KAPAK

'Dünya Türk olsun.' Bugünlerde duvarlarda sık gördüğümüz bir slogan. Bu cümleyi okuyunca, 'Peki neden?' diye sormadan edemiyor insan. Sayısız renk ve kültüre, sadece birini tercih etmek! Üstelik çokkültürlülüğün âlâsını görebileceğimiz Türkiye'de, birileri böyle düşünüyor.
Haber: BURCU AKTAŞ / Arşivi

'Ebru'ya benzer Türkiye
'Dünya Türk olsun.' Bugünlerde duvarlarda sık gördüğümüz bir slogan. Bu cümleyi okuyunca, 'Peki neden?' diye sormadan edemiyor insan. Sayısız renk ve kültüre, sadece birini tercih etmek! Üstelik çokkültürlülüğün âlâsını görebileceğimiz Türkiye'de, birileri böyle düşünüyor. Bu arada baştaki sloganı yaratanlar bazen dünyayla uğraşmayı bırakıp Türkiye'dekilere de bir hatırlatma yapmayı unutmuyor: 'Türkiye Türklerindir'. Ama hepimizin bir sloganın peşine takılıp gittiği zamanlarda değiliz henüz. Bazıları "Kimdi şu Türkiye Türklerindir sloganındaki Türkler?" diye sorabiliyor. Üstelik bu soru üzerine koca bir proje yaratıyor, ardından bu projeyi bir kitapla taçlandırıyor.
Fotoğraf sanatçısı Attila Durak, Ebru'da, kendi kendine sorduğu "Kimdi şu Türkiye Türklerindir sloganındaki Türkler?" sorusuna aslında herkes için bir cevap veriyor. Üstelik bunu akademik bir dille yazılmış makaleler topluluğuyla değil sadece fotoğraf makinesiyle yapıyor. Ebru için Türkiye'deki etnik çeşitlilik üzerine yapılmış bir çalışma diyebiliriz.
Ebru, adını ebru sanatından alıyor. Durak, ebruyu Türkiye'nin çokkültürlülüğünü anlatmak için kullanıyor ve mozaik metaforuna karşı yeni bir metafor yaratıyor. Ebru'da, Attila Durak'ın beş yıl saha çalışması yaparak çektiği üç yüz fotoğraf yer alıyor. Kitaptaki fotoğraflara
sırasıyla baktığınızda, basit ama çok önemli bir şeyi hatırlıyorsunuz.
Tüm bu insanlar etnik kimlikleri ne olursa olsun neşelendiklerinde
gülüyor, üzüldüklerinde ağlıyor, ibadet ediyor, evinin önünde oturuyor, açıktığında yemek yiyor.
Yedi yıllık (2000-2007) bir çalışmanın ürünü olan Ebru, tam bir takım işi aslında. New York'ta yaşayan Durak, Ebru Projesi için ilk desteği New York'tan almış. Türkiye'deki sanatçıları destekleyen bir kuruluşla başlayan destek çemberi Türkiye'den birçok kurum ve kişiyle gitgide genişlemiş.
Türkiye'de yaşayan kırk dört etnik grubun yer aldığı Ebru, çokkültürlülüğün kutlanılması gereken bir şey olduğunun kanıtı. Öyleki bu kutlamaya yazarından şairine, müzisyeninden işadamına, bilim adamından gazetecisine birçok kişi katılmış. Hatta John Berger kitaba mükemmel bir önsöz yazmış. Ebru'da yer alan diğer metinler de 'ebru' metaforunun birer tamamlayıcısı olmuş. Metinlerin sahipleri ise Ayşe Gül Altınay, Sezen Aksu, Zeynep Türkyılmaz, Şeyhmus Diken, Leyla Neyzi, Fethiye Çetin, Alan Duben, Akif Kurtuluş, Musa Dağdeviren, Takuhi Tovmasyan Zaman, Elif Şafak, Ayşe Erzan, Ayşe Öncü, Nebahat Akkoç, Tosun Terzioğlu, İshak Alaton, Herkül Millas, Ruşen Çakır, Aydın Elbasan, Feryal Öney ve Murat Belge. Ebru, bu zihin açıcı yazıların yanı sıra Kalan Müzik'in hazırladığı yirmi bir etnik şarkının yer aldığı bir CD de içeriyor. Durak ile kendimizin dışında artık kimseyle ilgilenmediğimiz bugünlerde 'ebru'yu ve çokkültürlülüğü konuştuk...
