Kalbimi kıra kıra...

Kalbimi kıra kıra...
Kalbimi kıra kıra...

Vesikalı Yarim de başrolleri Türkan Şoray ve İzzet Günay paylaşmıştı.

Hikâyenin büyük ustası Sait Faik Abasıyanık'ın 1947 tarihli kısa hikâyesi 'Menekşeli Vadi'nin toplumu sorgulayan yapısı, Lütfi Akad'ın 1968 yapımı başyapıtı 'Vesikalı Yarim'de Türkan Şoray ve İzzet Günay'ı trajedinin göbeğine oturtur
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Çağdaş hikâyeciliğimizin ustalarından Sait Faik Abasıyanık, kırk yedi yıllık yaşamına bu disiplinde son derece önemli eserler sığdırmış büyük bir edebiyat insanı. Onun büyüklüğü, hikâye yazımına getirdiği ‘yenilikçi’ bakıştan beslendiği gibi, bireyin özüne inen hikâyelerinin insana ‘yapışan’ doğasından da güç alır. ‘Kentli’ bir yazardır ve kent insanını hikâyelerine malzeme yapar Sait Faik, ama burada da kentin arka mahallelerine yöneltir ilgisini. ‘Düşmüş’ insanın içine sokar kalemini, orada derin yaralar açar ve toplumsal tespitleriyle bakışını desteklemeyi başarır.
Şiir ve romanlarına aynı değeri vermemize karşın, Sait Faik’i ‘hikâyeci’ olarak ayrı bir yere konuşlandırmak kaçınılmaz. 1930’lardan 1954’teki ölümüne kadar yazdığı hikâyelerle edebiyat dağarcığımızı alabildiğine genişleten yazar, kariyerinin başlarında çeviriler yaptığı André Gide’den ziyadesiyle etkinlenmiş bir isimdir. Onun ‘dışlanan insan’a yer açan yaklaşımını benimseyen Sait Faik, hikâyelerinde sıkça bu tema üzerinde gezinir, ‘gelenekçi’ bakışa karşı bayrak açar.
Yazarın ilk yayımlanışı 1948’e denk düşen hikâye kitabı ‘Lüzumsuz Adam’, on dört kısa hikâye barındırır, bu yazıda ilgi alanımıza girecek olansa ‘Menekşeli Vadi’dir. İlk olarak 9 Şubat 1947’de ‘Yedigün’ dergisinde yayımlanan bu hikâye, Sait Faik’in kaleminin gücünü ve ‘toplum’la alıp veremediğini ilk elden gösteren alabildiğine sağlam bir metindir.
Altı sayfalık hikâye, anlatıcı olarak başkahramanın bir arkadaşını kullanır, onun ağzından okuruz hikâyeyi. Kahramanımız Bayram, bir pavyon kadını olan Seher’e âşık olup ailesini terk etmiştir. Ona olan aşkı, Bayram’ı ‘sıradan’ bir adam olmaktan çıkarıp, bambaşka boyutlara taşımış, giderek dibe vurmasına vesile olmuştur. Seher’e saplantısını alkolle buluşturan Bayram, içmekten başka hiçbir şey yapamayan bir ‘zavallı’ya dönüşür... Kısacık hikâyenin ilk bölümünde bunları okuruz. İkinci bölümdeyse Bayram’ın ailesine dönüşü vardır. Anlatıcı arkadaşıyla birlikte yedi yıl sonra evine dönen kahramanımız, ‘hiçbir şey olmamış gibi’ geldiği evinde ‘sessizlik’le karşılanır ve hayatına kaldığı yerden devam eder. Geride bıraktığı Seher’e aşkıysa küllenmeye bırakılır, ne kadar olabilirse...
Sait Faik, bu hikâyede iki farklı bakış açısı ortaya koyar. İlkinde Bayram’ın ‘nedensiz’ gibi görünen dibe vuruşunun ipuçlarıyla haşır neşir oluruz, kahramanın bakışını takip ederiz. ‘Aşka teslim olan’ Bayram, bu teslimiyeti kırabilecek hamleyi ise birdenbire yapar; bir gece içerken arkadaşından onu ‘ev’e götürmesini ister. ‘Sonuçsuz sevda’nın onu daha fazla yıpratmasını bekleyemez, bunu bir noktada nihayete erdirmenin gerekliliğinin ayırdına varır.
İkinci bakış ise eve döndüğünde ailesinin bakışıdır. Annesi, babası, karısı ve iki çocuğunun sessizliği, onu ‘güzelce’ buyur etmek değildir, ‘öfke’ içe atılmış, yerini sessizliğe bırakmıştır, ‘sessiz isyan’a. Öyle böyle değil, yedi yıl evinden uzakta yaşayan Bayram’a karşı tepkilerini bu şekilde göstermeyi tercih ederler. Aslında bu da bir tercih değildir, koşulların getirdiği bir ‘duruş’tur.
‘Menekşeli Vadi’, adını Bayram’ın evinin bulunduğu vadideki menekşelerden alır. Anlatıcı, bu menekşe kokusunun yarattığı ‘huzur’u yansıtmaya çalışır finalde, Bayram’ın içinde bulunduğu dünyayı da tanımlayan bir şekilde. Sait Faik, bu hikâyeyle ‘dışlanan’ karakteri aracılığıyla toplumu hedef alır bir bakıma. Onun her ne şekilde olursa olsun gelenekseli reddedişinin ardından yaşadıklarının toplumu ‘rahatsız’ etmesinin üzerine yüklenir, sessizleştirir onu. Aşkını geride bırakan kahramanını ‘sessizlik’le yerin dibine gömen toplumu kıyasıya eleştirir yazar, her ne kadar onları ‘haklı’ gibi gösterse de... 

