İyilik yapmanın imkânsızlığı

İyilik yapmanın imkânsızlığı
İyilik yapmanın imkânsızlığı

David Foster Wallace

Wallace'a göre yaşamaya devam edebilmek için, hiçbir zaman inanamayacağımız şeye inanmak istemeyi sürdürmeliyiz
Haber: Emre Ayvaz / Arşivi

David Foster Wallace’ı tanımıyoruz. Kahraman bir çevirmen, verdiği vakit ve emeğin karşılığını hiçbir şekilde alamayacağını bile bile kolları sıvayıp bize Türkçesini armağan edene kadar da tanımayacağız. Böyle bir armağana en çok sevinen Wallace’ın kendisi olurdu –sadece yabancı bir dile çevrilmek mutluluk verici bir şey olduğundan değil, Wallace karşılık beklemeden armağan vermenin, çıkar gözetmeden iyilik yapmanın mümkün olduğuna inanmak isteyip bir türlü inanamamış biri olduğu için de. 1999’da yayımlanan (ve Siren Yayınları’nın, yukarıda andığım kahraman çevirmenlerden birinin eliyle bu sene içinde yayımlayacağını duyurduğu) ‘İğrenç Adamlarla Kısa Mülakatlar’ isimli kitabındaki hikâyelerden birinde, Wallace, karşılık beklemeden iyilik yapmanın imkânsız olduğu sonucuna varıyordu: “Herkesin gayet iyi bildiği gibi, hem birisi için hoş bir şey yapmak, hem de o insanın bu hoş şeyi yapanın siz olduğunu bilmesini, size karşı minnet ve onaylama duygularıyla dolmasını, bir sürü insana ne ‘yaptığınızı’ anlatmasını ve böylelikle herkes tarafından ‘iyi’ bir insan olarak tanınmayı istememek çok zor bir şeydir.” Bu pasajın öncesinde ve devamında okuduğumuz hikâye, bir iyilik yapan ve iyiliğin ancak karşılık beklenmeden yapıldığında iyilik olacağına, bunun da iyiliği yapanın kimliğinin gizli kalmasıyla mümkün olacağına inanan, ama bir şekilde kim olduğu ortaya çıkan biri hakkındadır. Sonunda, “hoş ya da iyi bir insan olmak için yaptığı şeyin”, ona dönüp dolaşıp “karanlık, kötü ve hiçbir zaman içtenlikle iyi olamayacak biri olduğunu” gösterdiğini söyler. 

İyilik için çabalamayı bırakmalıyız
Ama Wallace, inanır göründüğümüz şeye aslında inanmadığımızı, sadece inanmak istediğimizi söylerken; bir yandan da yaşamaya devam edebilmemizin tek yolunun şu ikna olunması zor çaba olduğunu düşünüyordu: Hiçbir zaman inanamayacağımız şeye inanmak istemeyi sürdürmeliyiz. Saf iyiliğin hiçbir zaman mümkün olmadığını düşünsek de iyilik için çabalamayı bırakmamalıyız... İlk kitabından itibaren meşgul olduğu bu ahlaki sorun, Wallace için yazmayı hem zorlaştıran hem de anlamlı kılan şeydi. Her şeyde, her yerde, her an bu sorunu görüyordu. İster canlı canlı kaynar suya atılan ıstakozların çektiği ‘acı’ ve bu acı üzerine bir an bile düşünmeden çatalına uzanan ‘incelmiş’ gurme hakkında yazsın, ister ünlü bir tenis yıldızının bir hayalet yazar tarafından kaleme alınmış otobiyografisinde kişisel başarının paylaşılacak bir tür ‘nimet’ değil takdir bekleyen bir ‘marifet’ olarak sunulması üzerine, Wallace hep kavuşmak ve paylaşmak istediği bir şeye işaret ediyordu: Sürekli bir uyanıklık, farkındalık, açıklık hali. Yazmasını zorlaştıran buydu: Her yazarın ulaşmak için ömrünü verdiği (ya da hiç uğraşmadan elinin altında buluverdiği) ve ulaştığında da takdir gördüğü o büyük ideal, ‘kişisel üslup’, Wallace için insanı kendi kendisine hapseden, dünyaya kapatan, dolayısıyla kurtulunması gereken bir şeydi. Düşünceler arasında kendine has bağlantılar kurmak, kelimeleri benzerine rastlanmamış bir şekilde sıralamak, bazı sıfatları, bazı fiilleri, bazı yer isimlerini kendine ait kılacak kadar sık kullanmak, yani ‘üslup’ dediğimiz şey, heyecan verici bir keşif olarak başlıyor, zamanla usta bir zanaatkârın uygulamak için düşünmesine gerek olmayan kusursuz tekniğine dönüşüyor, sonunda da kendi kendisinden başka hiçbir anlama gelmeyen, gülünç ve tanıdık bir tik halini alıyordu. Yazarın sesinin yazardan bağımsız bir hayat sürmeye başlaması gibi bir şeydi bu. Wallace’ın istediğiyse, hayatı kendi üslubunun sınırları içine çekip daraltmak değil; dilini üslup tuzağından kurtarıp hayatla beraber değişebilen, canlı bir şey haline getirmekti.
Burada, Wallace’ın İngilizce ‘gift’ kelimesinin iki anlamı arasında kurmaya çalışıp kuramadığı bağla karşılaşırız aslında: ‘yetenek’ ve ‘armağan’. Başka bir deyişle, doğuştan, hiçbir emek vermeden sahip olduğumuz özelliklerle (zeka, güzellik, vs.) bu özelliklerin bize yüklediği sorumluluk arasındaki bağ. Hayranlık ve alkış toplamak için sergilenecek bir mücevher değildir yetenek (der Wallace); ikram edildiği, cömertçe paylaşıldığı zaman iyilik getiren bir yüktür. Ama yükü sırtımızdan indirip, diğer insanlarla, saf olduğuna inandığımız bir cömertlikle paylaştığımız anda da, çember kapanarak her şeyi tekrar en başa döndürür: Kimden geldiği anlaşıldığı ve minnet duyulduğu anda, armağan o bir anlık saflığını kaybeder. Artık cömertçe verilmiş değil, sadece gururla gösterilmiş bir şeydir. 