Kitabın ismi Ebru. Hepimizin bildiği bu sanatı siz kültürel çeşitliliği anlatmak için kullanıyorsunuz. Biz, bu çeşitlilik için bugüne kadar daha çok 'mozaik' metaforunu duymaya alıştık. Ebru ve mozaik arasındaki fark nedir?
Ben kendimi bildim bileli herkes Türkiye'nin çokkültürlülüğünü bir şeye benzetir. Bunlardan biri de mozaiktir. Aslında mozaik Türkiye'nin çokkültürlülüğünü anlatmıyor. Mozaikte, farklı renklerdeki taşlar birbirine dokunmaz üstelik aralarında da çirkin bir beyaz çimento vardır. Mozaik budur. Anadolu'daki medeniyetler Hititler'den başlayarak, birbirlerine kültürlerini vererek, birbirlerinin üstüne geçerek ve aynı zamanda bozulmayarak evrilmişler. Kültürü maddenin üç haline benzetiyorum. Şartlara ve zamana göre dönüşebiliyor, değişebiliyor ama hiçbir zaman yok olmuyor. Anadolu'ya geçmişinden bugüne kadar baktığımızda da bunu görürüz. Birçok kültür grubu iç içe geçmiştir ama iç içe geçerken de karmakarışık olmamıştır yani akışkandır. Aslında tam ebrudaki gibi. Ebruya uzaktan bakarsanız, renkler karışmış gibi görünür ama yakınına gittiğinizde hiçbir zaman renklerin biribirinin içine girmediğini görürsünüz. Birbirlerine dokunurlar, birbirlerine bir şeyler verirler ama kendi karakterlerini de korurlar. Ebru böyle bir şeydir. O yüzden ebrunun Türkiye için daha doğru bir metafor olduğunu düşünüyorum. Türkiye'deki kültürlere batığımızda fark ediyoruz ki, o onun yemeğinden, o onun kıyafetinden, o onun dini inanışından parçalar almış. Ebrunun bir metafor olarak sadece Türkiye için değil Türkiye gibi çokkültürlü olan her ülke için bir öneri olduğunu düşünüyorum.
Bu ciddi bir tartışma yaratacak ya da başlı başına kabul edilebilecek bir öneri...
Evet. 2000 yılının Ağustos'unda yola çıktığımdan bu yana ben değiştim, bu metafor değişti ve gelişti. 'Ebru'ya yüzlerce el değdi. Akademisyenlerin, yazarların, düşünürlerin, şairlerin, müzisyenlerin, bilim adamlarının... Uzun bir süreç içerisinden geçen bu proje her gün evrildi. Yedi yıllık bir düşünce süreci kitabın yayımlanmasıyla birlikte bir yere vardı. Kitabın editörü Ayşe Gül Altınay ve onun fikirleri devreye girdi. Kitabın metin yazarlarının katkılarıyla gelişti ve sağlamlaştı. Sonunda 'Ebru' iyi ve sağlam bir metafor haline geldi. Ebru iddalı bir metafor.. Biz de bunun tartışılmasını, düşünülmesini istiyoruz zaten. Bu kitap için harcadığımız
emeğin ve yaptığımız imecenin amacı da bu. Ebrunun, metafor olarak daha faydalı olduğunu ve Türkiye'ye iyi geleceğini düşünüyorum.
Peki ebruyu metafor olarak düşünme süreciniz nasıl başladı?
