James Franco'dan Faulkner ve McCarthy

James Franco'dan Faulkner ve McCarthy
James Franco'dan Faulkner ve McCarthy

William Faulkner(solda), Cormac McCarthy

Oyuncu ve yazar James Franco yönetmenliğe el atıyor. İki uyarlama için önümüzdeki ayları ve 2012'yi bekleyin
Haber: ZEYNEP HEYZEN ATEŞ - heyzen@mail.org / Arşivi

Örümcek Adam ve 127 Saat gibi filmlerden tanıdığımız oyuncu/yazar James Franco yönetmenliğe el atıyor. Entertainment Weekly, Franco’nun William Faulkner’ın ‘Döşeğimde Ölürken’ ve Coen kardeşler tarafından sinemaya uyarlanan ‘İhtiyarlara Yer Yok’ romanıyla tanınan Cormac McCarthy’nin ‘Blood Meridian’ yapıtlarını yöneteceğini duyurdu. Faulker’ın kitabından uyarlanan filmin çekimlerine 2011 yazında başlanacak ve McCarthy’nin kitabının filmi 2012’de onu takip edecek.
1949 Nobel ödüllü Faulkner’ın romanı aslında sinema için zor bir seçim çünkü iç monologlarla sürüp gidiyor. Franco da romanı nasıl uyarlamayı düşündüğü sorusuyla sık sık karşılaşıyor olmalı ki kafasındakileri şöyle özetlemiş: “Faulkner’ı çekerken anlatıcıları dönüşümlü kullanacağım. Kitaptaki kadar katı aralıklarla giderseniz, örneğin Cash deyip bir süre sadece Cash’le uğraşırsanız filmde hoş duracağını sanmıyorum. İzleyicilerin karakterlerin içine girebilmeli ama filmlerde işler kitaplardakinden farklıdır.”
Bir dip not olarak belirtelim –geçen yıl öykü kitabı yayımlanan Franco, Allen Ginsberg’i oynadığı ve bizde de yanılmıyorsam İstanbul Film Festivali’nde gösterimi yapılan Uluma filmiyle büyük beğeni toplamıştı. Nefes kesici bir Ginsberg performansı sergilemekle kalmıyor aynı zamanda Uluma’yı da Ginsberg’e taş çıkartacak kadar iyi okuyordu.

Afyona yatırmadığını alkole yatırdı
Bazı yazarlarla ilgili ne kadar az şey bilirseniz yazdıklarını sevmeniz o kadar kolaylaşır. (Yazar, yapıtıyla ne kadar bir tutulmalıdır tartışmasına girmeyeceğim.) Washington Post geçtiğimiz günlerde Thomas de Quincey ile ilgili bir makale yayımladı. ‘İngiliz yazar ve keşin büyüleyici hayatı’ başlıklı yazı De Quincey’nin afyon kullanma alışanlığına ağırlık veriyordu. Romantik dönemin en önemli deneme yazarlarından biri olarak görülen ve korku hikayelerinden politik metinlere pek çok yapıta imza atan De Quincey anlaşılan sadece afyon bağımlısı bir alkolik olarak kalmıyormuş, aynı zamanda hayatının çoğunu alacaklılardan kaçmak için bir evden diğerine taşınarak geçirmiş. Yazdıklarından kazandığı paranın afyona yatırmadığı kısmıyla da kitap satın alıyormuş.
De Quincey ilginç bir karakter, üst sınıftan olmasına karşın kahyasıyla evlenip 19. yüzyılda ufak çaplı bir skandala yol açan, sıkılıp Oxford’dan ayrılan, faturalarını ödemediği için defalarca resmi duyurularla rezil edilen yine de döneminin en çok okunan üç-dört isminden biri olmayı başaran yazar her on-yirmi yılda bir yeniden gündeme taşınan isimlerden. Washington Post anladığım kadarıyla De Quincey’e, Burroughs tarafından başyapıt olarak nitelenen ‘Bir İngiliz Afyon Tiryakisinin İtirafları’ isimli yapıtının yeni baskısı ve Robert Morrison tarafından yazılan yeni De Quincey biyografisi nedeniyle yer vermiş. Biyografide De Quincey’nin “Macbeth’te Kapının Çalınışı Üzerine” gibi çalışmalarına da yer veriliyor. (Macbeth ve eşi kralı öldürdükten sonra aniden kapının çalındığını duyarlar, De Quincey’e göre kralın öldürülmesi zamanın donduğu bir noktada gerçekleşir, kapının çalınışı gerçeğe, zamanın kendisine dönülen anı işaret eder.) Umarız De Quincey’nin diğer yapıtlarını çeviren İş Bankası Yayınları bu çalışmaya da el atar.

