Kafesine dönmeyi reddeden 'özgür ruh'

Kafesine dönmeyi reddeden 'özgür ruh'
Kafesine dönmeyi reddeden 'özgür ruh'
Truman Capote, 'Tiffany'de Kahvaltı'yla edebiyat dünyasının en özgün karakterlerinden biriyle, Holly Golightly ile tanıştırır bizleri. Blake Edwards imzalı filmse metni bir aşk hikâyesine dönüştürür ama bambaşka bir lezzete ulaşmayı da başarır
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

20. yüzyıl Amerikan edebiyatını hem kalemiyle hem de ‘renkli’ kişiliğiyle dönüşüme uğratmış bir isimdir Truman Capote; yüksek sosyeteyle olan ilişkileri, sanat dünyasının farklı alanlarını kapsama eğilimi, çağına tanıklık etme içgüdüsü, gazetecilik deneyimi ve tabii ki cinsel tercihleriyle çağının ötelerinde gezinen ‘üstün’ bir yazardır, olağanüstü bir hikâye anlatıcısıdır.
Capote’nin en bilinen iki eserinden biri (diğeri ‘Soğukkanlılıkla’) olan ‘Tiffany’de Kahvaltı’ ise ‘kısa roman’ formunun başyapıtlarından biri olmanın ötesinde, döneminin Amerikan toplumuna ‘farklı’ bir açıdan bakarak çarpıcı bir ‘tespit’ yapmasıyla da önemlidir. Ve tabii ki başkahramanı ‘müthiş’ Holly Golightly ile, ‘ikonlaşmayı’ hak eden o ‘özgür ruh’la...
Truman Capote, hikâyeyi birinci tekil şahıstan anlatmayı tercih eder burada. Anlatıcı genç ve umut veren bir yazardır. Hikâyenin 1943-44’te geçmesi, bunun Capote’nin kendisi olduğu izlenimini verir. Ama bu metinde asıl öne çıkan isim, 19 yaşındaki Holly Golightly’dir. Aynı binada komşu olan yazar ve Holly, genç kadının ‘erkekler arasında’ olgunlaşan dramının ‘kader ortakları’ gibidir. 

Bir tür kadın özgürlüğü
Güzelliğini, tazeliğini, çekiciliğini erkeklere karşı kullanarak hayatını sürdüren, yüksek sosyetenin içine kapağı atma mücadelesi veren, ‘özgürlük’üne müdahale edilmesinden nefret eden, naif gibi görünmesine karşın ‘kurnazca’ numaraları da olan, kendisi gibi ‘ışıltılı’ görünen şeylere karşı zaaflarını gizleyemeyen bir karakterdir Holly Golightly. Onun hikâyesini bizlere anlatan yazarsa, Holly’nin her şeyle ve herkesle olan ‘bıçak sırtında’ ilişkisinin katalizörüdür. ‘Deli’ olduğu yönündeki bütün önyargılara karşın, yazarın ona yaklaşımında büyük bir ‘hayranlık’ın izlerini görürüz. Kafese konamayacak kadar ‘hırçın’dır belki ama bir çocuk kadar ‘korunmasız’ olduğu da bir gerçektir. Bunu fark edip Holly’nin çılgınlıklarına ‘başka’ bir gözle bakan yazar, genç kadının geçmişinden kaçışının nedenlerini de ilk elden öğrenen olur böylece.
Truman Capote, bu hikâyede karakterin iniş çıkışlarını o denli etkili gözlemlerle yansıtır ki, anlatıcı yazarın yerine kendimizi koymak kaçınılmaz olur bizim için. Holly’nin iki uca gidip gelen iç dünyasının yansımaları, ‘eğlenceli’ görünen serüveni bir tür ‘kadın özgürlüğü’ manifestosuna çevirir. Onun zaaflarından yararlanmak isteyen erkekleri ters köşeye yatıran, çok sevdiği erkek kardeşi Fred’e benzediği için yazara ayrı bir gözle bakan, hayatındaki ‘sıçrama’ için bazı bedeller ödemesi gerektiğinin farkında olan, olgunlaşmamış gibi görünmesine karşın çok erken olgunlaştığını hissettiren, düşündüğünü soğutmadan dillendiren (lezbiyenlik konusunda yazara söyledikleri bunun belirgin örneklerinden biridir) ‘ünik’ bir karakterdir Holly Golightly. Özgürlüğünü hiçbir şeye değişmeyeceği, hiçbir erkeğin onu ‘karar verdiği’ yoldan saptıramayacağı aşikârdır.
Capote, bu metinde savaş dönemi Amerikan toplumunun ‘kaçış’ yollarını, hayata bakışlarındaki ‘belirsizlik’i kişileştirir bir bakıma. Holly’nin dramı, bir toplumun değişim/dönüşüm arayışının da ipuçlarıyla doludur. Hayatı tersten okumak isteyen ve bu nedenle ‘marjinalleştirilen’ bir karakterin dünyasındaki titreşimler, açıkça Amerikan toplumunun sarsılmasının göstergeleridir. Bu titreşimlerin bir ‘deprem’e yol açıp açmayacağınıysa net biçimde öğrenemeyiz, sadece bazı hissedişler bırakır bizde Capote. ‘Hafif’ görünen hikâyenin altına yığınla katman sıkıştırır yazar, kendisi gibi ‘renkli’ karakterinin serüveniyle edebiyatın gücünü bir kez daha gösterir, tartışmasız bir başyapıta ulaşır... 

