türk Kürt, Ermeni Gürcü, Arap Boşnak ne kadar aydınımız varsa, yazar çizerimiz varsa bunca konuştuğumuz dili, o dillerin köpüklerini bilmemiz gerekmez mi, gerekmez miydi diye sorar, iç geçiririm. Dünün şairi, ana dili yanında Arapça ve Farsça gibi iki temel kültür ve sanat dilini şiir yazacak düzeyde biliyordu da biz niye konuşacak, anlaşacak seviyede bilmiyoruz, bilemiyoruz. Öğrenmedik hatta. Öğretilmedi. Bu ‘kendi kendimizi ıslıklaya ıslıklaya öldürmek’ değil de ne? Bir dili bilmek bir şehri bilmek, bir ırmağın kenarına oturmak gibi midir? Irmak akar gider de dil tam da içimize dolmaz mı? Bizim olup yakınlaşmaz mı? Dilini bildiğimiz insanları daha çok sevip anlamaz mıyız? Dildaş olmaz mıyız ?Diyeceğim, ‘Kürt Romanı Okuma Kılavuzu’ bu sorularla da paralel okunmalı. Duruşlarla. Sorularla da. Yinelemeler bir de. Geri dönüşlerle. Hem, hemen kitabın başında örneklenen, Mem û Zîn bir şeyi, bambaşka bir sızıyı dillendirir; ‘kılık kıyafet değiştirmek’. Kendisinden vazgeçmektir o. Öyle ya, Zîn ve Sitî kardeşler erkek, Tacdîn ve Mem ise erkek kılığına girerler. Aşk için. Kendilerini yaşamak için. Başkası olmayı kabullenirler.
Dilerseniz buna, Doğu’nun kendisini ifade yöntemi diyelim. Anlatımı ilginç kılma yolu diyelim. İlgi çekme diyelim. Her dediğimizi de kabul edelim. Fakat o içimize sokulan fısıltıyı nasıl susturacağız? Kendisi olma hakkını, daha başlangıcında saklama psikolojisini biz de mi görmezden geleceğiz? Böyle de bakmalı derim ben. Çok çok bakmalı. Aktüelin ötesinde, ontolojinin dikkatleriyle süzmeli. Göz göz, açı açı bakmalı derim. Ta ki gözün içindeki gözü görelim. Kendisini göremeyen gözü bilelim. Dil doğası gereği ontolojiktir ama dilin hayatı, en felsefi anlamda politiktir. Hayata müdahale demektir dil varlığın adına, varlıkla beraber. Muhsin Kızılkaya’nın soruşuyla genişleyen bu siyaset nerelere kadar uzanıp yayılmaz ki? Değil mi ki; ‘Kürt romanı var mı ki, ‘Kürt romanı üzerine bir inceleme olsun’ sorusunun tazyiki altında olup bitmektedir her şey. Ve soru bir türlü, ‘Kürt romanı neden yok, Kürt romanı neden var’ bağlamına evrilemez . İşte oradadır her şey o saklı, o eğri, o korkak, o kendisine güvenmez, o çatal dilli hatta o bağnaz yangında, o yangının yolları kapamasında, ıslıklaya ıslıklaya kendi hindisini öldürmesinde zamanın.
Kürt romanının seyrini izleyebilmek açısından, ‘Kürt Romanını Kullanma Kılavuzu’ bölümü tam bir rehber sayılabilir mi? Kavram ve bağlam sorunu her zaman elbette olacaktır. Türk edebiyatı tarihi yazımındaki kavram ve dönemlendirme sorunları hâlâ sürerken hel... Belki, bu soruyu uzmanlara emanet etmek lazım. Ve asıl, ister istemez bu bölümün doğurduğu soruyu biz yenileyelim. Ana çıkış noktası olarak dili mi alacağız yoksa içeriği mi? Hatta kavgayı mı? Yoksa tarih ve kültür coğrafyası mı ana belirleyici olacak? Her biri arasında en belirleyici faktör sayılan dini nereye yerleştireceğiz? Bu bağlamda, kök ve köken ciddi bir sorundur ve Kızılkaya’nın roman sanatının işlevi için vurguladığı “milletlerin ulusal bilincinin aracı olma” durumu henüz ortada yoktur? Ulusal bilinci türler mi getirir bize? Elbette bir kılavuz kitap çerçevesinde bu soruların karşılığını bulamayız. Mayanın tam olarak nereden çalındığı ya da değiştiğini iyi tespit etmek gerekmez mi? Suyun, aşkın ve tabiatın filozofu Feqiye Teyran’dan taşanları hangi kap da saklarız tam olarak. Hele, Abidin Parıltı’nın vurguladığı haliyle, Latin harflerine geçiş, Arap harflerinin sağladığı geçişkenliği de ortadan kaldırmışken. Kesintiler kırılışlarla birleşirken. Kürt romanı neyle ve neyin adına başlar?
‘Sürgün’. Bu metaforu kullanmışlar Kürt romanını ateşleyen ana faktörü tespit ederlerken. Bir roman sanatçısı değil bir ‘ulusal bilinç’ kaynağı olarak, Kürt yazarlar hangi genişlikte ve kalıcılıkta kullandılar bu metaforu? ‘Kürt edebiyatı sürgün edebiyatı’ olarak da sayılacaksa, dönüp bakmalı bilmek, anlamak için bu envantere. İşte bu envanteri dökmeye çalışıyor kitap. Erebê Şemo, Îbrahîm Ehmed, Rehîmê Qazî, Mehmed Uzun ve nice romancıyı eserleri ölçeğinde tanıtıp yorumluyor. Türkiye ’nin roman patlamasına maruz kaldığı bir dönemeçte, kitaba eklenen Kurmanci, Sorani, Zazaki lehçelerinde yazılmış romanların da nicelik açıdan çok az olduğunu kabul etmek gerekir. Fakat bu bir kılavuz. Düşünmeye başlamak için. Sürgün’ün kendisini dönüştürecek yetkinliğe varıp varamayacağını gözlemlemek açısından. Düşünmek başlamaktır iyiliğe….