İstanbul bu, öldürür...

2001 yılında Siyah Beyaz Bir Öykü ve 2004 yılında Suspiria adlı hikâye kitapları, Ömer Ayhan'ın gerilimli bir atmosfer kurma becerisini göstermişti.
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

2001 yılında Siyah Beyaz Bir Öykü ve 2004 yılında Suspiria adlı hikâye kitapları, Ömer Ayhan'ın gerilimli bir atmosfer kurma becerisini göstermişti. Gerilim edebiyatının popüler örneklerine benzemeyen, fantastik unsurlara, şeytani varlıklara bel bağlamayan ama okurken tekinsizlik hissi yaratan hikâyelerinde modern zamanlardan, modern hayatlardan kaynaklanan gerilimi yakalamaya çalışıyordu. İlk romanı Öldüren Şehir de benzer bir arayışın ürünü.
Roman kahramanının posta kutusunda bulduğu tuhaf video filmiyle açılan hikâye, korku filmleri izleyen okuyuculara çağdaş Japon korkularını hatırlatacak... İkinci kitabı için ünlü İtalyan korku ustası Dario Argentino'nun Suspiria'sının adını vermekten çekinmemişti Ayhan. Öldüren Şehir'de ise modern zamanlarla kadim efsaneleri bir araya getiren Japon sinemasından esinlenen yanları satır aralarına serpiştirmiş. Bir esinlenmenin varlığı açık ama gönderme düzeyinin ötesine geçmiyor. Ömer Ayhan, yerelin renklerini yansıtan özgün bir hikâye kurmuş.
İstanbul'un Babil Kuleleri
Roman kahramanı Ufuk'un ergenlik çağı 80'lere denk geliyor. "80'ler mi dedim, o halde kavramlar belli: işkence, idam, liberalizm, köşe dönmece, apolitik konformizm. Artık klişeleşen, okun hep aynı yönü gösterdiği cümlelerle lanetlenen dönem, aysbergin görünen, görünmekle kalmayıp tek gerçeklik olduğundan hiç kuşku duyulmayan kısmıydı. Oysa bizim için, daha on bir, on iki yaşlarında bir ıssız adaya sığınmanın, sokaklarda koşuşturmak yerine, odalarımızda kitapların dünyasına dalmanın, kabuğunda yaşama sanatının inceliklerine yöneldiğimiz, biraz tuhaf ama hayli düşsel zamanlardı."
Kendisi gibi arkadaşları da bu zamanların travmasından kurtulamamışlar. Emre, o dönemin, geçmişte kaldığı için bir parça büyülü, çokça pejmürde her türlü malzemesine sarılmış, dışarı çıkıp hayata bütünüyle karışmayı reddetmiş. Yılmaz'sa Tanrı'nın cennetinde yaşamayı hak etmeye, zaafa düşmemek için kadınlardan uzak durmaya, toplum dışında kalmaya çalışıyor. Romanın anlatıcısı Ufuk da farklı değil onlardan; "Evet, Ufuk Yükseker, rahatsız bir adam. Sığınabileceğim bir durak yok. Aslında kucak demeliydim değil mi ama kucak diyebilseydim, zaten bir kucakta tam bir teslimiyetle aptal aptal sallanıyor olmaz mıydım? Dinsel bir figüre sığınma, meditasyon ya da benzeri arınma yöntemleri, dağılmak bilmeyen kara bulutları uzaklara savurabilirdi. Bense, dengemin daha da bozulabileceğini bilerek, başka bir çıkışa koşuyorum: Bilgi'yle dolmaya."
Ufuk'u bilgiyle dolmaya iten, posta kutusundan çıkan video kasetleridir. Bu kasetlerdeki rahatsız edici, metruk görünümlü çok katlı eski binaların sırrını çözmek için araştırmaya koyulur. İlkin, kütüphanelere akın eder, dökümanlarla, kimi mimari bilgilerle aydınlanmaya çalışır. O yetmeyince sahaflara taşınır.
'Bugünkü dev megapolis İstanbul' tasarımının, kent içinde kent inşasının tarihi gelişimi yavaş yavaş canlanır, gözündeki perde biraz aralanırken, kendi kabuğundan çıkmaya başlayacaktır. Ufuk. Tam o sırada hayatına bir girip bir kaybolan Yeşim, söz konusu metruk binalarla kendi hayatı arasında bir bağlantı olduğunu düşündürecek, karanlıkta kalan noktalar aydınlandıkça ucu kadim topluluklara uzanan bir kaos başlayacaktır. Kentin her yanından yükselen dev yapıların simgesel anlamlarıdır artık Ufuk'un aradığı: Sadece yükseğin daha yükseğinin yapılabileceğini göstermenin ötesine geçen, mantık, oran ve ölçeğin yerini güce bıraktığı bu modern zaman tapınakları Babil kulesinin modern zamanlardaki karşılıkları mıdır? Mesela "Gökkafes için saldırgan bir yapı denebilir mi? İnsanlar rahatsız olup tepki gösterdiklerine göre binanın 'ışığı' negatif aksamların üst üste bindirilmesiyle görsel bellekte bir Frankenstein sendromu yaratıyor, insan algısını bir biçimde zehirliyor. Acaba SSK binası da ilk yapıldığında böyle mi algılandı? Yoksa terk edilip çürümeye başladığı, tinercilerin mekânı olup yoldan geçen kızların neredeyse adam boyundaki çalılıklarda sürüklenerek ırzına geçilmeye çalışıldığı, organik bir çürümenin kent ortasında pervasızca teşhir edildiği devcileyin kütlesiyle mi kötü şöhretin basamaklarını tırmandı?" Ve hepsinden önemlisi Ufuk ve ailesinin tarihi bu binaların tarihiyle bağlantılı olabilir mi?
