Istırapla besleniyoruz

Istırapla besleniyoruz
Istırapla besleniyoruz
'Hayvan Yemek', etin tabağımıza nasıl geldiğini anlatıyor. "Somonun üzerinde bir küvette büyütüldüğü ve suyun kirliliği yüzünden gözünden kan geldiği yazsaydı, yine de alır mıydınız?" diye soruyor Foer
Haber: MELİSA KESMEZ / Arşivi

Neden inek yiyip köpek yemiyoruz? Neden kahvaltıda makarna yemiyoruz? Tabağa neden dekorasyon amaçlı maydanoz doğruyoruz? “Yemek etiği karmaşık bir konu” diyor Foer. İçinde hem tat alma duyusu yani lezzet, hem bireysel yaşamöykülerimiz, hem de toplumsal tarih var. Ama en çok öyküler… Anlatılagelen, hayatımızdaki her şeyle aramızdaki bağı kuran ve o bağları nesiller boyunca sürdüren öyküler... “Öykülerden ibaretiz” diyor Foer. ‘Hayvan Yemek’, iki romanıyla kalbimizde taht kurmuş Foer’in roman olmayan ilk kitabı. Vejetaryen yazarın sanıldığının aksine vejetaryenliğe güzellemesi değil bu metin. Hepçilliği yermiyor. “Sakın et yemeyin” de demiyor. Başka bir şey yapıyor. Olan biteni seriyor önümüze. Modern dünyada etin tabaklarımıza ulaşana kadarki öyküsünü anlatıyor. Gayet nesnel bir tavırla insanın etle olan ilişkisini sorguluyor. Kitap tabii ki Foer’in kurgucu kaleminden nasibini almış. Bilimsel gerçekleri, istatistikleri, tonla rakamı kendi naif öyküsüyle yan yana getiren Foer, yer yer tüyler ürpertici, çoğunluk keyif kaçırma garantili bir metinle okuru dürtmeye geliyor.
Diyor ki, “Babalık, bu kitabın ortaya çıkmasını sağlayacak yolculuğun ilk dürtüsüydü.” Oğlunun doğmasıyla birlikte eti tamamen hayatlarının dışında bırakmış karı-koca. Daha önce defalarca vejetaryen olmayı denemişler ama en çok lezzetinden ötürü kesememişler etle ilişkilerini bir türlü. “Arada yalan söyleyen dürüst insanlar gibiydik” diyor bunu anlatırken. Ama çocukları olunca “dünyanın kendisine yeni bir şans veriliyor.” Artık “Farklı öyküler anlatmayı seçebilirdik” diyor Foer. Üç yıl boyunca endüstriyel hayvancılıkla ilgili araştırıp öğrendiği her şeyi yaşadığımız dünyayla, kim olduğumuzla ve kim olmak istediğimizle ilgili bir öyküye dönüştürmek için kolları sıvıyor. Her şeyden önce bir baba olarak yola çıkıyor ve bu zor kitabı hazırlamaya girişiyor. 