Gümüşhane'de çokkültürlü bir ortamda ama o kültürlerden uzak büyüdüm. Nedeni de şu: Bir şekilde o kültürün sahipleri çevremizde yoktu. Oynadığımız mekânlar; kiliseler, Rum ya da Ermeni isimleri taşıyan mahallelerdi ama bu kültürlerin sahipleri yoktu. Büyüklerimiz de bu konudan bahsetmezlerdi. Birden sanki sihirli bir el değmiş ve o kültürler yok olmuş, kalıntıları kalmış sadece. Yok olmuş bir tarihin içinde çocukluğumuz geçti. Bu projeye başladığımda anılarımı farklı yorumlamaya başladım. Biz çocukken kilise camı kırardık. Niye kırardık? Biz bunu kırarken niye bize kızılmazdı? Mesela komşunun eriğini talana giderdik, erik çaldığımızda bir araba dayak yerdik ama kilise camı kırdığımızda kimse bize bir şey demezdi. Bu anıyı sakladım ve düşündüm durdum aslında. Hatta annemle konuştum bu konuyu. Annemin çocukluk döneminde onun erkek arkadaşları da kiliselerin bazı ikonlarını yürütürlermiş. O zaman kiliseler daha ayaktaydı tabii, biz camını kırmaya 'yetiştik'. Demek ki biz bu kültüre sahip çıkmamışız ve o kültür kendi içersinde kaybolup gitmiş. Üniversite yıllarıyla birlikte politik düşüncelerim oturunca; kültürler, insanların kültür hakları, doğuştan gelen kültürlerin yaşatılma hakları vs. derken bu konular benim ilgili alanım oldu.
Ebru metaforunun oluşmasının önemli bir nedeni de, 1993 yılında Sivas'ta Madımak Oteli'nde yaşananlar. Yirmi altı yaşındaydım, bir arkadaşımın evinde oturuyorduk. Televizyonda çok kuru bir sesle spiker Madımak'taki olayı, kırk kişinin yandığını sıradan bir olay anlatır gibi anlattı. Tesadüfen arkadaşımın teyzesi de Pir Sultan Abdal Şenlikleri'ne gitmişti ve o otelde kalıyordu. O acıyı yaşadık. Ben o gün karar verdim, 'birinin farklı olan bir diğerine hoşgörüsüzlüğünü işleyeceğim' dedim. Neden olduğu bile 'bilinmeyen' bir nedenle bir ülkenin iki vatandaşından biri, diğerini sevmeme hatta katletme eğiliminde. Neden? Bu hoşgörüşüzlüğü bir şekilde işlemem gerekiyordu. Ama nasıl işleyeceğime dair bir fikrim yoktu. Sonra fotoğrafçılıkla yolum birleşti. Kendimi fotoğrafla daha iyi ifade ettim. Fotoğrafçılığımdan emin olduğum anda da bu proje başlamış oldu. Türkiye'deki kültürleri fotoğraflamak ve belgelemek için Anadolu yollarına düştüm.
Proje, nihayet sahaya geldiğinde nasıl bir yol izlediniz?
Bu projede en akıllıca yaptığım şey, saha çalışmasını yapış şeklimdi bence. Yıllardır Türkiye'de çekilen bu tür fotoğraflar var. Bu malzemelerden anladığım, bunları yapan insanlardan bildiğim bir şey var. Genelde bu işler hızlı ve çabuk yapılır. Hafta sonu gezilerinde Anadolu'nun bir yerine gidilir ve orada insanlara hemen objektif doğrultulur. Aslında sen onlar için bir yabancısındır. Onlar seni bilmez, sen onları bilmezsin. Birçok çekim böyle oluyor. Bunu da fotoğraflardaki ürkek bakışlardan anlıyorsunuz zaten. Ebru'nun saha çalışmasından önce, ekip olarak iyi bir ön çalışma yaptık. Antropolog Peter Alford Andrews'un Türkiye Cumhuriyeti'nde Etnik Gruplar kitabından yola çıkarak çalışmaya başladık.