Polisiyelerin yarattığı merak duygusundan, korku türünün geriliminden beslenen Ömer Ayhan, bu soruların yanıtını veren ama bizi kararsızlıkta bırakan bir sonla bağlamış romanını. Ufuk'un bulduğu cevapların gerçek mi yoksa yanılsama mı olduğuna karar vermek okuyucuya kalıyor. Kısacası bakış açısına göre değişen, tekinsizle olağanüstünün arasında gidip gelen bir hikâyesi var Öldüren Şehir'in. Ama bakılan açı ne olursa olsun, İstanbul'un tekinsizliği değişmiyor; İstanbul'un kimileri için güzelliği ölümcül bir hal alıyor.
Büyük kentler, bizim roman geleneğimizde İstanbul, tarihiyle, görkemli silüetiyle, ışıltılı ve karanlık mekanlarıyla, gecekondularıyla, kısacası çok farklı yanlarıyla betimlenmiştir. Son yıllarda kentin daraltan, bunaltan, giderek öldüren güzelliği öne çıkıyor. Mesela Öldüren Şehir'de devasa binaların barındırdığı kötücül imgeyi, Tayfun Pirselimoğlu'nun Şehrin Kuleri romanındaki gözetleme kulesinden çıkarmıştık. Hakan Bıçakcı'nun Apartman Boşluğu'nun kahramanını çıldırmanın eşiğine getiren apartman boşluğu da benzer bir tekinsizlik barındırıyordu. Bir hatırlatma; yaklaşık aynı tarihlerde yayımlanan iki romanda başka benzerlikler de dikkat çekici. Apartman Boşluğu'ndaki Arif'le Öldüren Şehir'deki Ufuk aynı yaş gurubundan, ikisinin de görüştüğü yegane aile ferdi büyük anneleri, ikisi de aylak(flaneur) olmak istiyor, ikisi de barlarda müzik yapıyor ve ikisi de yaptıkları müziğin orijinallik taşımamasından muzdarip...
Böyle roman kahramanlarına sıklıkla rastlıyoruz. Söz konusu karakter ve tematik ortaklaşalıklar bir kuşağın ve dönemin tahayyül dünyasını sergilemesi açısından kayda değer. Tesadüf mü? Değil elbette. Bu yazı özelinde Öldüren Şehir'de gözlediğimiz kimlikler, roman içerisinde yazarın da belirtmeden geçmediği gibi, bocalayan bir kuşağın kimliğine işaret ediyor. Ömer Ayhan da -Hakan Bıçakcı gibi- gerilim öğesini kahramanın içine düştüğü o kimliksizleşmeden, o kimliksizleşmeyi derinleştiren akıldışı kentleşmeden çıkarmış.
Çağdaş yazarların kuşaklarıyla ve içinde yaşadıkları zamanla kurdukları bu ilişki aslında her dönemde farklı hikâyelerle ortaya konmuştur. Mesela Tanpınar'ın Huzur'da yaptığı tam da böyle bir şeydir. Gelişme ve değişme fikriyatı üzerinde şekillenen, kahramanın ruh hali ile İstanbul'un mekanlarını yan yana getiren Huzur'da, değişimin gözlemcisi Mümtaz da bir 'flaneur'dür aslında.
Öldüren Şehir, belki başyapıtı değil, ama çok vaatkâr bir roman. Ömer Ayhan, kendi çağının farkındalığıyla yeni temalar yeni konular, yeni anlatım biçimleri arayan bir yazar. Üstelik bugünün İstanbul'unu yeni bir dille düşünmüş, yeni bir dille yazmış. Bu, 20. yüzyılın flanörünün dili ve hikâyesidir;
"Yirmi birinci yüzyılın flanörüyüm ben. Lodosun patlamasını beklerim. Osmanbey'den Mecidiyeköy'e doğru yürür, yeni gökdelenlerin yanından Fulya Mahallesi'ne iner, yokuşları yılmadan aşar, ya Boğaz Köprüsü'ne tepeden bakan bir zirvede görünmez bayrağımı diker ya Dikilitaş vadisini tırmanarak Barbaros Bulvarı'na çıkar, otoyolun devinimini kutsarım. Otoyolda tüketiciyi baştan çıkarmak için eşyanın istif edildiği dükkânlar yoktur. Burada şair Baudelaire'den en yakın dostum Emre'ye, geçen iki yüzyılın aylaklarını baştan çıkaran pasajlar yoktur. Sığınacak yer bulamazsınız. Dışarısı özgürlüktür. Reklam panoları, motor gürültüleri, trafik işaretleri, şeritler, betonarme karkas binalar. Karnavala ev sahipliği yapan dev bulvar, yetişkinler için tasarlanmış bir lunaparktır. 1950'lerin başbakanı, kimselere sormadan kentin tarihsel dokusunu yerle bir etmiş. Çarpık imgelemiyle, politik ihtirasıyla gelişigüzel yıkım faaliyetlerine geçit vermiş, plansız programsız kazma kürek orkestrasını peşine takarak, mucizevi bulvarlar, yeni arterler çıkarmış. Kimileyin iş kazaları olağanüstü sonuçlar verebiliyor. Gecenin bir yarısı, yolda rastladığım tek tük insanların mutlaka gideceği bir yer olur. Hayal kırıklığını yakamdan atıp, vızır vızır işleyen otoyollarda kendi benzerlerimi arıyorum."

  • ÖLDÜREN ŞEHİR
    Ömer Ayhan, Notos Yayınevi, 2008, 186 sayfa, 14 YTL.