Editörler kesip biçmeli mi?
Words Without Borders (Sınır Tanımayan Kelimeler) dünyada editörün işleviyle ilgili ilginç bir makale yayımlandı. Makale, her ülkede editörün işlevinin farklı olduğuna değiniyordu. “Bütün yazarların ortak bir özellikleri vardır: Hepsi paraya muhtaçtır.” Ama örneğin James Joyce, Sylvia Beach’e gittiğinde Beach’in ‘Ulyysess’i yeniden yazmasına -elden geçirmesine- ihtiyacı yoktu, kitabı düzeltme işini kendi de yapabilirdi. Joyce’un editörden beklediği kitabın satmasını sağlamasıydı. Oysa Random House gibi yayınevlerine baktığımızda –makaledeki örnek bu- editörlerin başlıca işlevinin yazarların kitaplarını ‘iyileştirmek’ olduğunu görüyoruz. Dijital çağla beraber hem yayınevinin hem editörün işlevi değişti, İngiltere ve Amerika gibi ülkeler editoryal işlerden çok pazarlama alanlarına ağırlık verirken, yazar-editör ilişkisi de biçim değiştirdi. Makaleye göre, örneğin, Yunanistan gibi ülkelerde editörler metni dokunmak adına çok az şey yapıyor, zaten yayınevlerinin bu tür bir işe ayıracak paraları yok. Editörün görevi ne öyleyse –kitabın raflarda yer bulmasını sağlamak. İspanyol editör Enrique Murillo ise İspanya’daki durumu şöyle özetlemiş: “Yazar tanrı muamelesi görürken imla türü düzeltmeler dışında yapıtına dokunmak zor. Editörler sosis fabrikasına giden domuzlar gibiler. Kötü kokuyorlar ama onlarsız malı üretmek imkansız.” Böylece ikinci bir soruna geliyoruz: Kendisi hiçbir şey yazmamış biri nasıl olur da birinin yapıtını elden geçirme hakkına sahip olur? İtalya ve Fransa gibi ülkelerde bu sorunun çoğunlukla yazarları editör yaparak (La Nouvelle Revu Française’in başına Andre Gide’in ve Einaudi’nin başına Italo Calvino’nun getirilmesi gibi) çözüldüğünü görüyoruz. Fransa’da örneğin ABD’deki gibi bir menajer sorunu yok, yazarlar ve editörler yakın olduklarından çoğunlukla işler doğrudan bağlantılarla yürüyor. Yine İtalya ve Fransa’da editörün bir işlevi daha var: Yazarları ve kitapları bir araya getirmek, yayınevine kazandırmak. Bu yüzden editörler yayınevi değiştirdiğinde yayınevinin kaderini de değiştirebiliyor.
Makalede ‘editör’ kelimesinin İtalyanca ‘redattore’den geldiği söylenmiş. Ama İngilizcede redaktör denildiğinde çoğu zaman metni -bir anlamda ya da her anlamda- sansürden geçiren kişi anlaşılıyor. Editörün Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi böyle bir rol oynaması da mümkün elbette. İtalyan editör Alberto Rollo’ya göre İtalyan yazarlara editörün ‘sansürcü’ olmadığını öğreten ve yazarın yardım alabileceğinin altını çizen Umberto Eco olmuş. “Editörler ve yazarlar son yirmi yılda çok değişti” diyor Rollo. “Artık birlikte çalışmasını biliyorlar.” Ama Almanya ve Rusya’da durum farklı –editör pazarlamacı ve reklamcı olarak görülüyor. ABD’de bile editörlerden kurtulup pazarlamacılar tarafından bir araya getirilen okuyucu/test gruplarına yer verilmeye başlanmış.
Türk yazarları temsil eden Amy Spangler ise Türkiye ’de editörlüğün geleceğinin parlak olduğunu söylemiş. “Okuyucular daha iyi kitaplar bekliyor, bu sayede yayınevleri editörleri işe almak, onlara daha fazla yetki tanımak zorunda. Yazarlarsa eleştiriye açık olmayı öğreniyorlar. İsterseniz buna iyimserlik deyin ama ben durumu böyle görüyorum.”