İstanbul'da tarihin ayak izleri

İstanbul'da tarihin ayak izleri
İstanbul'da tarihin ayak izleri
Sennur Sezer ile Adnan Özyalçıner, insanların, mekânların değil, anıtların izini sürerek yeni bir İstanbul tarihi yazdı. 'Öyküleriyle İstanbul Anıtları', şehrin iyi kötü günlerine tanıklık etmiş eserlerin hikâyelerini anlatıyor
Haber: AYÇA ÖRER / Arşivi

İstanbul ’un Avrupa ’nın Kültür Başkenti olduğu 2010 “iyiydi/kötüydü/oldu/olmadı” tartışmalarını geride bırakarak bitti. Bir yılın icraatlarından geriye kalanlar tarihin raflarında tartışılacaklar listesinde yerini alsın, elimizde kalan somut eserlerden birine bakalım biz.
Sennur Sezer ve Adnan Özyalçıner’in ortak emeğinin ürünü ‘Öyküleriyle İstanbul Anıtları’ iki cilt halinde Evrensel Yayınları’ndan çıktı. Öznesi İstanbul olan eserler kütüphanesine konusu en özgün olanlar kategorisinden girmeye aday ‘Öyküleriyle İstanbul Anıtları’, uzun, meşakkatli bir çalışmanın sonucu. Her şeyden evvel, İstanbul’un çok görülür, az bilinir bir konusunu araştırma olarak seçmiş, şehrin her yanına dağılmış binlerce anıtı teker teker aramış, bulmuş, araştırmış ve yazmışlar. Şehri gezerken sağa sola dağılmış, kimi unutulmuş, kimi restore edilmiş, kimi restore bile edilemeden yok olmuş irili ufaklı çeşmeler, surlar, heykeller, saraylar, köşkler, camiler, kiliseler, sinagoglar kitabın konusu.
Sezer ve Özyalçıner’in kitabın girişinde “Güzelim Ayasofya’nın anlatılmış yazılmış on öyküsü varsa, doksanı yazılamamış yitmiştir. Süleymaniye’nin de öyle” diyerek anlattıkları bir gerçek var, kimi artık yıkılmaya yüz tutmuş ve ismi dahi unutulmuş anıtların hikâyelerine ulaşmak zorluğu.
Kitaplardan birincisi ‘Surlardır Kuşatan İstanbul’u’, ikincisi ‘Saray’dan Liman’a’ başlığıyla hazırlanmış. İlk kitap surlar ve sur içlerinde kalan anıtlara yer veriyor. Eski İstanbul’un kadim semtlerinden başlayarak izlenen anlatım sırasında Haliç, Eyüp, Kağıthane, Edirnekapı, Karagümrük, Çarşamba, Topkapı, Aksaray, Fatih, Sultanahmet var. İkinci kitapsa Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim merkezi Topkapı Sarayı ve çevresinden başlayarak Eminönü, Kumkapı, Bakırköy, Galata, Beyoğlu, Beşiktaş ’tan, Kadıköy’e Üsküdar’a kadar uzanıyor. Boğazın iki yanına dizili semtler ve Adalar da unutulmamış. 

Unutulmuş tarihler, unutulmuş hikâyeler
Sezer ve Özyalçıner kitabı hazırlarken eski yeni ayrımı yapmamış, geçmişte bulunan yapılarla çağdaş mimari örneklerini bir araya getirmiş. Bunun okurken iki faydası var, birincisi hayli tahrip olduğu için dikkat çekmeyen eserleri fark etmek, ikincisi modern zamanlarda İstanbul’da yapılan eserleri hatırlamak.
Kitapta anılan bazı anıtların anıt olduğunun bile farkında olmayabilirsiniz, çünkü çoğu günümüzde farklı amaçlarla kullanılan ya da tarihi unutulmuş eserler… Mesela Bakırköy’de bulunan Fil Damı. Hebdomon adıyla bilinen Fil Damı’nın Bizans dönemiyle Osmanlı döneminde saraya ait fillerin bakıldığı yer olarak bilindiği rivayeti var. Mekân şimdilerde konserler ve açık hava etkinlikleri için kullanılıyor. Bir diğer örnek Laleli’de bulunan Tayyare Apartmanları. 1918’de Fatih’te ve çevresinde insanların evsiz kalmasına neden olan yangından sonra mallarını kaybedenler için yapılan apartman, günümüzde otel olarak faaliyetini sürdürüyor.
Peki İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin İstanbul’un ilk Müslüman yetimhanesi Darü’l Hayr-ı Âli’nin yerine kurulmuş bir bina oluşu? Savaş koşullarında kömür ithal etmek için inşa edilen Kağıthane Demiryolu? Üzerindeki kitabe kaybolunca tarihi de kaybolan Kadınlar Çeşmesi? Bunların hikâyeleri de unutulanlardan…
Kitapta böyle yüzlerce eser bulmak mümkün. Murat Belge’nin İstanbul’u semtleri ve hikâyeleriyle hemhal ettiği ‘İstanbul Gezi Rehberi’nin ardından bu eser semt semt, bütün anıtları kapsayan içeriğiyle daha detaylı gezintilere çıkmak isteyenler için önemli bir tarihi kaynak. Bu kadar özenli bir çalışma için belki bir küçük not düşmek gerekir, kitap bir sonraki baskısında daha iyi bir editörlük çalışmasını hak ediyor.

Kız mı oğlan mı?
Beyazıt’ta İstanbul Üniversitesi Merkez Binası bahçesinde bulunan Beyazıt Yangın Kulesi kitapta hikâyesiyle yer alan eserlerden. Kendi de birçok kez yanan, birçok kez tamir edilen kule, 1828’de Padişah III. Mahmut tarafından yaptırılmış, son halini 1889’da almış. Kulenin hikâyesi şöyle:
“Eskiden kulede gece-gündüz nöbet tutan yangın gözcüsü askerler bulunurdu. Gözcüler, kentin dört yönüne açılan pencerelerden her birinin önünde ayrı, ayrı durup bakarlardı. Gözcü, bir yerde bir yanıgın belirtisi gördü mü ilk işi komutanına seslenmek olurdu:
-Ağa bir çocuğun oldu!
Komutan:
-Kız mı, oğlan mı? diye sorardı.
Gözcü, “Kız Ağam, kız!” dedi mi
yangının kentin karşı yakası olan Galata, Üsküdar ya da Boğaziçi’nde olduğu anlaşılırdı. O zaman gündüzse, kulenin iki yanına iki sepet ya da iki bayrak asılır, geceyse iki fener yakılırdı. Gözcü “Oğlan Ağam, oğlan” deyince yangının İstanbul yakasında olduğu bilinirdi. O zaman da, gündüzse kulenin iki yanına bir sepet ya da bir bayrak asılır, geceyse bir fener yakılırdı. Bu böyle belirlendikten sonra iş o zamanların yangın söndürücüleri olan tulumbacılara düşerdi. 

ÖYKÜLERİYLE İSTANBUL ANITLARI I-II
Sennur Sezer, Adnan Özyalçıner
Evrensel Basın Yayın
2010
İki cilt 808 sayfa
70 TL.