Julien Gracq dersleri

Julien Gracq dersleri
Julien Gracq dersleri
Julien Gracq, Fransız edebiyatının çağdaş klasikleri arasında sayılan üç roman yazdı. 'Sirte Kıyısı', 'Argol Şatosunda' ve 'Ormanda Bir Balkon' okuma listelerinin vazgeçilmezleri
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Yazınsal yazının sunduğu olanakların sonsuz olduğunu söyleyebilir miyiz? Kullandığımız dil, olabilen en çok sayıda sözcüğün kullanıldığı, böylece son kertede zenginleştirilmiş bir dilse ve bütün özel alanların dillerinin üstünde, doruk noktasında bulunuyorsa, onun bir metni oluştururken kullandığı olanakların sınırsız olduğu da söylenebilir. Bir dilin sahip olduğu sözcüklerin bir araya gelerek yaratacağı bağıntının neredeyse sonsuz sayıda seçenek yarattığını düşünürsek, yaratıcı yazarın taşıdığı yükün büyüklüğü daha iyi anlaşılabilir.
Dili, bu zenginliği bütünüyle kullanarak içselleştirmenin güçlüğü de herkes içindir. Bu yüzden, önce yalın bir dil kullanmak, yazarın yazma eylemini dil içinde eğitmesi için doğru yol olarak görülebilir. Yalın dil, hem sözcüklerin tümcelere, tümcelerin bölümlere ve bütüne doğru tamamlanması için yazarın işini kolaylaştırır, hem de yalınlık içinde dilin çoğul anlamlar nasıl kazanabileceğini görmek, neden sonra dili bambaşka biçimlerde kullanmanın hazırlık dönemini oluşturur. Sözgelimi Ferit Edgü’nün öyküleri ve romanları, yalın bir dilin aslında ne denli çetin bir çaba gerektirdiğini iyi örnekler. Ne ki, bu arada bir yetersizlik de kendini sık sık gösterir. Yalın dil arayışı, içinden çıkamadığımız düzanlatımı gitgide sıradanlaştırmaya da başlayabilir. Eski bir dilin içinden çıkamadan, bir de ona mahkûm kalmak, anlattıklarımızı birbirine benzetir ve önceden yazılmış konular, yeniden hikâye edilerek sıkıcı öykülere ve romanlara dönüşür.
Bir durumu, bir çevreyi ya da mekânı, bir kişinin kişilik özelliğini, bir duyguyu, bir davranışı anlatırken, sözcüğün olumsuz anlamında sıradan ve basit bir dil ve anlatım biçimi kullanmak, bizi bir süre sonra çıtanın hep altından geçmeye zorlar. Asıl sorun çıtanın nasıl aşılacağı, sözcüklerin ve tümcelerin yazınsal dilin daha nitelikli biçimleri içinden nasıl geçirileceğidir. Bunun çaresi, okumaktır elbette. Dili etkileyici bir zenginlikle kullanan yazarların neleri nasıl anlattığına bakarak okumak, sürekli ve yoğun okumanın sonunda nasıl yazılacağını da gösterir. 