Bu insanlar nerede yaşar, nasıl yaşar, neleri sever ve dilleri nedir? Tüm bunların üzerine binlerce sayfalık dokümanlar okundu, uzmanlarla konuşuldu. Hangi kültür grubu Türkiye'nin neresinde yoğundur araştırıldı. Sonunda bir rota çıkardık. O rota üzerinden ben her yıl altı aylık turlara çıktım. İçinde yatabildiğim, günlük ihtiyaçlarımı görebildiğim Volkswagen minibüsüm vardı. Onunla rotama doğru yola çıktım.
Fotoğraflarını çekeceğiniz insanları nasıl buldunuz peki?
Gideceğim bölgelere doğru yola çıkmadan önce, İstanbul'da bir ay ön çalışma yaptım. Diyelim ki Karadeniz'e gideceğim. Burada hangi etnik kimliklerin yaşadığına dair bir listem vardı. Örneğin Lazlar, Çepniler, Gürcüler, Hemşinliler vb. gibi. İstanbul'da, yolumu memleketleri farklı insanlarla kesiştirdim. Örneğin bir Hemşinliyle tanıştım, ona yapacağım işi anlattım. Orada tanıdıkları olup olmadığını öğrenip kendimi oraya davet ettirdim. Burada bağlantı kurduğum insanlar bir arkadaşları olarak beni oraya yolladılar. Böylelikle gittiğim yerlere bir yabancı gibi değil, bir tanrı misafiri gibi gittim. Ve gittiğimde hemen fotoğraf makinesini alıp ortalığa düşmedim. Gittiğim yerdeki insanlarla vakit geçirdim. Zaman geçtikçe beni unuttular, makinemi unuttular çünkü onlar için 'diğeri' değildim artık. Sonra onlar günlük hayatlarını yaşarken başladım fotoğraf çekmeye. Ebru'daki fotoğraflar güzeldir ya da kötüdür. Bu bir tartışma konusu. Ama bu fotoğraflar dürüst fotoğraflar. Fotoğraflardaki herkese dikkat ederseniz, hepsinin rahat olduğunu fark edersiniz. Çekinceleri ve korkuları yoktur, huzurlu bakarlar. Ve kendilerini nasıl tanımlıyorlarsa onu yazdım, fotoğrafların altına. Benim yapmaya çalıştığım izleyiciye fotoğraflarımla bu ebrulinin aslında çok keyifli bir şey olduğunu göstermek.
Teoride okuduklarınızı sahada aynen bulabildiniz mi?
Listesini yaptığım etnik grupların çoğunu sahada buldum. Ama süprizler de oldu tabii. Mesela Kars'ta bir Alman kültürünün olduğunu bilmiyordum. Karşılaşınca çok şaşırdım. Beni asıl etkileyen şey yine çocukluğuma bir göndermeyle karşılaşmamdı. Bizim oralarda (Gümüşhane) patatese kartol deriz. Kars'taki Almanlarla yolum kesişince onların yüz elli yıl önce Ruslar tarafından getirildiğini öğrendim. Almanya'daki bir-iki köyü, Ruslar, işgal ettikleri topraklardaki tarımı geliştirmek için getirmişler. Almanlar getirildiklere yerlere patates ekmişler. Gerçekten o zamana kadar papates yokmuş. Almancada 'Kartoffel', patates demektir. 'Kartoffel'le benim 'kartol'umun kardeşliğinin, onların fotoğrafını çekerken karşıma çıkması büyük bir ironi bence. İşte kültür böyle bir şeydir. Ben kırk yaşımda onları fotoğraflarken bu bilgiyle kültür iletişimini keşfediyorum. Belki bu bilgi bilimsel olarak doğru değildir ama bu gerçekten önemli bir nokta.
Kitabın içinde yer alan metinlerin yazarlarıyla nasıl buluşuldu ve niye onlar?