Audrey Hepburn fark yaratıyor!
‘Tiffany’de Kahvaltı’nın 1958’de yayımlanmasından hemen sonra çekilen ve 1961’de gösterime giren Blake Edwards imzalı aynı adlı filmse, Capote’nin metninden bağımsız olarak düşünüldüğünde enfes bir çalışmadır. Ama devreye okuduğumuz hikâyeyi soktuğumuzda temel bazı farklılıklar olduğunu görürüz ve bunların filmi Capote’nin dünyasından başka yerlere götürdüğünü. Filmin en iyi yanı kuşkusuz Audrey Hepburn’dür. Holly Golightly, onun bedeninden kusursuzca yansır beyazperdeye. Karakterin bütün özellikleri sinmiştir oyuncunun ruhuna, Holly’nin ‘hafif’liğini de net biçimde görürüz, kararlılığını da. Kırılganlığını da yoğun biçimde hissederiz, taviz vermez ‘vahşi’ yanını da. İşi özü, Audrey Hepburn’ün Holly Golightly oluşudur bu film. Ve daha çok da bu özelliğiyle akıllarda kalır. 

Hollywood’un gerçekleri
Öte yandan, Hollywood gerçeklerini görmezden gelemeyen yapımcılar, filmi bir aşk hikâyesi formuna oturturlar. Oysa ki Capote’nin metni, yazarla Holly arasındaki aşkı platonik bir çerçevede yansıtır, onun da altını kalınca çizmez. Kitaptaki yazarda olmayan ‘önemli’ bir unsur da vardır filmde; Holly’nin erkeklerin parasını yemesiyle bağlantı kurmak adına, yazara kadın parası yiyen bir ‘jigolo’ yakıştırması yapılır. Bunu uyarlama açısından sakıncalı bulmakla birlikte, sinemanın kuralları penceresinden baktığımızda ‘doğru’ diye tanımlayabiliriz. Zira ilk andan gösterilen bu durum, iki karakter arasındaki yakınlaşmanın kaçınılmazlığını da hissettirir bizlere.
Vaktiyle sinemalarda ‘Çılgınlar Kraliçesi’ adıyla gösterilen ‘Tiffany’de Kahvaltı’, Capote’nin metnini sarsan değişiklikler içerse de, Holly Golightly karakterinin ‘yol haritası’ açısından yanlış tercihlere sahiptir diyemeyiz. Bu haritayı sonuna kadar ‘kırılmadan’ takip eden film, ne yazık ki finalde belki de tek yanlış seçimini yapar. Final bölümü, bir noktaya kadar Capote’nin hikâyesine sadıktır, öyle de devam edeceği izlenimi verir. Ama filmin bitiş anı, Hollywood standartlarına uygun biçimde görüntülenir, ‘özgür ruh’ kafeslenir, okur için değilse de seyirci için ‘tatmin edici’ bir sona ulaşılır. Edebiyat dünyası için ‘düş kırıklığı’ denebilecek bu finale karşın, Truman Capote’nin cümlelerine özenle yaklaşan ve bunu ‘sömürmeyen’ bir çalışmadır Blake Edwards’ınki. Audrey Hepburn’se ‘dünyanın en güzel kadını’ olmanın ötesine geçip, ‘dünyanın en doğru oyuncu seçimi’nin başrolüne oturur, her zaman hatırlanacak bir Holly Golightly olur.
Not: ‘Tiffany’de Kahvaltı’nın Tiglon etiketiyle çıkan DVD’si tükenmiş görünüyor ama ufak bir çabayla bulabileceğinizi umuyoruz.

Truman Capote’nin filmi
Truman Capote’nin edebiyatçı kimliğinin en ‘can alıcı’ dönemine dair gerçekçi bir bakışla hayat bulan Bennett Miller imzalı ‘Capote’, yazarın ‘Soğukkanlılıkla’ adlı romanının hazırlanma sürecini anlatır. Capote’nin, bir gazete haberini takip ederek soğukkanlılıkla işlenen bir cinayetler bütününü araştırmak için olayın geçtiği Kansas’a gidişini ve burada yaşadıklarını resmeden film, Amerikan edebiyatında bir çığır açacak romanın ortaya çıkışına dair önemli ipuçları verir bizlere. Philip Seymour Hoffman’a Oscar getiren, ayrıca dört dalda daha bu ödüle aday gösterilen yapım, sinema-edebiyat ilişkisinin en çarpıcı yansımalarından birine dönüşür sonuç olarak. Oyunculukların ustalık koktuğu, karakter dönüşümlerini çok iyi yansıtan senaryosuyla bir yazım harikası olan, vahşetle hümanizmin etkili bir bileşime ulaştığı ‘Capote’, kimilerince ‘şekilci’ bir yaklaşıma sahip olduğu söylense de gerçeğe ulaşma, onu deforme etmeden aktarma gibi meziyetleriyle çarpıcı bir yapıttır nihayetinde.

TIFFANY’DE KAHVALTI
Truman Capote
Çeviren: Meral Alakuş
Sel Yayıncılık
2006, 124 sayfa
10 TL.