İstanbul'un Rumları vardı...

İstanbul'un Rumları vardı...
İstanbul'un Rumları vardı...

İlüstrasyon: Ela Aydemir

Melih Özeren, uzun zaman üzerinde çalıştığı 'Turuncu Geçmişin Kıyısında' adlı ilk romanında, Türkiyeli Rumlara reva görülen acımasızlıklar üzerinden toplumun vicdanını sorguluyor
Haber: ERKAN CANAN - erkancanan@yahoo.com / Arşivi

Türkiyeli Rumların maruz kaldığı baskı, genelde 1942 Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955 olayları ve benzeri tarihi dönüm noktaları üzerinden değerlendirilir. Sanki her şey, acımasız muktedirlerin verdikleri kararlarla bir gecede olup bitmiştir. Naif bir yorumla, densiz siyasî kararların sonucunda yaşandığı düşünülen bu olaylar, aslında temel gıdalarını toplum geneline yayılmış önyargılardan, ayrımcılıktan alır. Şimdi, bilhassa son dönemlerde, Türkiye yakın tarihine dair birçok sıkıntılı konunun tartışmaya açıldığı söyleniyor. Fakat bu tartışma, hataları genelde o dönemlerin iktidarlarında arayarak topluma dair bir eleştiriye uzanamıyor. Oysa yukarıdaki olaylar, bugünün Türkiye’sinde yabancısı olmadığımız ve açık açık Kürtleri, solcuları, muhalifleri hedef alan ‘linç kültürü’nün doğum anlarıdır. 6-7 Eylül olaylarının kontragerilla işi olduğu iddia edilse de, herkes neyin ne olduğunu aslında çok iyi biliyor. Zira bu ülkede toplumun, kendinden güçsüz gördüğü kesimlere karşı muazzam nefret pratiklerini ortaya koyduğunun birçok örneği mevcut. Dolayısıyla, eski iktidarları günâh keçisi ilan etmekten öte, toplumun ruhuna işlenmiş ayrımcılıkla yüzleşmenin vaktidir. 

Şaşılacak bir şey yok!
Melih Özeren, uzun zaman üzerinde çalıştığı ‘Turuncu Geçmişin Kıyısında’ adlı ilk romanında, Türkiyeli Rumlara reva görülen acımasızlıklar üzerinden toplumun vicdanını sorguluyor. Aslında bir psikiyatrist olan Özeren, Rumların yaşadıklarını dile getirmenin, psikiyatrinin alet edevatıyla pek mümkün olmadığını fark etmiş. Hakikaten bu, pek şaşırılacak bir durum değil. Çünkü kendine has koşulları mı denir, gariplikleri mi denir, ne denirse densin, Türkiye’yi anlamaya hiçbir disiplin yetmiyor. Siyasetbilimden sosyolojiye, felsefeye ve psikolojiye, her disiplinin kendine göre kural ve kaideleri var. Fakat neredeyse tüm bu kural ve kaideler, Türkiye söz konusu olunca tutukluk yapmaya, hata vermeye başlıyor. Bu nedenle Özeren’in roman türünü tercih etmesi, gayet yerinde bir karar. Şimdiden söylemekte fayda var: Özeren her ne kadar Rumların yaşadığı acılara odaklansa da, yaşlılık ve hafıza da romanın merkezdeki temalarından. Yazar bunları da, yaşadığı baskılar nedeniyle Türkiye’den kaçmış yaşlı karakteri Taki’nin geçmiş ve bugün arasında gidip gelen anlatımları üzerine inşa etmiş. 

Bir zamanlar Poli
‘Turuncu Geçmişin Kıyısında’, kendini “kıdemli mezar bekçisi” olarak tanımlayan Taki’nin şimdi yaşamakta olduğu adayla açılır. Ada, edebiyat için her zaman önemli bir sığınak olmuştur. Metaforun buradaki anlamı açıktır. Taki gerçek anlamda bir sürgündür ve uzun yıllardır yaşamakta olduğu bu ada, onun seksen yaşını aşmış hayatının derli toplu bir özeti gibidir. Ada, Taki’nin kıstırılmış hayatının ve istediği yerde olamamanın simgesidir. Bunun en iyi delili de, Taki’nin adaya dair tek bir olumlu kelime söylememesidir. Adanın çoraklığının ve bunaltıcı sıcaklarının anlamı da budur. Okur, yaşlı Taki’nin geçmişine dair hatıralarıyla, 20. yüzyılın başındaki İstanbul’a ve buradaki Rum vatandaşların hayatlarına uzanır. Taki, her şeye baştan başlar: çocukluğu, mahalledeki Rum ve Türk arkadaşları, babasının yanında saatçiliği öğrenmesi, aynı zamanda son aşkı da olacak ilk aşkı Marika’yla tanışması, girişteki başlıca olaylar. Romanda ayrıca, gayri Müslimlerin askere alınma süreci, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül’de yaşananlar ve Kıbrıs sorunu nedeniyle Rumların üzerine gidilmesi gibi dönemin önemli tarihi olayları da adım adım veriliyor. Roman böylece, Taki’nin de içinde bulunduğu binlerce Rumun Türkiye’den kaçmasına neden olan sürecin derli toplu bir panoramasını veriyor.
Bunun yanı sıra Özeren’in, sadece Rumların yaşadıklarının tarihi bir dökümünü vermekle yetinmediğini vurgulamakta fayda var. Romanı özgün kılan hususların başında, halklar arasında yaşanan yabancılaşmayı ve gün geçtikçe Rumların aleyhine daralan çemberi iyi ayrıntılarla ortaya koyması. Rumlar, kendilerini hedefleyen bu sürecin sonunda, Poli diye adlandırdıkları İstanbul’dan duygusal olarak kopma noktasına gelmiştir. Etraflarında, uzun yıllardır komşu oldukları bir avuç Türkten başka kimseleri kalmamıştır. Bir şekilde devletten gelen baskıların üstesinden gelmeye çalışan Rumlar, halkın kendilerine karşı sergilediği düşmanca tavırlar nedeniyle gün geçtikçe daha çok yalnızlaşır. Gâvur, hain ve işbirlikçi gibi yaftalamalar, gazeteciler, polisler ve sıradan insanların ağzından çok rahat dökülebilmektedir. İşte roman bu durumu; toplumun önyargıları, ayrımcılığı ve kof milliyetçiliğiyle, Rumları hızla kendi dışına itmesinin hikâyesini anlatıyor. 