‘Açık kapı’ bırakmayan senaryo
Sait Faik’in 1947 tarihli hikâyesini 1968’de sinema ştıran Lütfi Akad, filmine ‘Vesikalı Yarim’ ismini uygun görür. Bu seçim, biraz da hikâyedeki Seher karakterinin filmde kapladığı alanı işaret eder. Hikâyede bir ‘sebep’ gibi görünen bu karakter, filmde ‘özne’ haline getirilir ve başkahramanla aynı yazgıyı paylaşır. Bu arada, filmde Bayram’ın Halil, Seher’inse Sabiha olduğunu da ekleyelim.
‘Vesikalı Yarim’, Sait Faik’in hikâyesine ‘duygu’ olarak bağlı kalsa da, dengeler açısından alabildiğine farklı bir kulvarda seyreder. Halil’in tek kişilik hikâyesini ‘ikili’ bir tona taşıdığı gibi, ‘kurban’ olarak da yalnızca Halil’i göstermez, ‘yasak aşk’ın iki tarafını da iki gözü iki çeşme ağlatır. Bu durumun filmi sığ bir melodrama çevirdiği düşünülmesin, aksine Lütfi Akad’ın filminde topluma atfedilen ‘günah’ın çok daha görünür kılındığını söyleyebiliriz. Özellikle final sahnesinde ‘kurbanlar’ın görüntüsüyle bu resmi netleştirir yönetmen, Safa Önal’ın senaryosunun da katkısıyla.
Bu filmin değeriyse anlatmakla bitmez... ‘Vesikalı Yarim’, 1960’larda ‘özgürlük naraları’ atan Türkiye sinemasının ‘altın vuruşu’ gibidir. Sait Faik’in hikâyesinden yola çıkarak yazdığı senaryoyla ‘açık kapı’ bırakmayan Safa Önal, kariyerinin en çarpıcı metnini kaleme aldığında, işin geri kalanını tamamlayıp her fırsatta hayranlığımızı dile getirmekten gurur duyduğumuz o bütüne ulaşmak ‘ustaların ustası’ Lütfi Akad’a kalır. Kadroyu Türkan Şoray ve İzzet Günay gibi iki yıldızın lokomotif özelliklerine teslim eden Akad, filmin iç-dış mekân derinliğini mükemmelen yansıtan görüntülerde Ali Uğur’u, yapımın atmosferini destekleme konusunda etkin bir rol oynayan müziklerde Metin Bükey’i, unutulmaz şarkıların yorumlanmasındaysa Şükran Ay’ı kullanarak -belki de baştan tahmin etmediği- bir ‘kaymak tabaka’ya ulaşır. Bu isimlere yan rollerde harikalar yaratan Ayfer Feray, Semih Sezerli, Aydemir Akbaş ve Behçet Nacar gibi oyuncuları eklemleyen yönetmen, öyküde kilit anlamların yüklendiği ‘baba’ karakterinde kullandığı Selahattin İçsel’le de ‘bütün’e ulaşmış olur. Her şeyin yerli yerine oturacağı o lirik-trajik görsel-işitsel şaheserle yüzleşmek kaçınılmazdır artık.
‘Vesikalı Yarim’, 1960’lar Türkiye sinemasının birçok önemli filminin aksine, dönemin özelliklerinden ziyade ‘ruh’uyla ayakta kalan bir yapım. ‘Kırık aşk hikâyeleri’nin seyirci üzerindeki etkisini iyi kullanan, bunun ortaya çıkardığı ‘sinerji’den fazlasıyla yararlanan Lütfi Akad, ‘gelenekçi’ bir anlatımla eserini oluşturur gibi görünse de, bir yandan da ‘istenen’den uzaklaştırmayı başarır filmini. Böylece Yeşilçam’ın belli bir döneminin ‘karbon kopya’ filmlerinden bir çırpıda sıyırır ‘Vesikalı Yarim’i. Her ne kadar kendisi, “Sinemaya getirdiği yeni bir şey yok.” demiş olsa da, filmi defalarca izleyip her izleyişte aynı keyfi katlayarak yaşayan bizler için ‘özel’ ve ‘yeni’ bir çalışma olarak kalacak bu ‘kendini çok iyi tarif eden film’. Bunun temel nedeni ise, iki ‘kaybeden’ arasındaki aşkın olanaksızlığının vurgulanmasından ziyade, bunu yaparken kullanılan sinema dili kuşkusuz. Sıradanlığın duvarına çarpıp un ufak olma riskiyle hayat bulan bir hikâyeyi tam bir ‘devamlılık dersi’ne çeviren ve karakterlerinin ayak izlerini takip ederek mükemmel finale ulaşan Akad usta, Ali Uğur’un hem iç hem de dış mekânlarda bir an bile sekmeyen bütünlüklü siyah-beyaz görüntü çalışmasındaki tutarlılıkla da hedefine ulaşmayı başarır.
Antalya’da en iyi ikinci film, senaryo ve kadın oyuncu ödüllerini alan, büyük ödülü Yılmaz Duru’nun ‘İnce Cumali’sine kaptıran ‘Vesikalı Yarim’, sinema tarihimizin önemli duraklarından biri olmayı sürdürüyor; onca ‘değer’i barındırdığı, bunları ‘yüzeysel’ sınırlardan arındırarak insan ruhunun derinliklerine taşıyıp ‘yürek yakıcı’ bir tortu bıraktığı için. Belki daha da önemlisi, ‘bildik’ olmanın handikaplarını avantaja çevirme becerisini gösterdiği için...
Not: ‘Vesikalı Yarim’in DVD’sini raflarda bulmanız mümkün.

LÜZUMSUZ
ADAM
Sait Faik Abasıyanık
Yapı Kredi Yayınları
2011 (15. baskı),
87 sayfa
6 TL.