Kapitalizmin sınırları

Kapitalizmin sınırları
Kapitalizmin sınırları

Ellen Meiksins Wood FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Wood: 'İnsan hayatının çok fazla yönü piyasaların buyruklarına, sermayenin azami kâr gerekliliklerine boyun eğdiriliyor. Ve bütün bunlar formel politikada evrensel siyasi haklarımız olduğu halde gerçekleşiyor'
Haber: NAİL SATLIGAN / Arşivi

Solun bugünkü hedefi demokratik- leştirme ve metasızlaştırma olmalı
Ellen Meiksins Wood


Türkiye’de de ilgiyle izlenen Siyaset Bilimi Profesörü Ellen Meiksins Wood, geçen aylarda yayımlanan Kapitalizmin Arkaik Kültürü’nün tanıtımı vesilesiyle Yordam Kitap’ın konuğu olarak Türkiye’ye geldi. 20 Nisan günü TÜYAP İzmir Kitap Fuarı’nda bir söyleşiye katılan Wood, 27 Nisan günü de İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde Modernite, Kapitalizm ve Demokrasi başlıklı bir konferans verdi. Nail Satlıgan’ın, Wood ile İzmir’de yaptığı söyleşiyi sunuyoruz...

Profesör Wood, Türkiye siyasal yaşamındaki temel tartışmaların bir yönü, modernite ve laiklik kavramları etrafında dönüyor. Bu kavramlar ile kapitalizm ve piyasalar arasındaki ilişkiler nelerdir? Bunları lütfen biraz açar mısınız?
Türkiye siyaset sahnesinin özgünlükleri üstüne yorum yapamam; çünkü bu alanda uzman bilgisine sahip değilim. Ama, gerçekten modernite ve modernleşme projesinin Türkiye siyasi söyleminde bu kadar önemli yer tutmasına şaşırdım. Dolayısıyla, insanların modernleşme kavramını kullanma biçimleriyle ilgili ilginç sorular akla geliyor ve çok değişik siyasi projelerin altı çizilebiliyor. Hükümet, bir yandan serbest piyasa denen şeye bağlılığıyla; diğer yandan da, Avrupa Birliği’nin onayladığı, belirli bir dereceye kadar formel demokrasiye sahip çıkmasıyla modernleştirici bir güç olduğunu iddia ediyor. Kemalistler ise moderniteyi, bazen de belirsiz biçimde demokrasiye bağlılıklarını söyleyerek, bütünüyle laiklikle (secularism) eşanlamlı görüyor. Bazı sol laikler, demokrasiye daha bağlı görünüyor. Ama, ana akım siyasi güçlerin hiçbirinin, modernleşmeyi kapitalizmle tanımlamak konusunda görüş ayrılığına düşeceğini sanmıyorum. Gerçekten de modernitenin, serbest piyasa ve kapitalizmin bir sonucu olduğunu içeren tanımlamaya ilişkin ana akım görüşlerden temel bir itiraz gelmez.