Kitabın metin kısmını benim yazmamam kararlaştırılınca, tartışma ortamını yaratmak için ne yapabileceğimizi düşündük. Ebru'nun işlediği konu hakkında düşünen insanları kitaba davet etmek aklımıza geldi. Onlara fotoğraflarımı gösterelim ve fotoğraflardan gördükleri ebruyu kendilerince yazsınlar istedik. İsimlerin kim olabileceği ile ilgili uzun bir liste hazırladık. Listeyi hazırlarken kitaptaki çokrenkliliği burada da bulmaya dikkat ettik. İşadamından müzisyene, akademisyenden şaire, fotoğrafçıdan gazeteciye vs. Kısacası Türkiye'deki çeşitliliği göstermeye çalıştık yine.
Ben onlarla hiç bir araya gelmedim sadece fotoğraflarımı gördüler.
John Berger Ebru'ya önsöz yazdı.
Nasıl kesişti yollarınız?
İstedik ki yaptıklarımıza dünyadan da birisi baksın. Berger, Türkiye'yi
bilen ve tanıyan birisi. Metis'in de yazarlarından. John Berger'a fikrimizi anlattık. O da çok yoğun olduğunu ve zaman ayıramayacağını söyledi aslında. "Yine de siz fotoğraflarınızı bir gönderin bakayım" dedi. Kendisine kırk tane fotoğraf yolladım. Sanırım o fotoğraflar onda bir şeyler uyandırdı. Bir sayfalık harika önsözüyle projenin ruhunu mükemmel bir şekilde anlattı. Minnettarım kendisine.
Bir elbirliği ürünü
Attila Durak'ın kitabı, meraklı bir fotoğrafçının çokkültürlülük için yaptığı uzun soluklu bir projenin çok ötesinde. Ebru, bu alanda düşünen üreten, benzer hassasiyeti paylaşanların ortak çalışması niteliğinde. Kitabın hazırlanmasında Moon and Stars Project, Açık Toplum Enstitüsü gibi kurumların, Beko, İzocam, Demirdöküm gibi şirketlerin katkısı var. İKSV fotoğrafları başka ülkelerde sergileme işini, Kalan müzik, projeye uygun bir müzik CD'si hazırlamayı üstlenmiş, Çiya Lokantası bile projeye bir yerinden katılmış.
Attila Durak'ın uzun teşekkür yazısında tüm bu isimlerle birlikte reklamcı Paul Mc Millen'ın da Ara Güler'in de kitabı baskıya hazırlayan Metis Yayınları'nın da Patrik Bartolomeus'un da adı geçiyor.
Durak, sunuş yazısında toplam yedi yıl süren macerasını anlatıyor. Farklılıkları ve benzerlikleriyle birlikte tanıdığı 'Türkiye'nin insanları'nı, minibüsüyle çıktığı uzun yolculuğu, 'tanrı misafiri' olduğu, yaşamlarına buyur edildiği, birlikte eğlenip hüzünlendiği ve 'oldukları gibi' fotoğrafa aktardığı insanları.
Kırgızlar'ın vatanlarında bıraktıkları 'yurt' adlı çadırlara Marmara Depremi sonrası gönderilen yardımlar sayesinde kavuşmalarını, Mardin'de Yezidi bir gencin etrafına çember çizip onu güneşin altında hapsetmek gibi 'acımasız' bir şakayı, Çamlıhemşin'de ve Antakya'da farklı zamanlarda aynı kutlamaların yapıldığını bu uzun yolculukta görüyor Attila Durak.
Kitabın editörlüğünü, Ayşe Gül Altınay üstlenmiş. Altınay'ın yazısı kitabın bakış açısını çok iyi anlatan bir metin. Söze, 'Kültür ve kimlikleri hapsetmeden, fosilleştirmeden kültürel çeşitliliği tartışmanın yollarını bulabilir miyiz?' sorusuyla başlayan Altınay, 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren gündelik ilişkilere, politikaya ve akademik çalışmalara etki eden 'kültür' ve 'kimlik' kavramlarına yönelik üç anlayışın eleştirisine işaret ediyor:
1-Ulus ve etnik grupların kadim ve homojen olduklarını tartışmasız kabul eden anlayış; 2-kültürü başkalarından ve zamandan kopuk olarak ele alan ırkçı ideolojileri besleyen antropolojik yaklaşımlar
3-çokkültürlülüğü 'mozaik' olarak niteleyen farklı kültürlerin keskin sınırları içinde ama yan yana yaşadıklarını anlatan anlayış.
