Kalabalıklar içinde yalnız

Kalabalıklar içinde yalnız
Kalabalıklar içinde yalnız
Murat Yalçın'ın 'insanın başından geçenleri değil de zihninden geçenleri' anlatmaya yakın hikâye anlayışına uygun biçimde zamanı herhangi bir noktasında kavrıyor, zaman içerisinde ileri geri deviniyor, sanki daha ileri sıçramak için yeniden anlatı anına dönüyor. Kısa bir yolculukta koskoca bir hayatla boğuşan çember kapandığında son istasyondan iniyoruz
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

Vurat Yalçın, hikâyelerinde işlediği yalnızlık temasını edebiyattaki konumuyla birleştirmiş bir yazar. 1970 doğumlu Yalçın, daha ilk kitabı Aşkımumya (1995) ile dikkat çekerken farklı ve zor olanı seçtiğini, son yıllarda edebiyatı saran kolaycılıktan uzak duracağını göstermişti. Hafif Metro Günleri (1998) İma Kılavuzu (2003), Şen Saat (2007), Kesik Hava (2009) kitaplarında çizgisi değişmedi. Kitap-lık dergisinin yayın yönetmenliğini de sürdüren Murat Yalçın, kendine özgü bir dil yaratma, kendine özgü bir ses bulma arayışını titizlikle işlenmiş metinlerle sürdürüyor.
Hafif Metro Günleri, sözünü ettiğim arayışın ilk ürünlerinden. 1998 yılında yayımlanmış. Yeni değil, ama modern zamanların kalabalıklar içinde yalnızlaşmış bireyini çok zengin bir dille kuşatan anlatısı tazeliğini yitirmemiş. Yitireceğe de benzemiyor.
Hafif Metro Günleri, hikâyeci kimliği öne çıkan Yalçın’ın tek anlatı kitabı. İlk baskısında kapağa yazılan ‘Anlatı’ vurgusunun yerini yeni baskıda ‘Roman’ almış. Gerçekten de bu kurmaca hikâyeyi, (kısa) roman olarak nitelemenin hiç sakıncası yok. Sakınca yok dedik ama, alışılageldik kalıpların dışında yazılmış kitabı özetlemek biraz sıkıntılı.
Çok kaba bir özetle başlayalım: Hafif Metro Günleri metroda seyahat ederken, gözüne, kulağına çarpanlarla çağrışımlara kapılan, düşünen, sorgulayan, hayal kuran, kahreden bir adamın içinden geçenleri anlatıyor. Anlatı adamın ağzından. Belli ki hayatla ilişkisi çetrefilli, çevresiyle iletişimi zayıf, kötü bir evlilikten sonra boşanmış, yalnız, biraz mutsuz, biraz kötücül, sayılara sözcüklere takıntılı, okumaya yazmaya tutkulu...
Biraz daha deşelim içini. Gazetelerdeki kişilik testlerinden bulup çıkardığını kendi ağzından dinleyelim; “Bireyci. Bağımlılığı: Haset. Mümkün olmayanın peşindedirler. ‘İdeal olan şu anda bulunmayandır.’ Yaşamın hüzünlü yönlerinde yoğunlaşırlar. Açık ve kesin değer yargıları vardır. Kendi bakış açılarını ön plana çıkararak dünyayı değiştirmeye çalışırlar. Ani değişiklikleri severler, özellikle de ışıltılı yeni başlangıçları... Çocukluklarındaki terk edilmişliklerini, yalnızlıklarını urıutamazlar, sürekli olarak bunun eksikliğini hissederler. Kararları gerçeklere değil, o anki ruh hallerine göre değişir. Konuşmaların içeriğini değil, tonunu anımsarlar. Özgüvenden yoksundurlar ve aşkın kaynağının birileri tarafından onlardan çalındığına, yok edildiğine inanırlar. Aşkta: Karşılarındakilerin kendilerini anlaması ve tanıması için her şeyi yaparlar. Ama bir ilişkinin getirdiği sorumluluklar onları korkutur. Benliklerinin yalnızca bir bölümünü paylaşmak isterler, gene de kimsenin onları tam olarak tanımamasından ve anlamamasından yakınırlar. En iyi yönleri: Yaratıcıdırlar. İhtiraslara ve güzelliklere tutkundurlar.”
İşte böyle bir adamın ruh haliyle dünyaya bakıyor. Bir anı yakalıyor, oradan kah bambaşka bir zamana sıçrıyor, mesela çocukluğuna, cinselliğin ilk uyanışlarına dokunuyor, kâh bir düşüncenin peşinden hayatı, insanları, ilişkileri sorguluyor kâh gözlemlediği insanlar için hayatlar tahayyül ediyor, onlarla sessiz diyaloglara giriyor, kâh gelecek hakkında kehanetlerde bulunuyor... Elbette kendi ruh hali egemen olacaktır bilincin bu dolu dizgin akışına. Onların gerçekliğini değil, kendi gerçekliğini onlarda görecek, beklentileriyle gerçekliği arasındaki büyük uçurumlar bulunan anlatıcı, her şeye karşın içinde biriken enerji ile büyük kalabalıklar arasında yalnız kalmışlığının sancılarını çekecektir. Yabancıdır o, türüne bile yabancı; “Kalabalığın içinde ayakta duran, bir yerlere tutunmaya çalışan, sendelemeden, kimseye yüklenmeden yol alan ben... Bugün kendimi gördüm. İnsanlar arasında bir “İnsan” oluşuma şaştım. “İnsan” nedir? Ben kimim? Bu yolculuk niye? Neredeyim? Nereye gidiyorum? Nasıl yaşıyorum? Hepsi gerçek mi? Evet, insanmışım...”
Murat Yalçın’ın toplumla uyumsuz, takıntılı bireyi içinden geçenleri dökerken kullandığı dil ile ifade ettiği duygular arasındaki uyum anlatının en büyük başarısı. Duygular arasında en baskın olanın yalnızlık ve yabancılaşma olduğunu söylemek mümkün. Bütün bunlar kesif bir mutsuzluğa, ama mutluluktan tamamıyla uzak bir karabasan haline dönüşmüyor. Orta sınıftan, orta yaş gurubundan bir entelektüelin gündelik yaşamından, düşüncelerinden, beklentilerinden, korkularından beslenen metropole özgü bir ruh hali bu.