Hemen hemen bütün eserlerinizde ana temanız, demokrasinin tarihsel ve orijinal, yani halkın iktidarı anlamında, kapitalizm ile demokrasi arasında temel bir uyuşmazlık olduğudur. Bunu göz önünde bulundurarak, kapitalizm altında yaşayan radikal sol güçlerin stratejisi ne olmalıdır?
Önce kapitalizm ile demokrasinin temel olarak uyuşmazlığı belirtilmeli; bahsettiğimiz demokrasi, sözcüğün gerçek anlamında ve tarihsel bağlamında ele aldığımız demokrasidir. Şu anda liberal ya da kapitalist demokrasilerdeki formel/biçimsel demokrasinin önemsiz olduğunu söylemiyorum. Bunu elde etmek için pek çok mücadele gerekti ve bu muhafaza edilmeye değer; zaten sürekli tehdit altında ve korunmasına ihtiyaç var. Her türlü siyasi ve sivil hakkın, dünya kapitalizminin emperyal merkezleri dahil, bütün dünyada korunması gerekiyor. Dolayısıyla kapitalizm ile demokrasinin uyuşmazlığından bahsettiğim zaman, kelimenin sözlük anlamındaki halk iktidarını vurguluyorum. Çünkü kapitalizmde, demokratik sorumluluk/hesap sorulabilirlik-verilebilirlik erişilmez oluyor. Pek çok insan faaliyeti, kapitalizmin zorunluluklarına, emperyalizmin azami kâr hedefine, sermaye birikimine vb. tabii kılınıyor. İnsan hayatının çok fazla yönü piyasaların buyruklarına, sermayenin azami kâr gerekliliklerine boyun eğdiriliyor. Ve bütün bunlar formel politikada evrensel siyasi haklarımız olduğu halde gerçekleşiyor. Çünkü kapitalizm ‘siyasi’ ve ‘iktisadi’ alanları, çok belirgin biçimlerde ve tarihte görülmedik ölçüde birbirinden ayırmış durumda.
Örneğin, eğer bir tarihsel karşılaştırma yapacak olursak, feodal lordun, köylüyü sömürmesi için belirli siyasi ve sivil hakların tekeline sahip olması gerekiyordu. Lordun anlamı buydu. Ama kapitalistin böyle ayrıcalıklı, başkalarını dışlayıcı siyasi haklara ihtiyacı yok. Çünkü kapitalistin emekçileri sömürme gücü, yargısal ya da siyasi imtiyazlara dayanmaz. Sermayenin gücü sadece, siyasi ya da yargısal güçten bağımsız olarak, ‘iktisadi’ gücüne dayanır. Dolayısıyla evrensel siyasi haklara dayanan ‘ayrı’ bir politik alanın olmasında hiçbir sakınca yoktur; bu alanda erişkin insanlara evrensel oy hakkı tanınmıştır, yasalar önünde eşitlik vardır. Hatta sermaye ile işçi arasındaki ilişkiler, gerçek eşit bireylermiş gibi tanımlanıp ‘sözleşme’ kurallarına göre düzenlenir. Ama hayatımızın çoğunun geçtiği günlük iş yaşamımıza ve burada temel olan iş saatlerinin düzenlenmesine gelince, siyasal alanda hangi gelişmeler olursa olsun kapitalizmin zorunluluklarının buyrukları altına sokuluruz. Bu nedenle insan faaliyetlerinin herhangi bir alanı kapitalizmin zorunluluklarına tabi olduğu zaman, artık burada demokratik sorumluluktan bahsedilemez.
Sol güçlerin yapması gereken şey, iki sözcükle ifade edersem, demokratikleştirme ve metasızlaştırmadır (decommodification). Metalaştırma alanını daraltmaktan kastettiğim, insan yaşamındaki temel şeylerin, sağlık gibi kamu hizmetlerinin ve benzer merkezi önemdeki diğer kamu hizmetlerinin ‘piyasa zorunlulukları’ alanından kurtarılmasıdır. Şahsen metalaştırmanın neredeyse yok edildiği bir dünyayı görmek isterdim. Ama bunun benim yaşam süremde olabileceğini de düşünmüyorum. Dolayısıyla önerim: Sol projenin, kapitalizmin altında bile daha çok alanda metalaştırmanın dışına çıkılmasına odaklanmasıdır. Ve tabii tanım gereği bu alanlar demokratik sorumluluğa, hesap sorulabilirliğe daha açık olacaktır.