'Türkiye, kimliğini tanımlarken renklerine muhtaçtır'
Kitaba kimi yazarlar, sanatçılar, işadamları da birer metinle katıldı.
Öğretmenin suratı asılıyor. Dinlemiyor bu çocuk. Belli ki aklı gene başka yerde. Yine de azarlamıyor onu.
'Sorumuz şuydu Ebru: Sûret nedir, nedir sûret?'
Ebru telaşla gözlerini kırpıştırıyor. Acaba kendisiyle dalga mı geçiyor öğretmeni? Ne tuhaf bir soru bu. Ama yok, alay eder gibi bir hali yok, baksana gayet ciddi. (...) 'Sûret öğretmenim,' diyor usulca, yutkunuyor. Diyemiyor ki:
"Sûret büyük büyük büyük babamdır, anneannemin annesidir. Sûret fotoğraflara yansımayan, ulusal arşivlere giremeyen, her daim sansürlenen, dışlanan kenara itilen, marjinal kalan az kalan azınlıkta kalandır."
Elif Şafak

Sadece tek bir renk ne kadar yaşatabilir zenginliği, çeşitliliği ve onun nimetlerini? Bu tek renk ve aynılık, kimlik kazandırmak bir yana dursun, "hiç kimselik" vermekten başka ne işe yarayabilir? İşte bu nedenle Türkiye, kimliğini tanımlarken renklerine muhtaçtır.
Sezen Aksu

Birileri, benim aidiyetimin ne olması gerektiğini, kimliğimi, kendimi nasıl tanımlamam gerektiğini bir yerlerde belirlemiş ve beni o kalıbın içine girmeye zorlamışlar; melez yaşamlarımıza tamamen aykırı, sınırları yukarıdan belirlenmiş hücrelere bizi hapsetmeye çalışmışlar.
Ben bir melezim. Bunun keyfini yaşıyorum. Ama bir yanım haksızlığa uğradığında, işte o yanım çok acıyor.
Fethiye Çetin

Türk'ü, Kürt'ü, Süryani'si önemsizleşmiş, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma gururunu taşıyan saygın insanların barış içinde yaşadığı bir ülke var rüyamda...
İshak Alaton

Tarihte kaçınılmazlık varsa bileki bence yokirademizin etkili olmasının doğuracağı sonuçların kaçınılmazlığı da neden egemen olmasın?
Herkül Millas

Kendi şahsıma Lazca öğrenmekten umudu kestim; oğlum Ali Deniz de herhalde öğrenemeyecek. Ama ona kendisinin "Türk ama aynı zamanda Laz" olduğunu söylüyorum. Çünkü sayımız az olsa da, dilimizden, kültürümüzden ister istemez kopsak da, Türkiye'nin biz Lazlara hep ihtiyacı oldu, bundan sonra da olacak. Bizim de Türkiye'ye çok ihtiyacımız var.
Ruşen Çakır

... kılıktan musikiye, üretim tekniklerinden konut yapımına her şey, çeşitli insan topluluklarının çevrelerine, koşullarına verdikleri cevabı, varolmak için buldukları yolları, hayatı güzelleştirmek için ortaya koydukları yaratıcılığı sergiliyor. Bu bakımdan son derece değerli ama aynı zamanda bir "kapalılık" ürünü. Sanayi devriminden bu yana inanılmaz bir hızla gelişen iletişim imkânları bu kapalılığı ortadan kaldırdı. Öyle sanıyorum ki önümüzdeki döneme, fusion yani "karışma" ve "kaynaşma" mantığı damgasını vuracaktır.
Murat Belge