Kapıda ince bir çatlak var

Haber: BERRİN KARAKAŞ - berrin.karakas@radikal.com.tr / Arşivi

Kıpırtılı bir kitap ‘Benden Önce Bir Başkası’. Safa’nın Matmazel Noraliya’sının koltuğunda, ‘Suç ve Ceza ’nın Raskolnikov’unu yeniden manevi aleme, İncil’e davet eden Sonya’sı oturuyor. Tanpınar’ın ‘arkasından tanrısı çekilmiş’ şekli, Benjamin’in ‘aura’sını yitirmiş nesnesini andırıyor. Dostoyevski kahramanının zihninde yarım asır öncesinden kıpırdıyor Kafka’nın böceği. Medeniyeti, aydınlığı, ilerlemeyi belirten safa sözcüğünün içinde, aynı zamanda bir ruhsuzluk (soğuk matematik disiplini) kıpırdıyor. Muhteşemin içinde, dehşet…
Edip Cansever’in Yerçekimli Karanfil şiirinden “Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte/ Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel/ O başkası yok mu bir yanındakine veriyor/ Derken karanfil elden ele” dizeleriyle ilk dipnotu düşse de Gürbilek kitabına, elden ele geçmekten öte, karanfilin hangi ellerde hangi sebeplerle solup, hangi ellerde hangi sebeplerle canlandığının da altı çizilmesi gerektiğini hatırlatıyor. Keza Julia Kristeva, metinlerarasılık kavramını 1960’larda ortaya attığında, kavram, yapıtı yoktan var eden bir yaratıcı yazar imgesini sorguluyor, edebiyat metinlerinin kendilerinden önce üretilmiş metinlerle konuşarak dokunmuş olduğunu söylüyordu. Oysa artık metinlerarasılık dendiğinde “Bir yazarın kendinden öncekilere şapka çıkarmasını, sonra da kaldığı yerden yoluna devam etmesini” anlıyoruz. Kavgasız gürültüsüz, kaygısız, kedersiz bir yürüyüş…
Ebeveynleriyle kavga etmeyen çocuk var mıdır ki, kendinden önceki yazarlarla, kendini büyüten yapıtlarla gül gibi geçinip giden yazar olsun? Bu yüzden kendinden önce yazılmış kitaplar “Kendine çevrilmiş silah” Tanpınar’a. Bu yüzden Oğuz Atay’ın Selim’i kendinden öncekilerin bütün hayata, bütün insanlığa dair anlatıp bitirdikleri karşısında şakayla karışık bir kavgada hep. Bu yüzden “Kocaman beceriksiz bir Selim” o. Bu yüzden Nurdan Gürbilek, Marx’ın “Ölmüş kuşakların geleneği, yaşayanların üzerine bir kabus gibi çöker” tahlilini edebiyat için de uygun görüyor. Bu ‘kabusun’ içinden ‘Tutunamayanlar’ gibi bir romanla çıkan da var, Tanpınar gibi ‘Büyük Tıkanma’yı yaşayacak kadar kaçak güreşen de. Peyami Safa gibi yolun yarısında Nietzsche’den gelen ‘Hidayetsiz dehşet’ten kurtulup, tereddüte son veren, ikizini öldürerek edebiyatına yazık eden de, Kafka gibi böceğe dönüşerek babasına ve Dostoyevski’ye gereken cevabı veren de. “Sevgili okuyucularım, sizin dinlemek isteyip istemediğinizi bilmem, ama şimdi size niçin bir böcek bile olamadığımı anlatmak istiyorum. Şunu bütün ciddiyetimle belirteyim, pek çok kez böcek olmayı istedim. Ne yazık ki buna erişemedim” itirafında bulunuyor Dostoyevski ‘Yeraltından Notlar’da. Kafka, yarım asır sonra, “İnsanlığı askerlik, ticaret ve girişimcilikle, yazarlığı asalaklıkla özdeşleştiren burjuva yasasının hepten geçersiz olacağı yere” gidiyor ‘Dönüşüm’de. “ Dünya böyle kurulmuşsa, alem gerçekten buysa, böcek benim” diyor.
‘Benden Önce Bir Başkası’nda pek çok soru soruyor, sorduruyor Gürbilek. Yakaladığı benzerliklerle umut veriyor. Yanı sıra “Evet benziyorlar, ama nereye kadar?” sorusunu sormayı da ihmal etmiyor. Birbirlerinden değil ama aynı kaynaklardan etkilenmiş iki isim Benjamin ve Tanpınar ikili okumaların en enteresan ikilisi. Acaba bu ikisi Paris’te bir karşılassalardı neler konuşulardı? Proust, Mallerme, Baudlaire tamam da, sıra Marx’a geldiğinde ne olurdu? Gürbilek, “Tanpınar Benjamin’i fazla radikal, fazla isyankar, düpedüz komünist bulurdu. Benjamin’se Tanpınar’ı kendine döneyim derken muhteşem rüyaya fazla kapılmakla, yalnız milli olan şeylerin peşindeki darlaşmayı övmekle, hepsinden önemlisi kültüre daima eşlik eden dehşete gözlerini kapatmakla suçlardı” diye cevap verse de kısa yoldan, uzun yolu da anlatıyor rüyalardan dehşetli gerçeklere. Kitaptaki tek ‘tek okuma’, Adorno’yla yazıları arasında paralellik kurulmasına rağmen Orhan Koçak’a dair yazılan son bölüm ‘Kapalı Kapıdaki Çatlak’. Seleflerden bunca söz etmişken Gürbilek’in seleflerinden Orhan Koçak’ı kitaba misafir etmesine şaşmamak gerekir. Çünkü kapılar kapalı değil. Kapı dışarı edilenler, kapalı kapılar önünde ömrünü tüketenler kadar, büyük bir cesaretle kapılardan girip ‘savaşanlar’ da var. O güzelim cümlesiyle Gürbilek’in “Kapıda ince bir çatlak var. Eğer olmasaydı, bu yazılar da olmayacaktı.”