Kapitalizm sonuçta piyasa ve metalaştırma ilişkilerinin genel durumunu ifade ettiğine göre, önerdiğiniz strateji aynı zamanda antikapitalist bir strateji oluyor, değil mi?
Evet, gerçekten de bu anlama geliyor. Ama, kısa vadede nelerin mümkün olabileceğine dair gerçekçi olmak istiyorum. Ve ‘devrimden başka yapılacak hiçbir şey yok’ da demek istemiyorum. Bildiğiniz gibi, ‘sol’da iki aşırı kutup var: Biri, kapitalizm içinde yapılabilecek herhangi bir reformu, zaman kaybı olarak gören aşırı (ultra) devrimci pozisyon. Öte yandan, bizim ‘ortanın solu’ dediğimiz, bazıları kendilerine sosyal demokrat da diyen kesim, giderek daha büyük ölçüde, piyasalaşmanın, özelleştirmelerin hatta neoliberalizmin gerekliliğini ve kaçınılmazlığını kabul etmektedir. Böylece metalaştırmayı artırmaya hazırlar; yeter ki, dünyanın kaybedenleri için ‘güvenlik ağları’ vb. oluşturarak, kapitalizme bir tür ‘insani yüz’ verebilsinler. Britanya’da Tony Blair önderliğindeki Yeni İşçi (New Labour) hareketi bunun örneğidir. Benim söylediğim, bu iki akımın da Sol güçler için yeterli ya da elverişli olmadığıdır. Kapitalist toplumda koşulları iyileştirmek için hangi mücadeleler gerekiyorsa, bunları yapmalıyız. Ama kapitalizmin sınırlarının; nelerin mümkün, nelerin mümkün olmadığının da farkında olmalıyız. Kapitalizmin içerdiği şeyleri unutmadığımız zaman, ‘güvenlik ağları’, hatta piyasaların düzenlenmesi konuşulduğunda, bunların yeterli olmadığını açıkça görürüz.

Demek bütün bunlar, sizce hiç de radikal gelişmeler değil...
Evet, örneğin şimdi içinde bulunduğumuz finansal kriz döneminde sağcı hükümetler bile piyasaların düzenlenmesi gerektiğini kabul ediyorlar. Eğer amacınız azami kâr ve sermaye birikimi ise bu bağlamda ‘düzenleme’ gayet iyi kabul görür. Ama eğer bazı toplumsal/kamusal mal ve hizmetleri sağlamak gibi başka bir amacınız varsa, piyasaların düzenlenmesi yeterli değildir. Gerekli olan; metasızlaştırmaya gidilmesi, sözü edilen alanların piyasanın dışına çıkarılmasıdır. Solumsu partilerin dili de radikal değildir. Bildiğiniz gibi ‘geliştirici rekabet’, ‘esneklik’ten dem vuruyorlar ki, bütün bunlar kârlılığı artırma gereğinin stratejileridir.

Bütün bunlardan, artık coğrafi ve siyasi olarak ulusların ve ulusal alanın hiçbir öneminin kalmadığı, geri dönülemez bir küreselleşmeden bahsedildiği bir dönemde de sizin, yerel ve ulusal düzlemlerde verilen ilerici mücadelelerin yürütülmesi gerektiğini ve başarılar kazanma şansı olduğunu düşündüğünüzü çıkarıyorum. Anladığım kadarıyla, artık ulusal alanın, siyasi mücadele bakımından önemli olmadığı görüşüne karşı çıkıyorsunuz. Öyle mi?
Evet, tamamen öyle; ve bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Bu konuyu birkaç cümleyle toparlasak...
Tamam. Küreselleşme hakkında pek çok anlamsız, saçma sapan şey yazıldığını düşünüyorum. Tabii ki, görülmedik ölçüde, küresel kapitalizm dünyada iktisadi bütünleşmeyi sağladı; bütün dünyayı dokunaçlarının etkisi altına aldı; değişik sınırları kırdı geçti. Bütün bunları inkâr etmiyorum. Ama, ulus devletlerin küreselleşmeyle birlikte öneminin azaldığı iddiasını sorguluyorum. Çünkü global kapitalizmin, her zamankinden çok, sermaye biriktirme gereksinimlerini dayatabildikleri ulus devletlere dayandığını düşünüyorum. Ve bugün global iktisadi işlemlerin pek çoğu devletler arası ilişkiler aracılığıyla yürütülüyor.

Zaten ulus devletlerin en büyük ve güçlüleri aynı zamanda da küreselleşmenin arkasındaki güçler değil mi?
Tamamen öyle.
***
Türkçede Ellen Meiksins Wood

  • Sınıftan Kaçış (1986; Yordam Kitap, 2006)
  • Kapitalizmin Arkaik Kültürü (1991; Yordam Kitap, 2007)
  • Kapitalizm Demokrasiye Karşı (1995; İletişim Yayınları, 2003)
  • Kapitalizmin Kökeni (1999; Epos Yayınları, 2003)
  • Sermaye İmparatorluğu (2003; Epos Yayınları, 2006)
  • Marx’a Dönüş (Monthly Review’dan derleme; Kalkedon Yayınları, 2007)