'Kafası kıyak' ve dağınık

'Kafası kıyak' ve dağınık
'Kafası kıyak' ve dağınık
Irvine Welsh'in 'Trainspotting' romanından uyarlanan aynı adlı Danny Boyle filmi, Welsh'in 'yarı otobiyografik' metnini ruhuna dokunmadan toparlamayı başarıyor
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

İskoç yazar Irvine Welsh’in, yayımlandığı 1993’ten bu yana ses getirmeyi sürdüren, dili ve meselesiyle ‘aykırı’ bir noktada duran, uyuşturucu kullanımı üzerine ‘fazlasıyla’ gerçekçi yapısıyla şaşırtan, ‘ kayıp ’ bir kuşağın anatomisini çıkarmasıyla sosyolojik bir saptamanın kapılarını açan ilk ve en önemli romanı ‘Trainspotting’, ‘klasik’ roman okurlarının uzak durması gereken bir metin, baştan söyleyelim.
1980’lerin ortaları... Edinburgh’un bir semti olan Leith’i mekân edinen roman, kısacık bir özete indirgersek, bir grup arkadaşın uyuşturucu ve suçla iç içe geçen hayatlarından ‘bezmiş’ olmaları üzerine kurulu bir hikâyeye sahip. Romanın çarpıcılığı, anlattığından ziyade bunu nasıl yansıttığıyla ilgili aslında. Welsh, kendi hayatından da yansımalar içeren (yarı otobiyografik) metninde, 1970’lerin sonuyla 1980’lerin başlarında Britanya’yı sarıp sarmalayan ‘anarşist’ gençliğin (punk dönemi) her şeyi ve herkesi reddeden doğasından besleniyor daha çok. Devletin bütün kurumlarına karşı sonsuz bir öfke duyan, toplumun bütün katmanlarına karşı nefretle yaklaşan, bununla birlikte kendilerini de ‘önemsemeyen’ bu kuşak, peynir ekmekten daha çok uyuşturucu tüketiyor aynı zamanda. Yazar, çoğu işsizlik parasıyla geçinen bu gençlerin hayata dair ‘beklentisizlik’leri üzerinden hareketle gerçekçi bir saptama yapıyor.
Roman, ‘kafası kıyak’ bir kalemden çıkmış gibi, son derece dağınık. Welsh’in anlatımı, gündelik dilin (neredeyse her cümlede küfür var) sınırlarda gezinen rahatlığına sahip. Metnin dağınıklığı, ilginç bir şekilde onu çekici kılan unsurlardan biri haline dönüşüyor. Özellikle karakterlerin hikâyeciklerini neredeyse tamamlamadan okumak, bizde doldurulması mümkün görünmeyen bir ‘boşluk’ yaratıyor, tıpkı romanın kahramanları gibi. Onların uyuşturucuyla ya da kadınlarla olan ilişkileri, hiçbir zaman ‘tatmin edici’ bir sonuca ulaşmıyor, hep bir ‘havada kalmışlık’ duygusu hâkim. Buradaki karakterler, aslında bir şekilde durdukları yerden ‘yırtma’ niyetindeler ama bunu yapacak hiçbir çabaları yok. Ötekileştirildiklerinin farkındalar, her fırsatta devlete ve topluma saydırıyorlar, müzik muhabbetleri (Irvine Welsh de punk dönemi müzisyenlerinden) üzerinden de tepkilerini dile getiriyorlar, ama gerçek anlamda hiçbir çaba gözlemlenmiyor onların eylem planlarında. Uyuşturucu kullanımı konusunda da ‘sahte’ bir tavır takınmıyor Welsh romanında. Bu gençlerin uyuşturucuyla ilişkisini ete kemiğe büründürmekten kaçınıyor, uyuşturucu karşıtı bir söylemi de benimsemiyor, sadece onların dünyasını her şey kadar ‘karartan’ ya da ‘aydınlatan’ bir unsur olarak önümüze koyuyor uyuşturucuyu. 