Acılı birinin vasiyetnamesi
David Foster Wallace, düşündüğü ve fark ettiği her şeyi tevazuyla paylaşabilmek istiyor ve bunu bir türlü yapamadığını hissediyordu. (Üzerinde yaklaşık on beş sene çalıştığı son romanının o kadar yavaş ilerlemesinin sebeplerinden birinin de bu olduğunu artık biliyoruz.) İlk kitabıyla beraber üzerine yapışan “yeni genç zeki oyuncu postmodern yazar” damgası, 1996’da yayımladığı büyük romanı ‘Sonsuz Jest’le beraber iyice sağlamlaşmıştı. Ama bu damgada, ne kadar indirgeyici olursa olsun, Wallace’ın da inkâr edemediği bir doğruluk payı vardı: Yazdıkları fazlasıyla zekâya dayalıydı, çok düşünülmüş ve kontrol edilmiş olmaktan kaynaklanan bir soğuklukları vardı. Wallace kendi kendisinin daha az farkında olan bir insan olmayı (mutluluğun bununla ilgili olduğunu hissediyordu) başaramadıkça, kitapları da kendi kendilerini ve arkalarında işleyen zekâyı unutmaya razı olamıyorlardı.
Ama kimse sırf bu dertler yüzünden intihar etmez. Wallace’ı intihara götüren, ilkgençliğinden beri mücadele ettiği depresyondu. 12 Eylül 2008 günü, bir vergi kurumunda çalışanların başa çıkmaya çalıştığı öldürücü can sıkıntısı hakkındaki son romanı ‘Solgun Kral’ın yazabildiği kadarını, karısının görebileceği bir yere bıraktığını, sonra da verandaya çıkıp kendini astığını biliyoruz. Sonraki iki buçuk sene boyunca, tahmin edilebileceği gibi, herkes Wallace’ın yazdıklarında intiharını haber veren bir şeyler aradı. Buldular da. ‘Sonsuz Jest’ ya da ‘İğrenç Adamlarla Kısa Mülakatlar’daki ‘zeka’ ve ‘inceliğe’ yakışan da sanki zaten intihar gibi ‘cesur’ ve ‘asil’ bir sondu.
Merakla beklenen ‘Solgun Kral’, sonunda, 16 Nisan’da Amerika’da yayımlandı. Wallace, bitiremediği kitabını herkesin, ister istemez, intihar etmiş ‘acılı’ birinin vasiyetnamesi ya da dokunaklı veda mektubu gibi okuyacağını düşünmüş müydü, bilmiyorum. Muhtemelen umurunda bile değildi. Hiçbir şey ilgisini çekmiyordu. Hiçbir şey istemiyordu. Hiçbir karşılık beklemiyordu.
Herkes hayatının çeşitli noktalarında –çoğunlukla da gençlik yıllarında– intihar fantezileri kurar. Ama beklenmedik ölümümüzün ardından herkesin bize yaptıkları kötülüklerin farkına varıp pişman olduğunu, hüngür hüngür ağladığını ve ne kadar güzel, sıradışı ve akıllı olduğumuzu anladığını hayal ettiğimiz o ‘katarsis’ anları, hakettiğimizi düşündüğümüz bir karşılığı alamamamızla, takdir edilme isteğimizle ilgilidir, gerçekten ölme isteğiyle değil. Kendini gerçekten öldüren biriyse, bu dünyada herhangi bir karşılık beklemekten çoktan vazgeçmiş olsa gerek.