Hatırlamak için yaşamak
Beri yandan bu durumun Taki’deki yansıması da oldukça ilgi çekicidir. Taki, başlarda kendini pek ait hissetmediği İstanbul’u, maruz kaldığı baskılardan sonra daha tutkuyla sevmeye, gerçek anlamda bu şehre bağlanmaya başlar. Çünkü o, zorlukların artmasıyla paralel şekilde, başka seçeneğinin olmadığının bilincine varmış, buradaki yaşamına, uzun yıllara uzanmış köklerine daha sıkıca sarılmıştır. Oysa her insan gibi, Taki’nin de sınırları, bir tahammül derecesi vardır. O da, “Varlıklarını bizzat yokluklarından anlardın” dediği insanların hikâyelerine, ister istemez kendisininkini de dahil edecektir. Taki bir yerde, “Benim gibi binlerce ihtiyarın; hayatlarının ucunda, torun seslerinin ortasında, huzur içinde ölmeyi beklemek yerine böyle kahırlanması bir suç!” der. Bu çığlıktan, kuşkusuz vicdan sahibi herkesin kendi payına çıkarabileceği bir şeyler vardır.
‘Turuncu Geçmişin Kıyısında’nın, zorla sürgünün, göç ettirilmenin yanı sıra, yaşlılık ve hafıza gibi iki önemli temayı da barındırdığını söylemiştik. Bu iki tema, ağırlıklı olarak Taki’nin adadaki hayatından, yani bugününden beslenir. Onun en büyük korkusu, ölmekten çok hafızasını, dolayısıyla geçmişini yitirmektir. Sürekli anılarını gün yüzüne çıkarma çabasının başlıca nedeni, hafızasını sınamak kadar, onu diri tutmaya da çabalamaktır. Özeren bu durumu, sadece Taki’nin hayatıyla yetinerek yapmaz. Mesela onun bu sorunla mücadele ettiğini öğrenmeden çok önce, hafızaya ve bunamaya dair ipuçlarını, Prodromos Orfanidis isimli karakter aracılığıyla alırız. Gençliğinde başarılı bir piyanist olan ve yaşlandıktan sonra bunayan Orfanidis, Taki’nin hafızasını kaybetme korkusunun ete kemiğe bürünmüş halidir denebilir. Öte yandan, hem Taki hem de Orfanidis açısından bakıldığında, ilk başta kişisel gibi görünen bu durumun, aslında sürgünün doğal bir sonucu olarak Rumların yaşadıklarını simgelediği açık. Sürgün, sadece coğrafik anlamda yer değiştirmekten ibaret olmayıp, anılardan, geçmişten ve bugünden de kopmaktır. Dolayısıyla Rumlar, yaşadıkları coğrafyadan olduğu kadar hafızalarından da koparılmışlardır.
Son olarak ‘Turuncu Geçmişin Kıyısında’nın, netameli bir konuyu işlemesine rağmen, iyimser üslubunu koruyabildiğini de söylemek gerek. Taki, Rumların karşı karşıya kaldıkları zorlukları uzun uzadıya anlatmak yerine, bunları kendi dünyasındaki dönüşümlerle harmanlayarak verir. Bu, trajedinin ayarında, dengeli bir biçimde romanda yer almasını sağlamış. Ayrıca, Taki’nin ada hayatında, yaşlı birkaç arkadaşıyla ilişkisi, romanın en keyifli bölümlerinden. Ev ile kahve arasında gidip gelen Taki ile arkadaşları Stavro, Kosta, Yorgo ve Niko, kendi aralarında bol bol küfürlü konuşurken, geçmişin ve yaşlılığın tüm sıkıntılarına rağmen, her seferinde hayattan tat almanın bir yolunu da bulur.

TURUNCU GEÇMİŞİN
KIYISINDA
Melih Özeren
İletişim Yayınları
2011, 301 sayfa, 19.5 TL.