Zalimlik sadece bazı hayvanlar için mi?
“Kendim ve ailem için etin ne olduğunu bilmek istedim sadece; Nereden gelir? Nasıl üretilir? Hayvanlar nasıl muamele görür? Hayvan yemenin toplum ve çevre üzerindeki etkileri nelerdir?” sorularını sormuş Foer kendine ilk. Herkes -anlaşılır şekilde- bunun bir vejetaryenlik davası olduğunu düşünse de, o “Hayır” diyor, “Buna değerdi ama bu kitapta konu bu değil.” ‘Hayvan Yemek’, besicilik hakkında bir metin. Sınai besicilik yani. Üç yıl boyunca önce beslenme üzerine derinlemesine okuma yapan Foer, peşinden ülkedeki çiftlikleri gezmiş; bazen alenen, bazen gizli gizli girmiş çiftlik arazilerine, hayvanların tutulduğu barakalara... Hayvancılığın durumunu kendi gözleriyle olay mahallinde gözlemlemiş, işin içindeki kişilerle –besicilerle, mezbaha sahipleriyle, sürecin her aşamasında çalışan işçilerle- konuşmuş. (Kitabın içinde bu kişilerin bazılarının dilinden kaleme alınmış, olayı doğrudan aktaran oldukça samimi metinler de var. Hem Foer’in hem bu kişilerin anlattıkları gerçekten de dehşet verici; aklıma sadece korku filmlerini getiriyor.) Muazzam bir araştırma yapıyor Foer. Kitap bir vejetaryen tarafından yazılmış dahi olsa, aslında “Aman, sakın et yemeyin!” demiyor. Onun yerine olan biteni yüzümüze çarpıp, “Karar senin” diyor, “Sıkıysa, iç rahatlığıyla ye şimdi o hamburgeri”…
Önce ‘dostumuz’ olan hayvanlarla giriyor söze. Köpeği George’la karşılaşana kadar köpeklerden hiç hazzetmemiş biri olarak, o anı ‘ilk görüşte aşk’ olarak anlatıyor Foer. George’la ilişkisi hayvan bilgeliğini, hayvanların da duyguları olduğunu anlamasına yardımcı oluyor: “O da benim gibi acı çekmekten korkuyor ve mutlu olmak istiyor. İkimizin de bir bakış açısı, özgün ve benzersiz bir dünyayı algılama tarzı var.” Hayvan yeme alışkanlığını George’la birlikte düşünüyor: “George’u yiyemem, çünkü o bana ait. Köpeklere merhamet edip diğer hayvanları yemenin gerekçesi olabilir mi?” Bir domuzun bir köpekten farkı olmadığını anlatıyor sonra: “Bir domuz mesela Volvo’nuzun arkasına kurulamaz ama attığınız şeyi yakalayıp size getirebilir, ortalıkta koşup oynayabilir, haylazlık yapabilir ve sevginize karşılık verebilir. Öyleyse neden domuzlar da şöminenin kıvrılıp yatmasın?” Bir köpeğin suratına kazma sallanmasına razı gelmeyeceğimizi, lakin bir balık konusu olduğunda çoğu kez ağır ağır gelen acı dolu bir ölümü meşru kılan ne olduğunu soruyor. “Balıklar söz konusu olduğunda ahlak ortadan kalkıyor mu? Zalimlik sadece bazı hayvanlar için mi geçerlidir?” diyor. Ve kendi sorduğu sorulara yine kendisi cevap veriyor: “Hangi hayvanları yiyip hangilerini yiyemeyeceğimizi belirleyen şey, doğa kanunları değil, anlattığımız öykülerdir.” Beri yandan hayvan davranışları zekâ içerdiğinde bunun ‘içgüdü’ olarak yaftalandığından yakınıyor ve tersini savunuyor: “Bir çitanın hipotenüsü bulmak, avın hareketlerini öngörerek konum alması, olağanüstü yön bulma yeteneği basbayağı zekâdır.” Aynı şekilde balıkların ve kuşların zekâsını ortaya koyan örnekler de veriyor. 

Kilitli kapılar ardında
Yıllık hacmi 140 milyar doları aşan, dar alanda yüksek verim odaklı bir endüstri. Yüz binlercesi aynı çatı altında üst üste istiflenen, çeşitli ilaçlar ihtiva eden yemlerle beslenen, en çok verimi alacak şekilde farklı işlevler için genetik olarak ‘tasarlanan’, organları kesilen, günlerce karanlıkta ya da aydınlıkta tutulan, ayakları toprağa basmayan, tırnakları kafes tırnaklarına dolanarak büyüyen, yapay döllenen, çoğu bedenen ve ruhen bitkin, stresten ‘delirmiş’, ıstırap çeken hayvanlar. Ve insanı evrimin tepesinde ve her şeyin sahibi olarak gören inanç… Hepsi nasibini alıyor Foer’in zehir zemberek dilinden. Ama en çok asıl amacı sağlıklı hayvanlar yetiştirmek ya da dünyayı doyurmak değil, daha az maliyetle daha çok üretmek ve daha çok kazanmak olan endüstrinin foyasını meydana çıkarıyor. Hayvan yetiştiriciliğini araştırdığı üç yılda, kilitli kapılar kadar hiçbir şeyin hüzün dolu sınai hayvancılık meselesini daha iyi betimleyemediğini söylüyor: “Endüstrinin ketumluğuna tosladım durdum. Çünkü sınai çiftliklerin güç simsarları ticari işleyişlerinin, ne yaptıklarını göremeyen ve işitemeyen tüketiciler üzerine kurulu olduğunu gayet iyi biliyor.”
İnsanların tüm gıdalarını üretip tedarik etmesi için şirketlere vekâlet vermiş durumda olduğu bir dünyada, belki de Foer’in yaptığı şey bundan başkası değil; kapalı bir kapıyı açıp arkasındakini göstermek. Tüketici, etin üretildiği yere uzak artık. Et tabağına gelene kadar başından neler geçiyor bilmiyor. Kısmen bilse de, görmezden gelebiliyor. Bu kitap, uzağı yakına getirmek için. Bilmediklerimizi ya da unuttuklarımızı hatırlatmak için. Tüketici ve üretici arasındaki suç ortaklığını bozmak için. “Aldığınız somonun üzerinde bir küvette büyütüldüğü ve suyun kirliliği yüzünden gözünden kan geldiği yazsaydı, yine de alır mıydınız?” diye soruyor Foer… O an mideme bir yumruk iniyor.

HAYVAN YEMEK
Jonathan Safran Foer
Çeviren: Garo Kargıcı
Siren Yayınları
2012, 352 sayfa, 24 TL.