Parçalarla anlatmak
Böyle bir ruh halini anlatmanın çok farklı hikâye etme biçimleri olabilir. Murat yalçın hikâye etmeye uzak duranlardan. Sanki hikâye anlatmak için değil önce kendisinin okumak isteyeceği metinler yazmak için almış kalemi eline. Giriş-gelişme-sonuç üçgeninin, doğrusal zaman akışının, olaylı hikâye anlayışının dışına çıkan, dış dünyayı anlatıcının bilincinden akan düşüncelerle yakalayan romanda Yalçın’ın meselesi başta da belirttiğim gibi- kendi dilini, sesini yakalamak.
Anlatıcısı için de öyle. Düşüncelerini izlediğimiz adam da yazmaya tutkun. Metrodaki düşünceleri ile yazdıkları birbirine karışır, kulağına -Borges, Calvino, Hait Ziya, Unamuno, Cioran, Baudelaire, Byron, V. Woolf gib- pek çok yazar ve düşünürün sesi çalınırken, o bir türlü kendi üslubunu bulamamanın sıkıntısını yaşıyor.
“Yazmakta olduğum tümcelerden tiksiniyorum. Yazdıktan sonra tamtakır geliyor her şey. Ben, yazmaya başlayabiliyorum ancak. Sonrası başka türlü... Sözcükler cıva cıva bölünüyor, bölündükçe de delirtiyor! Çaparıza çatıyorum her an, kalem oynamıyor, bahaneler uydurarak. Kalem değiştiriyorum, olmuyor. Yarım kalmış eski bir tümceyi tamamlayamıyor yeni kalemler. Acıklı bir şaşkınlık çöküyor üstüme. Helozonlar çiziyorum, eski karyola yaylarıyla dolduruyorum sayfaları. Daha tek sözcük yazmadan, o sözcüğü yazacağım yeri karalıyorum. Kendimi mi aklıyorum, yazdıklarımı karalayarak?”
Yazarın sesiyle anlatıcının sesinin iç içe geçtiği bir an denilebilir belki de. Ama ikisinin yazdıkları arasındaki nüansı kolaylıkla anlayabiliyoruz. Murat Yalçın, okuduğumuz hikâyenin yazım sürecini/sancılarını da hikâyeye katarken dili bir araç olmaktan çıkarmış. Dil hikâyenin, hikâye dilin yerine geçmiş. Yeri geliyor o da anlatıcısı gibi çaparıza takılmış gibi yapıyor, yeri geliyor şiirsel bir ahenk tutturuyor.
Hafif Metro Günleri, birbirinden ayrı durmakla birlikte birbirini bütünleyen kendine yeterli parçalar halinde yazılmış. Belki de Barthes gibi Yalçın da “başlangıçlarbulmayı, yazmayı sevdiğinden, hazzı çoğaltmaya yöneliyor, işte bunun için parçalar yazıyor, parça ne kadar çoksa, o kadar başlangıç, o kadar da haz”...
Parçalı anlatım biçiminin parçalanmış toplum ve birey temasına uyumu da söz konusu. Böyle bir parçalanmışlık içinde büyük bir hikâye kurmak mümkün değildir artık. Anlatıcı da dokunduğu her anının, düşüncenin ya da kişinin peşine düşmemiş, hikâyelerini sonlandırmakla uğraşmamış. Boşlukların arasında yüzenleri toplamak okuyucunun işi. İhtiyaç duyanlar zamansal sıralamayı da kendileri yapmalılar. Metro doğrusal bir çizgiyle son istasyona doğru ilerlerken anlatıcının zihni zamansal zig zaglar çizmiş. Murat Yalçın’ın ‘insanın başından geçenleri değil de zihninden geçenleri’ anlatmaya yakın hikâye anlayışına uygun biçimde zamanı herhangi bir noktasında kavrıyor, zaman içerisinde ileri geri deviniyor, sanki daha ileri sıçramak için yeniden anlatı anına dönüyor. Kısa bir yolculukta koskoca bir hayatla boğuşan çember kapandığında son istasyondan iniyoruz.
Hafif Metro Günleri, yeni değil ama yeniden basılan, ilk basımında ıskalanmış bir roman. Zor metinleri seven, edebiyatın her şeyden önce dil olduğunu düşünenler için.

HAFİF METRO GÜNLERİ
Murat Yalçın
Notos Kitap
2010
95 sayfa
10 TL.