Japonya... Yıl: 1946

Japonya... Yıl: 1946
Japonya... Yıl: 1946

David Peace

Gençliğinde İstanbul'da İngilizce öğretmenliği yaparak yaşayan ve birbirinden ilginç romanlar yazan David Peace'in Japonya üçlemesinin ilk kitabı 'Tokyo Sene Sıfır', okuru bir dedektifin zihnine götürüyor
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

David Peace yirmi dört yaşındayken İstanbul’a geldi. Hayat doğduğu Yorkshire’dakinden daha ucuzdu, sahip olması gereken yegâne özellik de İngilizce bilgisiydi. Bir süre sonra Tokyo’ya gitti, burada geçirdiği on beş yıl boyunca sekiz tane kallavi roman yazdı. Bunlardan dördü, beş saat süren üç bölümlük bir dizi olarak televizyona uyarlandı (Red Riding Quartet); kültüründen çok sıkıldığı Yorkshire’a çok uzaklarda bir şehirden, orada işlenen cinayetler aracılığıyla baktığı romanlarını, İngiliz madenciler grevi üzerine GB84 ile yine sinemaya uyarlanan ve Leeds United futbol kulübünün antrenörü Brian Clough’nun bilinç akışını takip eden The Damned Utd takip etti... ‘Tokyo Sene Sıfır’, Peace’in yeni projesinin ilk halkası. Japonya’nın, İkinci Dünya Savaşı’nın Almanya gibi kaybedenleri arasında yer alan, bir zamanların görkemli imparatorluğunun sıfırdan kendini yeniden nasıl kurduğunu anlatan üçlemenin ikinci bölümü İşgal Edilmiş Şehir, 2009’da yayımlandı; Borders’tan öğrendiğimiz kadarıyla son bölüm (Proustvari bir başlığı var) Yeniden Ele Geçirilen Tokyo, Mayıs başında yayımlanıyor. O zamana dek Dost Körpe’nin bu güzel çevirisiyle Peace’in dünyasını, üçlemenin ilk bölümüyle keşfetmeye başlayabiliriz demek ki. 

Çok konuşulan bir cinayet
Japonya’ya damgasını vuran, çok konuşulan bir cinayet olayından yola çıkan roman 1946 yılında açılıyor. Dedektif Minami, yeni uyanmış, mendilini çıkarıp boynunu, yüzünü siliyor. Yanında başka polislerle birlikte İmparatorluk Sarayı’na ait araziyle Merkez Karakol arasında kalan bölgede yürüyorlar. Japonya’nın mağlubiyeti kabul ettiği bu tarihi günde Minami’nin yanında birer papağan gibi Japon milliyetçiliğinin sesiyle konuşan kahramanlar var. Biri, dedektif Nishi, şöyle diyor: “Savaşmaya devam etmeliyiz. Yoksa İmparator idam edilir, Japon kadınlarına sistematik olarak tecavüz edilir ve bir sonraki Japon nesli Japon olmaz... Nagano dağlarında son direnişimizi yaparız; Maizuruyama’da, Minakamiyama’da, Zozan’da...” Tükenen milliyetçiliğin çaresiz direniş yeminleri arasında duvarlardaki afişlerin sloganları belirir: ”Yurt Cephesi’nde Hepimiz Askeriz”, “Hepimiz Gülümseyen Yüzlerle Birbirimize Yardım Edelim.” Bol bol sigara içiliyor, korkunç kokuya tahammül etmeye çalışan polisler kitabın ilk cesedine doğru yürüyor. Metin boyunca daha pek çok cesetle karşılaşacağız. Bu zavallı kadının kimliğini kol saatinin içinde isminin yazılı olması sayesinde keşfediyorlar. Rapor hazırlanıyor, askerler geliyor. Bir süre sonra bize öyküyü anlatan dedektif Minami’nin sesinin tuhaflığı dikkatimizi çekmeye başlıyor. Kesik kesik bir anlatım. Üç noktayla biten cümleler. Birer satırlık paragraflar. Karmaşık olmayı reddeden bir sözdizimi. “Yere düşen bayraklar var, ama bu bayraklar bayrak değil, bu binalar bina değil, bu sokaklar sokak değil... Çünkü bu şehir şehir değil, bu ülke ülke değil... Radyoda bir tanrının sesi... Her şey çarpık... Zamanın çivisi çıkmış... Burada, şimdi... İmparator Showa’nın hükümdarlığının yirminci yılının sekizinci ayının on beşinci gününde öğle on ikiyi on geçe... Ama bu saatin babası yok, bu senenin oğlu yok... Annesi, kızı, karısı veya sevgilisi yok... Çünkü saat sıfır, Sene Sıfır... Tokyo Sene Sıfır.” 