Hiçlikle imtihan
‘Trainspotting’in devletle bağını somutlayan elemansa, daha çok onun ağzından hikâyeyi takip ettiğimiz baş karakter Rent’in asker ağabeyi Billy’nin IRA tarafından ‘şehit’ düşürülmesi oluyor. Uzunca bir bölümde anlatılan Billy’nin cenazesi, karakterin sürekli ‘uçuşan’ düşüncelerinin gene ‘netlik’ içermeyen bir karşı duruşla tarif edilmesini öne çıkarıyor. Ahlâkî herhangi bir refleksle donatılmış görünmeyen Rent, ağabeyinin cenazesinde hamile yengesiyle sevişiyor, bir tür ‘saygı’ göstergesi olarak. Neyi neden yaptığını sorgulamıyor pek bu karakter, içinde büyüttüğü ve nereden geldiğini çok da iyi bilmediği nefretini kusmak için her fırsatı kullanıyor. Aslında diğer karakterlere baktığımızda, Rent’in nispeten ‘iyicil’ özellikleri olduğunu söylemek mümkün. Örneğin, Begbie karakterinin (uyuşturucu karşıtı) hiç dinmeyen ve anlamsızlığı aşikâr öfkesi yanında ‘masum’ duruyor Rent.
Bu roman, bir kuşağın hiçlikle imtihanını ele alırken, bunu daha çok ‘arkadaşlık’ teması üzerinden değerlendirmeyi seçiyor. Birbirlerini aşağı çekmeye programlanmış gibi görünen bu ‘sıkı dostlar’, içlerinde oldukları ‘berbat’ durumun ötesine taşacak bir ‘çıkış’ hayali de kuramıyorlar. Toplumun dinamikleri bir yana, kendi dinamikleri sınırlıyor onları, herhangi bir adım atmaları olanaksızlaşıyor. Welsh, ‘hiç’ten başka şeyleri olmayan bu karakterleri öylesine ‘doğru’ yansıtıyor ki, empati kurmamızın önüne geçiyor, onlarla aramıza koyduğumuz mesafeyi her daim koruyan bir tavır sergiliyor. Romanın garip bir şekilde ‘komik’ olmasıysa, bütün karakterlerin kendilerini ‘ciddiye almayan’ düşünce yapılarından kaynaklanıyor. Doğaçlama yaşayıp doğaçlama ölüyorlar ve hayata dair hiçbir motivasyonları yok. Bu durum, yazarın ‘serbest vezin’ diliyle buluştuğunda ortaya çıkan bileşimin ‘ünik’ olduğuysa tartışılmaz. 

Uyarlanamazı uyarlamak
Irvine Welsh’in romanı, beyazperde için son derece zor bir yapıya sahip. Ama Danny Boyle’un 1996’da gösterime giren aynı adlı filmi, senarist John Hodge’un da büyük katkısıyla enfes bir uyarlamaya dönüşüyor. Metnin bütün özelliklerini layıkıyla yansıtan bu çalışma, Welsh’in yarattığı dünyayı resimleme konusunda son derece etkili. Evet, romandan bazı bölümler ve karakterler bu filmde yok, ama genel çerçeve dışına taşan pek az unsurla karşılaşıyoruz burada. Arkadaşlık, uyuşturucu, bezginlik, hedefsizlik, nefret, öfke ve mizah filmde de yerini alıyor, hikâyenin gidişatını zedeleyecek fazlalıklar göze çarpmıyor.
Ewan McGregor ve Ewen Bremner başta olmak üzere Robert Carlyle, Kevin McKidd, Jonny Lee Miller gibi aktörlerin ‘cuk oturmuş’ diyebileceğimiz kompozisyonları (Irvine Welsh’in de küçük bir rolü var), filmin başarısının ana kahramanları olurken, John Hodge’un romanı özümsemiş senaryo çalışması da yönetmen Danny Boyle’u ve filmini şahlandıran unsurlar arasında öne çıkıyor. Boyle, dönemsel atmosferi ve karakterlerin ‘kopuk’ serüvenini aktarırken, Welsh’in taktiğini kullanıyor ve o da ‘kafası kıyakken’ çekmiş gibi kurguluyor hikâyeyi.
Rent’in ağabeyi Billy’nin cenazesini ‘hayretle’ okuduğumuz bölüme benzer bazı yerleri filmde göremiyoruz, ama bunların büyük eksiklikler olduğunu söyleyemeyiz. Sadece şu eleştirilebilir belki: Rent’in arkadaşlarını ‘satarak’ (her biri aynı şeyi yapabilirdi) kendine bir çıkış bulduğu finalde, ona ‘Hayatı seçtim!’ dedirtmesi, romanın ruhuna çok da uygun bir seçim değilmiş gibi. Romanda da ‘Çıkış’ olarak başlıklanan bu bölüm ve final, Rent’in bir ‘amaç’ ya da ‘seçim’ uğruna giriştiği bir eylemi göstermiyor. Aksine, bütün bir metnin taşıdığı ‘hedefsizlik’i destekler bir eylem onunki, ‘hayatı seçme’ gibi bir motivasyona sahip olmasıysa neredeyse imkânsız!
Not: ‘Trainspotting’in Tiglon etiketiyle çıkan DVD’sini raflarda bulabilirsiniz.

TRAINSPOTTING
Irvine Welsh
Çeviren: Avi Pardo
Siren Yayınları
2010, 352 sayfa
22 TL.


    ETİKETLER:

    hamile

    ,

    Kayıp