KABORÜKO

KABORÜKO
KABORÜKO
Haber: GÖRKEM YELTAN - görkem@yeltan.com / Arşivi

Ah şu oyuncu dalgalar

Kaborüko’da daha önce Suzy Lee konuğumuz olmuştu. Onun yaratıcılığını ve yaratımlarının çekiciliğini bir süredir takip ediyorum ve etkisinden kurtulamıyorum. Çizimlerini nerede görsek gözümüz kapalı tanıyacağınız bir dünyanın içinde gezdiriyor bizi Lee. Basit, ne dediğini bilen, harika çizimler bunlar. Ustalıklı ellerle, ona farklı bir hayal dünyası sunan çizim dilinin arkadaşlığı, muhteşem anlatım dilini ortaya çıkarıveriyor.
Daha önce konuk ettiğimiz kitabı, gölgeler üzerine kurduğu bir kitaptı. Ne zaman hatırlasam beni hep gülümseten bu kitaptan sonra dalgalar üzerine olan kitabından, Chronicle Books’tan çıkan ‘Wave’den bahsedelim istedim bugün .
‘Wave’ ile ilk tanışmam beni şaşırtmıştı. İlk anda kapaktaki yazıyı fark edememiş, Suzy Lee kitabının başka bir biçimde ya da dilde sunulduğu fikrine kapılıp hemen elime almıştım. Derken, Lee’nin başka bir kitabı ile karşı karşıya kaldığımı anlamıştım.
Kitaplar hakkında araştırma yaparken, yazarın hayatını incelerken kitapların kapaklarını görmenin ne kadar yetersiz olduğunu bana bin kez hatırlatması gereken bir andır bu. ‘Wave’ isimli bu harika kitabın varlığını biliyordum bilmesine ama unutuvermiştim işte. Kitabın çizimlerini inceledikten, kitapla böylesine bir ilişki kurduktan sonra unutmam mümkün gözükmüyor ama.
Martıların uçuştuğu, denizin mavisinin güzelliğinin bizi içine çektiği bir kapakla girersiniz kitaba. ‘’Kapaktaki arkası bize dönük, dalgalara doğru ilerleyen bu küçük kız sakın bizim ufaklık olmasın,’’ dersiniz. Hangi kitap önce, hangisi sonra yayımlanmış sorularını kısacık bir sürede terk edersiniz, ufaklığı çok iyi tanıyor gibisinizdir çünkü.
Siz de merak eder misiniz bilmem... Ben kitap kapağının üzerinde duran, kâğıttan kapağı sıyırıp altına bakarım hemen, gerçek kapak nasılmış diye... Küçüklüğümde epeyce yaygın olan, ciltli kapağı da koruduğu düşünülen üst kapaklarının yıpranmışlığını görüp, sayfayı sıyırdığımda fark etmiştim bunu ilk kez. O gün bugündür, koruyucu kapakları atmak gerektiğinde, altlarından çıkan sürprizler çok sevindirir beni.
‘Wave’ için de, atma zamanı gelmemiş olsa da bu sürpriz söz konusu. Diğerini sıyırıp da gördüğüm o kapakta; bizim ufaklık, koşuyor bize doğru. ‘Shadow’dan tanıdığımız yüz! 

Kaç çabuk kaç...
Ne kadar da çok sevmiştim ‘Shadow’u, ben seni çok iyi tanıyorum dedirten o yüz bu. Kitap başlarken, koşuyor bize doğru.
Hayatımın en güzel anlarından biri başlıyor sonra. O çıplak ayaklarıyla dalgalara yaklaşıyor bizimki, martılar da arkasından geliyor. Dalga yaklaştığı anda, cilveli bir kaçış bizimkinden. Martılar kaçıyor duygularını hiç mi hiç belli etmeden. Dalga çekilir çekilmez bizimki canavar taklidiyle korkutmaya çalışıyor dalgaları.
Isınıyor yavaştan tatlı mı tatlı ufaklığımız denize. Bir sıçrayış, bir atlayış, kocaman dalgadan kaçış, kaçabildiği için kendini bir şey zannedip dil çıkarış, en sonunda dalgaya yakalanış...
‘Kaç, kaç çabuk dalgadan’ derken bir de bakıyorsunuz, dalganın içine girmiş bizimki. Suzy Lee’nin umutlu, güzel dünyasının izlerine bu karede rastlamak mümkün. Yenik birini görmüyoruz. Oyun oynamış, dalganın içinde kalmış kızımızın deniz kabuklarını görüp, onlarla oynamaya başlamasını görüyoruz.
Annesinin şemsiyesinin altına girecekken dönüş anında, el sallayan ufaklığa el sallamak istiyoruz. O, belli ki martılara ve dalgalara, oyuncu arkadaşlarına el sallıyor. Biz biliyoruz, Suzy Lee bize de el sallıyor. Keşke bitmese diye vızıldanacakken, ufacık kızımızın tatlı bakış açısını hatırlatıyor Lee. Oyunlar biter, oyundakilere el sallanır, tıpkı ‘Shadow’ da ışığın kapatılış anı gibi. Oraya tekrar dönememek için hiçbir sebep yoktur çünkü. Oyunlar biter, oyunlar başlar...