Yine siyah safra...
Başlık akla Roberto Rossellini’nin ünlü filmi Almanya Sene Sıfır’ı getiriyor. 1947 yılında geçen bu filmde Edmund adlı bir çocuğun Berlin’de hayatta kalma macerası anlatılıyordu. Buradaki kahramanımız Minami ise çocuk sahibi, deneyimli, güçlü bir figür. Gerçekten de o kadar güçlü ve nüfuz sahibi ki, savaşın sonsuz bir yıkıntıya çevirdiği Tokyo’da istediği kapıyı açıp istediğini alabiliyor. Dashiell Hammett’ların, Raymond Chandler’ların ‘hardboiled’ tabir edilen üslubuyla anlatılan sert, seks düşkünü dedektiflerine benziyor. Ancak gücünden keyif almak şöyle dursun, metin ilerledikçe belirginleşen bir delilik hali içinde, anlatıcının sesi neredeyse bir dili yeni yeni tanımaya başlayan bir öğrencininkini andırıyor. “Buraya yine geldim. Yine siyah safra. Işıktan çıkıp gölgeye girdim. Yine kahverengi safra. Tapınağın bahçesine. Yine sarı safra. Ama burada hiçbir şey yok. Yine gri safra. Eski Siyah Bahçe Kapısı’nın kalıntıları hariç hiçbir şey yok. Siyah safra. Siyah Bahçe Kapısı’nın siyah saçağının altında gözlerimi kapıyorum. Kahverengi safra. Siyah Bahçe Kapısı’nın altında, bir sokak köpeğinin soluduğunu duyuyorum. Sarı safra. Yuvasını çoktan yitirmiş, sahibini yitirmiş... Hayvanın ayaklarına bakıyorum... Kusuyorum, kusuyorum, kusuyorum, kusuyorum.”
Japonya ve Türkiye ’de İngilizce öğreten Peace’in sesi, okuru hipnotize eden tekrarlarla bir daire şeklini alıyor ve ona kulak verdiğimiz hiçbir anda bize geleneksel bir romandan alabileceğimiz keyfi vermiyor. Sokak köpeklerinin, uykusuzluğun, mide bulantısının egemen olduğu metinde anaphora (aynı sözcüğün birbirini takip eden cümlelerin başında tekrarı), mesarchia (aynı sözcüğün birbirini takip eden cümlelerin başıyla ortasında tekrarı) gibi retorik teknikler, bizi anlatıcınınkine eş bir huzursuzluğa sürüklüyor. “Loşlukta, Yuki doğruluyor. Loşlukta, aynanın yanındaki askıda duran astarsız bir yazlık kimonoyu alıyor. Loşlukta, Yuki üstünü değiştirip yazlık kimonoyu giyiyor, eteğinin alt kısmı desenli. Loşlukta, Yuki kırmızı ve mor çizgili alt kuşağını bağlıyor. Loşlukta, Yuki tekrar yanıma oturuyor. Loşlukta, makyaj masasının üstündeki bir paketten sigara alıyor. Loşlukta, Yuki sigarayı yakıyor. Loşlukta, sigarayı bana uzatıyor.”
Bu tür bölümlerde tekrarlanan ve sahneyi kesinleştirmesi beklenen sözcükler (“loşlukta”), aksine anlatıyı muğlaklaştırıyor. Bu arada kitabın katili, “Japon Mavisakalı” lakaplı Kodaira Yoshio, Karındeşen Jack’i akla getiren bir iştahla cinayetler işliyor ve polis tarafından yakalanıyor. Ancak işlediği cinayetlerden birini itiraf ederken ötekini reddediyor. Minami’nin kısa sürede kapanan ve rafa kaldırılan, hatta ortadan kaldırılan dava dosyasını yeniden açıp Kodaira’nın öteki cinayetlerini aydınlatma mücadelesi, bize yeni Japonya’nın yeni yozlaşmış yöntemlerini, yeni oluşan ilişkilerini ve şehre yayılmış yeni cesetlerini gösteriyor.

‘Seni kapana kıstıran sözcüklerden kaçıyorsun’
‘Tokyo Sene Sıfır’ı okurken Alain Robbe-Grillet’nin ‘Silgiler’ romanında işlenen bir dizi cinayetin çözmesi beklenen dedektif Wallas’ı anmadan edemiyoruz. James Ellroy ve Hammett, Chandler gibi romancılarda olduğundan çok daha yoğun biçimde varoluşa ve öznenin konumuna odaklanan bir anlatıyla karşı karşıyayız. Peace’in uyguladığı teknikler de, kitabın sonunda faydalandığını söylediği Kazuo İşiguro’nun ‘Değişen Dünyada Bir Sanatçı’ gibi yine Japon milliyetçiliğini sorgulayan incelikli romanlarından çok Akira Kurosawa’nın sinemasını ve Yeni Dalga filmlerini getiriyor akla. Kitapta elbette bir polisiye romanın, çözülmesi gereken cinayetlerin, kara filmlerin ıslak ve puslu arkaplanlarının zevkleri fazlasıyla var. Ama yakında Türkçe okuma imkanı bulacağımız, serinin yine polisiye türündeki ikinci kitabı olan İşgal Edilmiş Şehir’in başındaki gibi, bu şimdiki zamanda konuşan telaşlı ses, öncelikle modernizmin öznelliğe yönelik endişelerinin üzerine inşa edilmiş. “İşgal Edilmiş Şehir’de bir yazarsın ve koşuyorsun. Kış mevsimi, kollarının altında kağıtlar, bu Ocak gecesi, bu Tokyo sokakları boyunca cinayet mekanından kaçıyorsun; kardan ve çamurdan, sahilden ve bedenlerden; cinayet mekanından ve kitabın sözcüklerinden kaçıyorsun; seni ilk defa baştan çıkartan ve mest eden sözcükleden, sonra seni aldatan ve bozguna uğratan sözcüklerden ve şimdi seni kapana kıstıran, hapseden sözcüklerden kaçıyorsun...”

TOKYO SENE SIFIR
David Peace
Çeviren: Dost Körpe
Sel Yayıncılık
2011
399 sayfa
25 TL.