İlk iki tümce
Julien Gracq’ın ‘Ormanda Bir Balkon’ romanını okurken, elimdeki metnin gerçek bir örnek ve öğretici olacağını düşündüm. Julien Gracq, Fransız edebiyatının çağdaş klasikleri arasında sayılan üç roman yazdı. ‘Sirte Kıyısı’, ‘Argol Şatosunda’ ve ‘Ormanda Bir Balkon’ adlı romanlarının okuma listelerinin vazgeçilmezleri arasında olduğu kuşkusuz. ‘Ormanda Bir Balkon’da, 1939 yılında Belçika sınırındaki bir köyde görevlendirilen asker Grange’ın, yerleştiği koruganda savaşı önce korkusuyla nasıl yaşamaya başladığı ve hemen sonrası anlatılıyor. Girişi, şu ilk tümcelerinden başlayarak, romanın ne denli usta bir dil ve üslupla yazıldığını gösteriyor –bir romana nasıl başlanabileceğini; roman kişisinin, içinde bulunulan duruma ve çevredeki doğaya bağlı olarak yaşadığı duygunun dolaylı biçimde nasıl gösterileceğini; sıfatların ancak nerede kullanılacağını anlatan ilk iki tümce:
“Treni, Charleville’in kenar mahalleleriyle dumanlarını geride bıraktığından beri, Asteğmen Grange’a sanki dünyanın çirkinliği dağılıyormuş gibi geliyordu; birden görünürlerde tek bir evin bile kalmadığının farkına vardı. Ağır ağır akan ırmağı izleyen tren eğrelti otları ve bodur çalılarla kaplı alçak tepelerin arasına dalmış, sonra da ırmağın her kıvrımında vadi biraz daha derinleşmişti.”
Romanın girişinde, bu iki tümceyle başlayan ve yaklaşık iki sayfa süren uzun paragraf, metnin bütününün özelliklerini olduğu gibi taşıyor. Süslemeye, yersiz şiirselliğe elbette düşmeden, zengin betimlemelerle kurulmuş dili, Ormanda Bir Balkon’un en önemli biçim özelliği.
Süsleme, eskilerin deyişiyle edebiyat yapma, bir yazınsal metnin zehiridir; panzehiri de bizimkiyle aynı biçimde yazdığını sandığımız iyi metinleri okumak. Ormanda Bir Balkon’u bu gözle okumanın çok öğretici olacağını düşünüyorum. Şu tümce, sandığımızın tersine, bizim süslü tümcelerimizden bambaşka özelliktedir:
“Grange artık bütün camlarda ağarmaya başlamış olan şafağın loş aydınlığı içinde, ranzasında bir yandan öbür yana dönerek uyku mahmurluğunu uzatabildiği kadar uzattı.”
Gereksiz sözcük yok ve ağarmak, şafak, loş, aydınlık gibi, kötüye kullanılmaya uygun sözcüklerin nasıl doğal biçimde kullanıldığını gösteriyor. Bir tümcenin ve dilin süslü olup olmadığı nasıl anlaşılır? Çeşitli söz sanatları içinde kullandığımız benzetmelerin ve özellikle sıfatların, tümcenin anlamıyla illiyet bağı olup olmadığına bakarak. Sözgelimi, “ağarmaya başlamış kalbimin şafağı” gibi sözler etmişsek eğer, ne yapıp edip ikinci okumada silip atmalıyız onları.
Betimleme yaparken kabına sığdıramadığımız söz elimizden –çoğu kez duygularımızdan– boşalırcasına çıkıyorsa –ki çoğu kez olur bu– ve anlatmak istediğimizi anlatamama basitliğinden kurtulmak istiyorsak, Julien Gracq’tan şunu örnek alabiliriz:
Beyaz ve bulanık gökyüzü, uykulu yolun ıssızlığı, en küçük budakların hareketsizliği, bunları yaklaştıran dürbünün yuvarlak görüş alanında, insanı âdeta büyülerdi. Göz siperlerindeki ustura ağzı gibi ince iki dik çizgisiyle bu koca yuvarlak göz apayrı bir dünyaya açılmış gibi olurdu; beyaz bir ışıkla yüzen, dingin bir açıklıkla ortaya serilen, sessiz ve ürkütücü bir dünyaya...”
Tam böyle bir ortam içinde tasarladığımız kişinin duygusu, yoğunluğu ve karmaşıklığıyla, sözü de uzatmadan nasıl verilebilir, şu iki örnekte:
“Grange’la takımı bu ortamda kendilerini rahat, bir arada bulunmaktan memnun, sıcak ateşin etrafında zinde ve neşeli ama yine de dışarıdaki ürkütücü dünyanın gecesine açılan bu pencere ve oradan gelen yabanilik uğultusu yüzünden hafiften gergin hissederlerdi.”
“Beyaz yolun iki tarafında, koca göğün altında artık fırtınalı bir kızıllıkla alev alev yanıyor gibi görünen ıssız baltalık ormanlar yayılıyor, Grange da çevresinde dünyanın bu kuşku dolu orman gibi huzursuz ve karanlık olduğunu ama önünde işte bu yolun bulunduğunu hissediyordu. Sanki Mona denizde açılmış bir yoldan geliyordu kendisine...”
Grange’ın içinde bulunduğu durumu ve duygusunu doğrudan, birlikte olduğu insanlarınkini –ilkinde askerlerin, ikincisinde Mona’nınkini– dolaylı biçimde veren bir duygu betimi. Bu, Mona’nın ne hissettiğini, ondan söz etmeden veren bir anlatım biçimi, ki sık sık başvurmak zorunda olduğumuz bir biçimdir.
Öykü ya da romanda yer yer listelemeler de yapılır. Bir anlatım tekniği gibi kullanılır listelemeler. Bir mekânı, bir kişiyi ya da bir olayı bütüncül biçimde gösterebilmek için, adlar art arda sıralanır. Rastgele kullanmadan. Birbirinin yerine kullanılabilecek, çoğaltıldıkça anlamları kalmayan adlar yerine, birbirini tamamlayan, her biri ayrıca katkıda bulunan adların seçilmesi, listelemede doğru yöntemdir. Sözgelimi, “masa, sadalye, sehpa...” dediğimizde, aslında aynı anlamı taşıyan sözcükleri sıralamış, aynı işlevi üç sözcüğe yüklemiş oluruz, yersizdir. Ormanda Bir Balkon’dan bir örnek alalım gene:
“Yatağın karşısındaki köşede, duvarara çakılı iki demir çengele hamak asılmıştı; içinde birtakım moda dergileri, ağız mızıkası, bir çift kırmızı deri terlik, tırnak makası, yelpaze ve boynuzdan mücevher kutusu gibi işlenmiş büyük bir İspanyol tarağı darmadağın duruyordu.”
Ya da listeleneceklerin her birinin betimlenmesiyle yaratılmış daha güçlü bir etki yaratmanın bir biçimi:
“Bu dümdüz ve uzun orman yollarının boşluğu, ormanları tünel gibi delen ve gizemli ışıkla parlayan bir göz gibi ufka doğru fersahlarca uzanan bu dallardan oluşmuş tonozlar, perde kalkıncaya kadar buralardan rızıklarını sağlamış olan oduncu ve kömürcülerin sönük ve kendi halindeki hayatçıkları için yapılmış değillerdi.” (a.b.ç.)
Julien Gracq her zaman önemle okunması gereken bir yazar . Yaratıcı yazı serüveninde yolumuzu çizmekte zorlanıyorsak, onun neyi nasıl anlattığına, dili nasıl kullandığına bakarak okumak, sonsuz yararlar sağlar.

Ormanda Bİr Balkon
Julien Gracq
Çeviren: İsmet Birkan
Yapı Kredi Yayınları, 2011, 150 sayfa, 12 TL.



notoskitap.blogspot.com